Önder Apo’nun ‘Demokratik Birlik’ çağrısı mı, 31 Ağustos’un tekrarı mı?

31 Ağustos ihaneti yeniden mi tekrarlanacak, yoksa Güney Kürdistanlı güçler yeni bir stratejik programla Önder Apo’nun da çağrısında bulunduğu ve Kürt halkının birliğini güçlendirecek Demokratik Birlik Hükümeti’nin kuruluşuna doğru adım mı atacak?

Ortadoğu, tarihinin en fırtınalı ve en belirsiz dönemlerinden birini yaşarken, Kürt ve Kürdistan olgusu da yeniden ele alınıyor. Ulus-devlet sisteminin inşasıyla yaralı ve parçalı bırakılan Kürt-Kürdistan olgusu, hem bu yaralı durumdan kurtulma imkanıyla hem de daha büyük bir varlık kriziyle karşı karşıya bulunuyor.

Rêber Apo, mevcut tehlikeli durumu “Kürdistan’ın tüm parçaları birer Gazze olma tehlikesiyle karşı karşıyadır” uyarısıyla somutlaştırarak, Ortadoğu’nun merkezinde muazzam bir sorun kaynağı olarak duran Kürt ve Kürdistan sorununun çözümü için de yeni bir varlık stratejisi geliştiriyor. Çünkü mevcut durumda ya Kürt gerçekliği, Ortadoğu’daki krizin daha da derinleştirilmesi temelinde kullanılacak -ki başta İngiliz aklı olmak üzere hegemon güçler halen bunun üzerinde çalışıyor- ya da Kürtlük bir kriz, çatışma ve savaş olgusu olmaktan çıkarılacak. İşte Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Çözüm” adıyla geliştirdiği hamle, bu temelde yeni bir Kürt-Kürdistan stratejisi içeriyor.

Rêber Apo, yalnızca Kuzey Kürdistan ile Türk devleti arasındaki savaş-çatışma halini sonlandırma hedefiyle değil, Başûrê Kurdistan da dahil olmak üzere tüm Kürdistan parçalarını içeren yeni bir varlık stratejisiyle Üçüncü Dünya Savaşı koşullarında Kürtleri ve kazanımlarını korumak, özgür varlıklarını güvence altına almak istiyor. Rêber Apo, demokratik entegrasyona ilişkin görüşlerinde Kürtler için yeni bir stratejik yaklaşım ihtiyacını şöyle dile getiriyor:

“Kürdistan ve Kürt sorunu bağlamında şimdiye kadar herhangi bir strateji söz konusu değildir. Strateji, bir güç olgusudur. Bir ülke ve halk gerçekliğinde stratejiden bahsetmek için bir iradenin, siyasi ve askeri gücün ortaya çıkması, var olması gerekir. Günümüze doğru artık Kürt ve Kürdistan bağlamlı belli bir toplumsallık ve ülke somutlaşması yaşandığı için strateji belirleme ve değerlendirme de gündemleşmek durumundadır.”

ÖNDER APO’DAN GÜNEY KÜRDİSTAN’A ÇAĞRI

Önder Apo, bu tespitlerine paralel olarak hem Rojava Kürdistan hem de Güney ve Rojhilat için somut programlar öneriyor, Kürt siyasi güçlerini mevcut parçalılığı aşmaya, Üçüncü Dünya Savaşı koşulları içerisinde ortak bir Kürt aklı ve stratejisi oluşturmaya çağırıyor. Özellikle Güney Kürdistan’ın mevcut statüsünün de (anayasaya dayalı federe bölge) risklerle karşı karşıya bulunduğu, bölge devletlerinin Güney Kürdistan’a yönelik ciddi planlamalarının olduğu uyarısında bulunuyor. Güney Kürdistan’daki siyasi çelişki ve çekişmelerin risk yarattığını, mevcut durumda süreci yönetecek bir hükümetin olmadığını hatırlatarak şu tarihi çağrıyı yapıyor:

“Güney Kürdistanlı siyasi güçler kendilerini şuna hazırlasınlar. Bir Demokratik Birlik Hükümeti mi deriz… Tüm halkın ihtiyacını karşılayacak bir çözüm gerekli.”

