Kürdistan’da uyuşturucu kullanımı, ticareti ve buna bağlı olarak gelişen diğer özel savaş politikaları gün geçtikçe derinleşiyor. Özellikle Amed ve ilçelerinde bu durum, Kürt gençlerinin gerçek yaşamdan koparıldıkları bir sürecin nasıl işletildiğini gösteriyor. Amed'in Rêzan (Bağlar), Bismil, Farqîn (Silvan) ve Erxenî (Ergani) ilçelerinde Saha Araştırmaları Merkezi'nin (SAMER) yürüttüğü saha çalışmaları, gençler arasında uyuşturucu kullanımının boyutlarını gözler önüne seriyor.
15-29 yaş arası gençlerle yapılan görüşmelerde, resmi söylemin "asayiş meselesi" olarak indirgediği bir tablonun, aslında kırk yıllık bir savaşın, zorla yerinden edilmenin ve inkar siyasetinin bugünkü fotoğrafı olarak ortaya çıkıyor. Anket sonuçlarının arkasında; kayyumlarla boşaltılan belediye bütçeleri, kapatılan gençlik merkezleri, metruk bırakılan konutlar ve bir kuşağın devlet tarafından görmezden gelinen sokaklarda kendi haline bırakılmışlığı var.
DÖRT İLÇEDE ORTAK BİR TABLO
Rêzan'da görüşülen 600 gencin yüzde 63,3'ü hayatında en az bir kez sigara denediğini, madde deneyimi yaşayanların yüzde 72,2'si ise bu deneyimin 17 yaşından önce gerçekleştiğini aktarıyor. Bismil'de tablo daha da ağır bir seyir izliyor. Gençlerin yüzde 67'si okula devam edemiyor, yüzde 54,6'sı sigortasız çalışıyor. Bazı mahallelerde madde kullanımına başlama yaşı 8-9'a kadar düşmüş durumda.
Farqîn’de ise ilçede madde kullanımının yaygın olduğuna inananların oranı yüzde 83,8'i ulaşıyor. Kale Mahallesi'nde tarif edilen "çöküş döngüsü" (işsizlik, madde, suç, sosyal çözülme, yalnızlaşma ve yeniden madde kullanımı) bu coğrafyanın çıplak fotoğrafı olarak görülüyor. Erxenî'de ise yoksul mahallelerle (Şirinevler gibi) görece varlıklı mahalleler arasındaki uçurum, bağımlılığın sınıfsal boyutunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
Dört ilçede de tekrarlanan ortak bulgular var. Metruk binalar ve boşaltılmış konutlar, madde kullanımının merkezi haline gelmiş, okul çevreleri (Bismil'de Ulutürk Ortaokulu gibi) açık satış noktalarına dönüşmüş durumda. Parklardaki aydınlatmalar sistemli biçimde bozuk ya da kırık olduğu için kadınlar akşam saatlerinde sokağa çıkamıyor.
Bu, tesadüfi bir örtüşme değil. Aynı siyasi ve toplumsal ihmalin dört farklı ilçedeki tezahürü dikkat çekiyor.
KAYYUMUN GÖLGESİNDE BÜYÜYEN BİR KUŞAK
Bu tablonun okunabilmesi için 2016 sonrası dönemi hatırlamak gerekiyor. Halkın oylarıyla seçilen belediye eş başkanlarının görevinin kayyumlarla gasp edilmesi atanması, gençlik politikalarının, sosyal hizmetlerin ve yerel dayanışma ağlarının sistematik biçimde tasfiyesi anlamına geliyordu. DEM Partili belediyelerin daha önce yürüttüğü kadın sığınakları, gençlik merkezleri, dil ve kültür kursları, kooperatif ve dayanışma modelleri büyük ölçüde ortadan kaldırıldı ya da işlevsizleştirildi. Bugün SAMER'in tespit ettiği “gençlere yönelik sosyal aktivite alanı yok”, “belediyeye güven kaybı” ve “hizmet taleplerinin karşılanmaması” gibi bulgular, bu kayyum sürecinin doğrudan bir sonucu olarak okunmalı.
