Taşların arasında yeşeren incir ağacı
Taşların arasından yeşeren bu incir ağacının direnci, özgürlük savaşçısı gerillanın duruşunda da karşılığını buluyor ve ona kıskanılası bir güzellik kazandırıyor.
Taşların arasından yeşeren bu incir ağacının direnci, özgürlük savaşçısı gerillanın duruşunda da karşılığını buluyor ve ona kıskanılası bir güzellik kazandırıyor.
Güzelliğini doğasında bulan her varlık, görülmeyi hak etmiş demektir. İmkansızlıklar ve büyük zorluklar karşısında yılmadan mücadele edilerek örülen bütün varoluşlar, evrende kendini görünür kılar. Her bahar mevsiminde karşılaştığımız bütün güzellikler, bu gerçekliği bir kez daha bizlere hatırlatır. Yaşam mücadelesi güçlü olan her canlı, diğer canlılara da bu gücü ve güzelliği aktarır. Böylece her birinde kendini görünür kılma çabası büyür.
BAKMAK VE GÖRMEK ARASINDAKİ FARK
‘Gerçeğin mayası gözle görülmez’ denir ve ardından, ‘Gerçeği görmek için insan yüreğiyle bakabilmelidir’ diye devam edilir. Bazen gözümüzün önündeki asıl güzelliği göremez, onu başka yerlerde ararız. Bunun bizi nasıl savurduğunu fark etmeden yaparız.
Kış boyunca yapraklarını dökmüş bir meşe ağacının ne gibi bir güzelliği olabilir ki? Eğri büğrüdür; ne yol verir ne yol açar. Sadece yürüdüğünüz patikada bir engel gibi görünür. Bu yüzden ‘Kesmek gerekir, kırmak gerekir, ortadan kaldırmak gerekir’ diye düşünürüz. Halbuki bütün kış boyunca o en sevmediğimiz ağaç tomurcuklanır; baharda yapraklarını açtığında ise doğaya güzelliğini sunar. Bunu görebilecek gözlere sahip olmak gerekir.
Çoğu zaman baktığımızda gördüğümüzü sanır, karşımızda duran şeyin sıradan bir ağacın yaprak açmasından ibaret olduğunu düşünürüz. Oysa bunun, bütün kış boyunca yoğun kar ve soğuğa rağmen verilen mücadelenin bir sonucu olduğunu görebilmek için gerçekten gören gözlere sahip olmak gerekir. Ağaca güzelliğini veren yapraklarıdır. İnsana güzelliğini veren de duruşudur. Özgür bir duruşa sahip olan her insanın güzelliği, açığa çıkardığı güçtür.
KOMÜNAL YAŞAM ARAYIŞININ SEMBOLÜ
Tanrıçanın kutsiyetini temsil eden incir ağacı, bereket kültü etrafında kadın eksenli bir yaşamı inşa etmiştir. Birçok mitolojik anlatıda, tanrıçanın koruyuculuğunun bir sembolü olarak incir ağacına adanan sunaklar, tanrıçadan bir parça olarak görülmüştür.
İncir ağacının en bilinen özelliklerinden biri, köklerini ulaşabildiği yere kadar yayabilmesidir. Bundan dolayı görkemiyle insanlığın zihninde mitolojik, dinsel ve hatta toplumsal bir yer edinmiştir. Mitolojide sıkça karşımıza çıkan incir ağacının aynı zamanda Dionysos’un simgesi olması ve Dionysos’un endi döneminde yarattığı etki göz önünde bulundurulduğunda, komünal yaşam ağlarının derinliğini görebiliriz.
Tanrıçalık kültürünün yarattığı en etkili mitoslardan birinin incir ağacı olduğunu görmek, erkek-kastik zihniyetin bu sembole yönelik korkusunda da net bir şekilde görülmektedir. Toplum içinde sıkça duyduğumuz ‘Ocağıma incir ağacı diktin’ deyiminin aslında nereden geldiğini bu şekilde daha iyi görebiliriz. Kadına duyulan nefretin ve tepkinin dili olan bu tarz deyimler, aslında tanrıça kültünü inkar etmenin başka bir yöntemidir.