31 AĞUSTOS 1996: TARİHSEL BİR KIRILMA NOKTASI

Rêber Apo, bu tarihi çağrıyı tam da Kürdistan tarihinin önemli kırılmalarından biri olan 31 Ağustos’un yıl dönümüne yakın bir tarihte yaptı. 31 Ağustos 1996’da, Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) Baas rejiminin lideri Saddam Hüseyin’den askeri destek talep etmesi ve Irak tanklarının Hewlêr’e girmesi, Kürt siyasi ve toplumsal birliğine vurulan büyük bir darbe olarak bugün de etkisini sürdürüyor. Halepçe ve Enfal soykırımlarını gerçekleştiren Saddam Hüseyin rejimine ait ordunun, KDP’nin çağrısıyla Hewlêr’e girmesi, Kürt halkının vicdanında ve siyasi hafızasında onarılması güç yaralar açarken, bu olayın etkileri bugün de sürüyor.

Bu olay, bölgesel güçlerin Kürt güçleri arasındaki çelişkilerden nasıl faydalandığını gösteren tarihi bir örnek olarak da kayda geçti. Önder Apo’nun yaptığı “60 yıllık çatışmayı tekrar görmek istemeyiz” çağrısı, Kürt ve Kürdistan olgusuna dış müdahaleye kapı aralayan bu siyasetin aşılmasını da içeriyor.

31 Ağustos 1996 olayı, sadece iktidar mücadelesi yürüten iki parti arasındaki (KDP-YNK) askeri bir çatışma değildi; Güney Kürdistan yönetiminin kurumlaşma sürecini, demokratik parlamenter sistemi ve demokratik siyasal birlik perspektifini derinden sarsan ve artık aşılması gereken tarihsel bir kırılma noktasıydı. Çünkü bu olayın Kürdistan Bölge Parlamentosu’nun işlevine, bugünkü siyasi tıkanıklıklara ve hükümet kurma süreçlerine olan etkileri halen devam ediyor.

RAPERÎN VE KÜRDİSTAN CEPHESİ’NİN OLUŞUMU

Oysa 1988 yılında Enfal Soykırımı ve Halepçe Katliamı’nın ardından Güneyli Kürt güçlerinin ortak bir refleksle Kürdistan Cephesi (Bereya Kurdistani) çatısı altında birleşmesi ve aynı dönemde ilk yasa taslaklarını hazırlaması, Kürt siyasi tarihi açısından önemli bir dönüm noktasıydı. 1991’deki Raperîn (halk ayaklanması) ve 1992’de Kürdistan Bölge Parlamentosu’nun kurulması ve ilk seçimlerin gerçekleştirilmesi, bu temel üzerinde inşa edilmişti.

Kürdistan Cephesi’nin kuruluşu ve sonrasında Güney Kürdistan’da gerçekleşen halk ayaklanması, Güneyli Kürt güçleri açısından demokratik birlik zemini yaratmıştı. KDP, YNK, Irak Komünist Partisi/Kürdistan Ofisi, Basok, İslami Hareket vb. dağınık haldeki Kürt siyasi hareketleri ve partileri, ortak bir strateji belirlemek amacıyla Kürdistan Cephesi adıyla birleşmişti. Bu cephe, salt bir askeri koalisyon değil, aynı zamanda Güney Kürdistan’daki geçiş döneminin sivil otoritesi ve yönetim organı olarak da işlev görmüştü.

Kürdistan Cephesi oluşumu, bu oluşumun hazırladığı ilk yasa taslağı ve 1992’deki parlamento seçimi, Kürtlerin sadece “isyan eden bir halk” değil, demokratik bir sistem inşa etmeye, ulusal birliğini geliştirmeye ve toplumla birlikte ülkesini yönetmeye hazır bir siyasi özne olduğunu ispat edebilirdi. Fakat Güney Kürdistan halkı için büyük bir umut olan bu dönem, oluşan özgürlük coşkusu ve demokratik bir siyasal sistem inşa etme imkanı çok kısa sürede tıkandı. Kürdistan Bölge Parlamentosu demokratik bir halk meclisine dönüşmedi, Kürdistan Cephesi de Kürt ulusal birliğini geliştirecek bir seyirde ilerlemedi. Tam tersine, KDP ve YNK güçleri arasında Kürt halkının büyük bir öfkeyle “Birakujî” olarak tanımladığı bir süreç gelişti; KDP’nin Türk ordusuyla birlikte PKK güçlerine karşı ortak askeri operasyonları gelişti.