Nitekim SAMER’in raporunun kendisi de bunu dolaylı biçimde doğruluyor. Bismil'in Dicle Mahallesi'nde havuz kompleksine erişimin fiilen ücretli hale gelmesi, Muradiye'de temizlik ve oyun alanı yatırımlarının yıllardır yapılmaması, Rêzan'ın hemen her mahallesinde metruk yapıların yıkılmaması ya da güvenli hale getirilmemesi, kayyum yönetimlerinin halkın ihtiyaçlarından ziyade güvenlikçi bir denetim mantığıyla şekillendiğinin somut göstergeleri olarak değerlendirilebilir.
Bu dönemde DEM Partili belediyeler metruk binaların yıkımına başlamış olsa da genel sorunların çözümüne ilişkin henüz yapısal adımların atılmadığını söylemek mümkün.
ÖZEL SAVAŞIN YENİ CEPHESİ: MADDE KULLANIMI
Kürt siyasi hareketinin literatüründe uzun süredir tartışılan "özel savaş" kavramı, yalnızca doğrudan şiddetten ibaret değil. Kavram, bir toplumu direnme, örgütlenme ve umut üretme kapasitesinden yoksun bırakan tüm dolaylı yöntemleri de kapsar. Gençlerin uyuşturucuyla tanıştırılması da tarihsel olarak Kürt coğrafyasında bu "dolaylı" yöntemlerden biri olarak değerlendirilir.
SAMER'in bu araştırmasında ortaya çıkan tablo, torbacı ağlarının okul çevrelerinde aleni biçimde faaliyet göstermesi, emniyet polislerinin bu ağlara karşı ya seyirci kalması ya da gençleri hedef alan orantısız bir sertlikle karşılık vermesi gibi bulgularla birlikte, başka bir kaygıyı bir kez daha gündeme taşıyor. Erxenî’de torbacıların kimliğinin "bilinmiyor" olarak kayıtlara geçmesine rağmen satışın "aleni" biçimde sürmesi, tesadüf olarak görülemez.
Bu, gençleri direnme ve örgütlenme kapasitesinden uzaklaştırarak bireysel bir çöküşe sürükleyen bir mekanizmadır. Devletin bu mekanizmaya karşı gösterdiği "seyirci" tutum, sorunun asıl kaynağının güvenlik zafiyeti değil, siyasi bir tercih olduğu değerlendirmelerini güçlendiriyor.
METRUK BİNA, KARANLIK PARK, TERK EDİLMİŞ SOKAK
Kürdistan’da yaşanan yoksunluğun bireysel değil, tarihsel ve siyasi kökenli olduğu biliniyor. 1990'lardaki zorla yerinden edilme dalgasıyla köylerinden koparılarak kentlerin emekçi mahallelerine sıkışan Kürt ailelerinin bugün hala eğitim, istihdam ve güvenli barınma haklarından mahrum bırakılması, bu ihmalin kırk yıldır aynı coğrafyada ve aynı halka karşı sürdürüldüğünü gösteriyor.
Metruk binaların yıkılmaması, parkların aydınlatılmaması ve okul çevrelerinin denetimsiz bırakılması, sadece "belediye hizmetlerindeki eksiklik" olarak görülmemeli. Bu, bir halkın yaşam alanlarının kasıtlı biçimde çürümeye terk edildiğini gösteriyor. Kale Mahallesi'nde (Farqîn) tarif edilen "dere" bölgesinin açık alanda uyuşturucu tüketim merkezine dönüşmesi, Rêzan’ın Kaynartepe Mahallesinde esrar kullanımının normalleşmesi ve Erxenî'de mezarlık çevrelerinin kullanım noktaları haline gelmesi, kamusal alanın halktan esirgenmesinin doğrudan sonuçları olarak görülüyor.
Güvenli, aydınlık ve erişilebilir bir kamusal alan hakkı, bu ilçelerde sistematik olarak ihlal ediliyor.