Binlerce yıldır her türlü inkara rağmen yok edilmeyen bu ana-tanrıça sembolünün, tüm çirkinliklere karşı güzeli koruyan bir anlam kazanması ancak büyüyen bir mücadeleyle mümkün olabilir.
TAŞTA GÜL OLMAYI BAŞARAN ÖNDER APO
Çorak topraklar üzerinde yeşeren, özgürlüğün rengini almış elli yıllık mücadelenin bugün geldiği aşama, büyük zorluklar ve imkansızlıklar çerçevesinde artık görünür bir durumdadır. Önder Apo’nun çocukluğundan itibaren başlattığı özgürlük mücadelesi, taşta gül açtırmanın mücadelesidir. İnkar ve imha eşiğinde olan bir halkın varlık mücadelesini kendi varlık gerekçesi olarak görmek, bu gerçekliği ortaya koymaktadır.
İşin güzelliği de burada saklıdır. Milyonların sevdiği ve bedenlerini ateşe verdiği şey de işte bu gerçekliktir. İnsanın toplumsal bir varlık olarak öz gücünü açığa çıkarabileceği bütün zeminlerin ortadan kaldırıldığı kapitalist modernite gerçekliğinde, Önder Apo’nun ‘özgür insan’ mücadelesi hakikat arayışında önemli bir eşiği ifade etmektedir.
Bir gülün kendini savunmak için verdiği mücadele, özgürleşme amacı taşıyan her varlığa ilham verir. Taşta bir gül olarak yeşeren Önder Apo da doğanın güzelliğinde aradığımız bu gerçekliği bizlere göstermektedir.
TAŞLARIN ARASINDA BOY VERMİŞ BİR İNCİR AĞACI
Bu bahar ayında, kadın gerillaların yaşamlarını emekleri ve güzellikleriyle ördüğü kamplarına doğru ilerlerken, patika üzerindeki ağaçların sıklaştığı gölgelik bir alanda dinlenmek için verilen arada, taşların arasında meyvesi henüz olgunlaşmamış bir incir ağacıyla karşılaştık. Bunun etkisiyle adeta büyülenmişçesine yola devam ederken birçok duyguyu iç içe yaşadık.
Belki de defalarca geçtiğimiz bu patikada, baharın gelişiyle birlikte bereketini de hissettiğimiz bu doğa harikası güzelliği görünür kılan şey, görmeyi bilen bir çift göz oldu. O kadın gerillanın bu ayrıntıyı fark edip görmesi, yürüttüğü mücadeleyi daha da anlamlı bir hale getiriyordu. Tanrıça kutsallığıyla ilişkilendirilen incir ağacının, taşta bu şekilde yeşerip meyve vermesini doğanın kadınla kurduğu bütünselliğe yormak çok ayrıksı olmasa gerek. Bir kadın kampına özgü bereketin etrafına yayılması, doğayla kurulan akışı gösteriyor.
Yıllarca dağlarda savaşmış, büyük bedeller vererek bugüne kendini ulaştırmış bu özgürlük savaşçısı kadın gerillaların kampına giden patika üzerinde böyle bir ağaçla karşılaşmak, yaşamın tarihsel akışından bir kesit sunuyor. Aynı anda hem varlık olarak kadının hem de tarihsel-toplumsal ve mitik olarak kutsiyetinin farkına varmak, birçok konuyu özelde gücün özüne ulaşmanın yollarını gösteriyor.
Bu noktada akla, Önder Apo’nun yaptığı ‘taşta gül olmak’ değerlendirmesi geliyor. Tanrıçaların koruyucu bedeninin izlerini bu taşlara, bu patikaya kadar ulaştırması, bir anlamda kendine bir ‘stargeh’ arayışı değil midir?
Aynı zamanda ‘Gücünü kendinde bulan güzelleşir’ diyerek bu güzelliği görünür kılmak da bize düşüyor. Taşların arasından yeşeren bu incir ağacının direnci, özgürlük savaşçısı gerillanın duruşunda da karşılığını buluyor ve ona kıskanılası bir güzellik kazandırıyor.