OLASI DEMOKRATİK SÜRECE EN BÜYÜK DARBE

KDP’nin 1990’ların başında Türkiye ile iş birliği içinde PKK’ye karşı başlattığı askeri operasyonlar ve akabinde Güney Kürdistan’da KDP ile YNK arasında gelişen Birakuji, olası demokratik birlik sürecine vurulan en büyük darbe oldu. Hatırlayacağımız gibi, PKK’nin yürüttüğü mücadele 90’lı yıllarla birlikte Kürdistan halkının büyük bir özgürlük ayaklanmasına dönüşmüş, gün geçtikçe gelişen PKK etkisini kırmak için Türk devleti Kürtler içerisinde iş birlikçi bir çizgi geliştirmeye başlamıştı. Bu temelde KDP ile Türk ordusunun PKK’ye karşı fiili olarak birlikte ilk geniş çaplı askeri harekata girişmesi Ekim 1992’ye dayanıyor. Aslında Türk devleti ve KDP arasındaki ilk fiili ortaklıklar ve koordineli adımlar 1983’te ve 1991 yaz ve sonbaharında “sınır ötesi” bazı faaliyetlerle başlamıştı. Bunun kalıcı bir stratejik saldırıya dönüştüğü ana evre ise 1992 Ekim’i ve sonrasındaki yıllar olmuştu. Türk ordusunun Güney Kürdistan’da PKK gerillalarına karşı başlattığı sınır ötesi saldırılarda KDP peşmergeleri de yer almış ve Türk ordusunun saldırılarına dahil olmuştu.

Bu tarihsel kesit, aynı zamanda Güney Kürdistan’da “Birakuji” olarak anılan iç çatışma sürecinin ve Kürt siyasi hareketleri arasındaki kırılmaların da fiilen başladığı milat olarak kabul edilir. PKK’nin “1992 Güney Savaşı” olarak tanımladığı bu süreçte, uluslararası ve bölgesel güçlerin desteğiyle Kürt Özgürlük Hareketi tasfiye edilmeye çalışılmış, bunun için Kürtler ciddi bir iç çatışmaya sürüklenmek istenmişti. 1994 yılının başlangıcında ise KDP ile YNK arasındaki çelişkiler bir iç savaş düzeyine varmış ve iç çatışma süreci 1998 yılına kadar artarak sürmüştü. Kürdistan’ı parçalayan bölge devletlerinin bu döneme müdahalesi, özellikle de Türk devletinin KDP ile daha fazla yakınlaşarak PKK’yi tasfiye etme konsepti, iç çatışmayı daha da derinleştirmişti.

31 AĞUSTOS OLAYI VE İKİ BÖLGEYE AYRILMA

İç savaşın en trajik eşiği, YNK ile çatışan KDP’nin yenilmek üzere olduğu bir anda Saddam Hüseyin yönetiminden askeri yardım istemesi ve Baas tanklarının Hewlêr’e girmesiydi. Bu olay, kardeş kavgasını ulusal bir utanç ve travmaya dönüştürdü. 31 Ağustos ihaneti, 1992’de kurulan Kürdistan Bölge Parlamentosu’nun, yani ortak yönetim iradesinin bütün manevi ve siyasi meşruiyetini yok etti. Bununla birlikte Kürdistan Bölgesi, Hewlêr ve Süleymaniye olarak iki ayrı idari bölgeye ayrıldığı için ortak bir savunma, ekonomi ve siyasi perspektif imkanı onlarca yıl boyunca imkansız hale geldi.