KADINLARIN KAYBOLAN SOKAĞI
Araştırmanın dört ilçede de tekrarlanan bir diğer bulgusu, kadınların akşam saatlerinde sokağa çıkamaması, taciz ve güvensizlik bildirimlerinin yaygınlığı. Bu durum, Kürt kadın özgürlük hareketinin uzun süredir vurguladığı bir gerçekliği de doğruluyor. Toplumsal çözülme ve bağımlılık, en ağır bedelini kadınların kamusal alandan çekilmesiyle ödetiyor.
Rêzan’ın Bağcılar Mahallesi'nde kadınların akşamları dışarı çıkamaması, Farqîn’in Cami Mahallesi'nde okul çıkışlarında yaşanan taciz vakaları, Erxenî'in neredeyse tüm mahallelerinde erkeklere kıyasla belirgin biçimde düşük güvenlik algısına sahip olması, kadın özgürlüğü mücadelesinin bu coğrafyada hala ne denli acil bir gündem olduğunu gösteriyor. Kadın dayanışma merkezlerinin, öz savunma ve sosyalleşme alanlarının yeniden inşası, bağımlılıkla mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınması gerektiğini gösteriyor.
ÇÖZÜM HALKIN ÖZ ÖRGÜTLÜLÜĞÜNDE
SAMER'in raporu, güvenlikçi yaklaşımların tek başına yetersiz kaldığını, hatta bazı durumlarda güven ilişkisini daha da zedelediğini açıkça ortaya koyuyor. Bu veriler, Kürt siyasi hareketinin uzun zamandır savunduğu bir tezi teyit ediyor: Bağımlılıkla mücadele, ancak halkın kendi öz örgütlülüğü, mahalle meclisleri, kadın meclisleri ve gençlik komünleri aracılığıyla kalıcı bir çözüme kavuşabilir. Nitekim Farqîn’deki saha araştırmasında halk meclislerinin yeniden kurulması talebi, doğrudan bir çözüm arayışını ortaya koyuyor. Rêzan’da halktan gelen mahalle izleme ekipleri önerisi de aynı öz örgütlenme mantığından besleniyor.
Toplumsal ve yerelden yönetim perspektifinden bakıldığında, çözümün merkezi devletin kayyum eliyle yürüttüğü güvenlikçi denetimde olmadığı görülüyor. Halkın kendi kurumlarını yeniden inşa etmesi ihtiyacı giderek önem kazanıyor. Kadın meclisleri öncülüğünde kurulacak dayanışma ağları, gençlik komünlerinin yeniden canlandırılması, mahalle ölçeğinde demokratik katılım mekanizmaları ve seçilmiş yerel yönetimlerin iadesi, raporun teknik dilinin ötesinde, bu coğrafyanın siyasi hafızasının önerdiği gerçek çözüm yolları olarak duruyor.
BİR KUŞAĞIN KAYBI VE SİYASİ SORUMLULUK
Rêzan, Bismil, Farqîn ve Erxenî'de tespit edilen tablo, tek tek bireylerin ya da ailelerin "başarısızlığı" olmadığını gösteriyor. Bu durum, kırk yıllık savaşın, zorla göç ettirmenin, kayyum siyasetinin ve sistematik kamusal ihmalin ortak sonucu olarak duruyor. Bu gerçeklik görmezden gelindiği ve sorun sadece "asayiş" ya da "aile terbiyesi" meselesine indirgendiği sürece, her yeni saha araştırması aynı acı tabloyu bir kez daha belgelemekten öteye geçemeyecek.
Amed'in ilçelerinde büyüyen bir kuşak, kendi iradesi dışında bırakıldığı bir ihmalin ve bir siyasi tercihin bedelini ödüyor. Seçilmiş belediyelerin iadesi, kamusal alanın halka geri verilmesi, kadın ve gençlik örgütlülüğünün önündeki engellerin kaldırılması olmadan hiçbir "önleme programı" bu çöküşü tersine çeviremeyecek. Bu, artık salt bir sağlık ya da güvenlik meselesi değil; doğrudan bir siyasi sorumluluk ve hesap verebilirlik meselesidir.