Bugün Güney Kürdistan’da yaşanan kronik hükümet krizlerinin ve parlamenter tıkanıklıkların temelinde, 30 yıl önce çözülemeyen bu iç savaş pratiği ve dışa bağımlı siyaset tarzı yatıyor. Peki, bu tarihi mirasla yüzleşmeden yeni bir demokratik model inşa etmek mümkün mü?

KÜRDİSTAN PARLAMENTOSU’NUN 34 YILININ ÖZETİ

Bilindiği gibi, ilk meclis döneminde (1992) parlamentoda iki partiye dayalı bir siyasi hegemonya oluşturulmuştu. KDP ve YNK, parlamento sandalyelerini yarı yarıya paylaşmış; sistem dışarıdan çok partili görünse de özünde iki partinin uzlaşısına dayalı bir iktidar paylaşımı olarak kurgulanmıştı. Bu durum, meclisin tabana dayanan gerçek bir “halk meclisi”ne dönüşmesini engelleyerek siyasi elitlerin kontrolünde tutulmasına yol açtı.

Bu süreçte aynı zamanda geleneksel aşiret yapılarının özellikleri siyasi sınıf özelliklerine dönüştü, toplumsal yapının ihtiyaç duyduğu modern demokratik kurumlar yerine dar coğrafi ve aşiret bağlarına dayalı bir sistem inşa edildi. Bu da demokratik mekanizmaların inşasını zayıflattı. Yine Kürdistan Bölgesi’nin dış yardımlara, sınır ticareti gelirlerine ve daha sonra petrol ekonomisine bağımlı hale gelmesi ve bu ekonominin halktan kopması, Güney Kürdistan siyasetini silahlı güç ve ekonomik kaynakları elinde tutan odaklara daha fazla bağımlı hale getirdi.

Özetle, 1992’deki ilk parlamento döneminden 2026 yılına kadar geçen 34 yıllık süreç, Güney Kürdistan’daki Kürt siyasi hareketinin “ulusal bir direniş cephesinden” iktidarı paylaşan ve sürekli krizler yaşayan kurumsal bir yapıya evrilmesinin hikayesidir. Bu 34 yıllık süreç, beş farklı parlamento dönemi üzerinden okunduğunda hem önemli kurumsal ilerlemeleri hem de derin siyasi gerilemeleri barındırdığı görülecektir.

TEMEL İLERLEME VE GERİLEMENİN ANALİZİ

1988 yılında, Enfal ve Halepçe’nin ardından kurulan Kürdistan Cephesi, farklı ideolojik hatları (KDP, YNK, sol ve İslami hareketler) tek bir ulusal strateji altında buluşturabilmişti. Daha sonra bu stratejinin yerini, iki kutuplu (Hewlêr-Süleymaniye eksenli) idari ve coğrafi bölünmüşlük aldı. Günümüzde ortak bir ulusal programdan ziyade parti çıkarlarının ön plana çıktığı, çok parçalı ve uzlaşmaktan uzak bir siyasi tablo olduğu görülüyor.

1992’deki ilk seçimlerde halk, baskı rejiminden sonra sandığa büyük bir umutla gitmiş ve siyasi meşruiyet üretmişti. Yıllar içinde parlamentonun demokratik bir işleyişle yönetilmemesi, toplumsal sorunların çözülmemesi, seçimlerin zamanında yapılamaması, iktidarın paylaşım krizi ve mekanizmaların tıkanması, toplumsal alanda siyaset kurumuna ve partilere karşı ciddi bir yabancılaşma ve güvensizlik üretti. Bu nedenle seçimlere katılım oranı yüzde 50’nin altına düştü.

SİYASAL ALAN BÜYÜK BİR KRİZİN İÇERİSİNDE

Özetle, 1988’de Kürdistan Cephesi’nin kurulmasından Raperîn’e ve Kürdistan Bölge Parlamentosu’nun oluşumuna kadar olan dönem, Güney Kürdistan halkı için Baas rejimine karşı ortak bir iradeyi temsil ederken, günümüzde siyasal alan büyük bir yapısal kriz içerisinde bulunuyor. Özellikle KDP’nin Türkiye ile geliştirdiği stratejik, ekonomik ve güvenlik temelli ilişkiler ile geçen dönem içerisinde PKK’ye karşı konumlanışı, Güney Kürdistan’ın iç siyasi dengelerini, parlamenter işleyişini ve Kürtler arası ulusal birliğin seyrini doğrudan etkileyen en kritik ve tartışmalı dinamiklerden biri oldu. Bu durum, tüm parçalardaki Kürtlerin ortak bir ulusal strateji veya kongre etrafında birleşmesini engellerken, Kürt siyasetini bölgesel ve uluslararası aktörlerin -özellikle Ankara, Tahran ve Bağdat’ın- politikalarına endeksli bir rekabet alanına çeviriyor.

Rêber Apo, Ortadoğu’daki savaşın mevcut aşamasında Kürt ve Kürdistan olgusu açısından yeni imkan ve tehlikelerin oluştuğuna dikkat çekerken, özellikle Güney Kürdistan’daki mevcut siyasi durumun bölge devletlerinin müdahalelerine zemin sunduğuna işaret ediyor ve tüm siyasi güçlere Ulusal Birlik Hükümeti kurma çağrısında bulunuyor.

GÜNEY KÜRDİSTAN’IN DURUMU VE DEMOKRATİK BİRLİK HÜKÜMETİ KURMANIN İMKANLARI

Ortadoğu'da, özellikle Kürdistan coğrafyasında 20. yüzyılın başındaki Sykes-Picot Anlaşması sınırlarının ve bölgesel mimarinin sarsılması, Kürtler açısından tarihi fırsatları ve varoluşsal riskleri aynı anda barındıran kritik bir dönüm noktasıdır. Rêber Apo, 20. yüzyılın başlarındaki durumun bir benzerinin bugün de yaşandığını, küresel güçlerin bölge ulus devletlerini ayakta tutmaya çalışarak Kürt ve Kürdistan sorununu yönetmeye ve denetim altında tutmaya çalıştığı değerlendirmesini yapıyor. Yani, Sykes-Picot sonrası Ortadoğu ve Kürdistan'da oluşturulan, Kürtleri yok saymaya ve giderek eritmeye dayalı strateji tam olarak aşılmış değil.

Özellikle Sykes-Picot sonrası düzenin çözülmesi, bölgeyi küresel ve bölgesel güçlerin (Türkiye, İran vb.) rekabet alanına çevirmiş durumda bulunuyor. Kürt güçlerinin bu güçler arasında farklı eksenlere savrulması, iç çatışma riskini artırmakla birlikte dış müdahalelere daha açık hale gelmelerine yol açıyor. Bölgesel sistemin yıkıldığı bir dönemde ortak bir ulusal stratejiden yoksun olunması, elde edilen kazanımların korunmasını zorlaştırıyor. Eğer bu süreçte Kürdistan'ın tüm parçalarındaki yapılar birbirini desteklemek yerine birbiriyle çatışır pozisyonda kalırsa, bu, büyük stratejik kayıplara yol açacaktır.

KÜRDİSTAN, ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞININ MERKEZİNDE

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu yeniden şekillendirilirken Kürdistan merkez alınmıştı. Geçen yüzyıl içerisinde Kürdistan’ın tüm parçalarında gelişen ulusal mücadele, özellikle de PKK’nin 50 yıllık özgürlük mücadelesi sonucu Kürdistan’ın jeostratejik konumu zayıflamadı, tam tersine daha da arttı. Bu da bölgesel ve uluslararası güçlerin Kürdistan’ın bu yeni konumu üzerinde daha fazla hesap yapacağı anlamına gelşyor. 20. yüzyıl boyunca yaralı ve çözümsüz halde bırakılan Kürt ve Kürdistan olgusuna ne olacağı en önemli konu olmaya devam ediyor.

Kürdistan, Önder Apo’nun da uyardığı gibi “Birçok Gazze’nin yaşanacağı” tehlikeli bir sahaya mı dönecek, yoksa Ortadoğu’nun demokratizasyonu için öncü bir güç haline mi gelecek? Özcesi, Kürtlerin ve Kürdistan’ın önünde orta bir yol çok görünmüyor. Ya Ortadoğu’nun merkezinde herkesin müdahale ettiği ve strateji geliştirdiği bir sorun sahası olarak kalacak ya da kendi taktik ve stratejisini geliştirerek bu büyük açmazdan çıkıp yeni bir tarihsel rol mü üstlenecek?

STRATEJİK AKIL VE KOLEKTİF ÖNDERLİK

Önder Apo, Ortadoğu’nun mevcut koşulları içerisinde Kürtler için stratejik bir programın neden gerekli olduğunu şöyle açıklıyor:

“Genelde Kürtler, ‘Tarihte çok direndik ama hep kaybettik’ diye bir değerlendirme yapar. Bu, bir anlamda doğrudur. Çünkü stratejiden yoksun bir direniş ve isyan kazandırmaz. Neden stratejiden yoksun çatışmalara girilmiştir? Çünkü Kürtler, stratejik aklı geliştirebilecek bir stratejik kurmaylıktan veya kolektif önderlikten yoksun kalmışlardır. Günümüze doğru artık Kürt ve Kürdistan bağlamlı belli bir toplumsallık ve ülke somutlaşması yaşandığı için strateji belirleme ve değerlendirme de gündemleşmek durumundadır…”

KÜRTLERİN YENİ STRATEJİK PROGRAMI

Önder Apo’nun geliştirdiği Demokratik Toplum Hamlesi, Ortadoğu’daki krizler, çatışmalar ve otoriter rejimler karşısında Kürt halkının varlığını korumayı ve demokratik haklarını güvence altına almayı amaçlayan stratejik bir paradigma olarak ele alınmalıdır. Bu hamle, geleneksel ulus-devletçi veya dar milliyetçi yaklaşımların ötesine geçerek bölgedeki halkların ortak ve demokratik yaşamını savunan bir dönüşüm çağrısı olarak değerlendirilmelidir.

Demokratik Toplum Hamlesi, Kürtlerin Ortadoğu’daki güç dengeleri içerisinde sadece pasif bir aktör ya da kurban olmaktan çıkıp bölgesel krizlere karşı kurucu ve çözüm üreten bir özne haline gelmesini hedefliyor. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, bu hamlenin iki temel özelliği var. Birincisi, bölgedeki etnik ve mezhepsel çatışmaların sınırları değiştirmekle değil, mevcut sınırlar içinde demokratik özerklik ve halkların kardeşliği temelinde çözülebileceğini savunuyor. İkincisi, Ortadoğu’da yaşanan sistemsel kaos ortamında Kürt varlığının ancak toplumsal örgütlülük, öz savunma bilinci ve demokratik ittifaklar kurularak güvenceye alınabileceğini öngörüyor.

Önder Apo’nun bu hamlesi, Kürdistan’ın dört parçasında yaşayan Kürt halkına da tarihi bir çağrı içeriyor. Kürtleri, uluslararası ve bölgesel hegemon güçlerin sahte “Kürt-Kürdistan projelerine” kanmamaya çağırıyor. Bununla birlikte Kürtlerin kendi kaderini dış müdahalelere bağlı kalmadan, kendi iç dinamikleri, meclisleri ve demokratik kurumlarıyla tayin etmesi gerektiğini vurguluyor.

KRİZDEN ÇIKIŞ PERSPEKTİFİ: DEMOKRATİK BİRLİK HÜKÜMETİ

Rêber Apo’nun geliştirdiği Demokratik Toplum Hamlesi ve son dönemde Güney Kürdistanlı siyasi güçlere yönelik yaptığı Demokratik Birlik Hükümeti çağrısı, bölgesel krizlerin aşılması ve Kürt ulusal birliğinin sağlanması açısından stratejik bir yol haritası niteliği taşıyor. Güney Kürdistanlı siyasi ve toplumsal güçler, bu çağrıyı stratejik temelde ele alırlarsa, tehlike altında olan Kürdistan Bölgesi’nin statüsünü korumaya dönük yeni bir program geliştirebilirler. Bunun için de geleneksel, aile veya parti merkezli siyaset anlayışının ve iktidar yapılaşmasının aşılması gerekiyor. Çünkü bu siyaset tarzı, Ortadoğu’nun mevcut krizi içerisinde Kürt halkının çıkarlarını korumakta yetersiz kalarak Kürt kazanımlarını tehlikelerle karşı karşıya bırakıyor.

Yine mevcut siyasal anlayış, iç birlikten yoksun olduğu için bölgesel ve uluslararası güçlerin Kürdistan siyasetine müdahale etmesine zemin hazırlayarak kazanımları riske atıyor.

ULUSAL DEMOKRATİK İTTİFAK

Önder Apo, Güney Kürdistan’daki siyasi krizi aşmak için partiler üstü, kapsayıcı ve halkın iradesine dayanan bir ulusal demokratik ittifak modelini acil bir zorunluluk olarak öngörüyor. Önder Apo, bu konuda şu somut çağrıyı yapıyor: “Kendilerini şuna hazırlasınlar: Bir Demokratik Birlik Hükümeti mi deriz… Tüm halkın ihtiyacını karşılayacak bir çözüm gerekli.”

Bu siyasal anlayışın gelişmesi için partisel rekabetlerin bir kenara bırakılarak KDP ve YNK de dâhil tüm Kürt güçlerinin, toplumsal ve siyasal dinamiklerin ortak bir hükümet ve yeni bir stratejik akıl etrafında birleşmesi gerekiyor. Bu, hem Önder Apo’nun işaret ettiği “Kürt Aklı”nı geliştirmek hem de ulusal birlik çalışmaları açısından önemli bir adım olacaktır. Bunun için de kurulacak bir birlik hükümetinin parti programlarını aşan -ki Rêber Apo da PKK programı yerine demokratik toplum programını yerleştirdi- halkın güvenlik, ekonomik ve toplumsal sorunlarını çözen bir stratejik program etrafında birleşmesi gerekir. Böylece Güney Kürdistan siyasetinde oldukça zayıflamış olan toplumsal meşruiyet de yeniden sağlanmış olacak.

DEMOKRATİK BİRLİK EN BÜYÜK SAVUNMA MEKANİZMASIDIR

Bu siyasi hamle, aynı zamanda Kürtlerin bölgesel dengelerde aktif bir özne olarak rol oynamasını sağlayacaktır. Rêber Apo’nun temel önermesi öz itibarıyla şudur: Irak’ın ve genel olarak Ortadoğu’nun karmaşık yapısı içerisinde Kürtlerin hakları ancak içsel bir demokratik ulusal mutabakatla güvence altına alınabilir. Aksi durumda, parçalı duruşlar tasfiyeye zemin hazırlayacaktır. Özetle, Demokratik Toplum Hamlesi’nin de temel hedefi olan demokratik birliğin sağlanması, Kürtler için en büyük savunma mekanizması olacaktır.

Ekim 2024’te Güney Kürdistan seçimleri yapılmasına rağmen halen herhangi bir hükümet kurulabilmiş değil. Şimdiye kadar yapılan görüşmeler sonuçsuz kalırken gelecek de belirsiz bir durumda. Önder Apo’nun Demokratik Birlik Hükümeti çağrısı, büyük bir çözüm perspektifi olarak Güney Kürdistanlı tüm siyasi ve toplumsal güçlerin önünde duruyor. Bu çağrıya yeterli bir cevap verilirse yalnızca Kürdistan Bölge Parlamentosu’nun 6. Dönemi başlamış olmayacak; Kürtler, yeni bir stratejik programla Ortadoğu’nun fırtınalı savaş halinden temel kazanımlarını koruyarak, hatta geliştirerek çıkacak. Aksi takdirde Kürdistan, 20. yüzyılın daha kötü bir tekrarını yaşayacak.

31 Ağustos 1996 olayının yıldönümündeyiz. Önder Apo’nun Demokratik Birlik Hükümeti çağrısı, 31 Ağustos’un aşılması ve bir daha yaşanmaması için de yapılmış bir çağrıdır aynı zamanda.

KAYNAK: ROJNEWS