Kürdistan'da siyasal tercihlerin ekonomi politiği

Ekonomik yapı, yüz yılı aşkın süredir Kürt halkının siyasal iradesini kırmayı hedefleyen bir devlet aklının uzantısı olarak şekillendi. Yoksulluk ise Kürdistan’ın “geri kalmışlığından” değil, bilinçli bir sömürgeci iş bölümünden kaynaklanıyor.

Kürdistan'da ekonomiyi salt üretim-tüketim ilişkileri üzerinden okumak, meselenin can alıcı noktasını gözden kaçırmak anlamına gelir. Ekonomik yapı, yüz yılı aşkın süredir Kürt halkının siyasal iradesini kırmayı hedefleyen bir devlet aklının uzantısı olarak şekillendi. Sermaye birikim biçimleri, toprak mülkiyeti düzeni, kamu yatırımlarının dağılımı ve işgücü piyasasının kuruluşu, “tarafsız” birer teknik kararlar değildi. Bunlar, doğrudan siyasi tercihlerdi. Bu nedenle Kürdistan'da ekonomi politiği konuşmak, aslında inkâr rejiminin bugün hangi araçlarla sürdürüldüğünü konuşmaktır.

Kürt Özgürlük Hareketinin ısrarla vurguladığı gibi, klasik kalkınmacı söylem (bölgeye “yatırım getirilmesi”, “teşvik paketleri”, “kalkınma ajansları”) sorunun kaynağını değil, sonucunu ele alıyor. Yoksulluk, Kürdistan’ın “geri kalmışlığından” değil, bilinçli bir sömürgeci iş bölümünden kaynaklanıyor. Kürdistan tarih boyunca ucuz emek, ucuz hammadde ve düşük yoğunluklu üretim alanı olarak kodlanmış durumda. Buna karşılık siyasal itaat karşılığında rant transferi ile bu düzenin sürmesi sağlandı.

SÖMÜRGECİ-KAPİTALİST İLİŞKİNİN TARİHSEL ÇERÇEVESİ

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Kürdistan’da izlenen iktisat politikaları, aşiret-eşraf temelli yerel güç odaklarının devletle kurduğu ittifak üzerinden şekillendi. Toprak reformunun bilinçli biçimde yapılmaması, büyük toprak ağalığının korunması ve bu kesimlerin devlet nezdinde “temsilci” konumuna yükseltilmesi, sınıfsal çelişkileri Kürt hareketinin lehine değil, merkezi devletin lehine dondurmuş oldu. Böylece yoksul köylülük ile toprak ağası arasındaki sınıfsal çatışma, ulusal soruna içkin bir biçimde bastırılmış oldu.

1980'lerden itibaren köy boşaltmaları ve zorunlu göç, bu tarihsel resmin en yıkıcı halkasını oluşturdu. Binlerce köyün boşaltılması, askeri bir tedbirin yanı sıra, bölgenin üretim ilişkilerini kökten tahrip eden bir ekonomik operasyondu. Topraksızlaştırma, mülksüzleştirme ve kent yoksulluğuna zorlama, direnişin toplumsal-ekonomik zeminini dağıtmayı hedefleyen sistematik bir stratejiydi. Bugün metropollerin emekçi mahallelerinde yoğunlaşan Kürt yoksulluğu, bu sürecin doğrudan bir mirasıdır.

YEREL SERMAYE, TEKÇİ DEVLET VE BAĞIMLILIK İLİŞKİSİ

Son 20 yılda bölgede belirli bir yerel sermaye katmanının (inşaat, nakliye, enerji ve kamu ihaleleri üzerinden) geliştiği görülüyor. Ne var ki bu sermaye kesimi, üretken ve özerk bir birikim modeli değil. Daha çok, büyük ölçüde merkezi hükümetin kayyum-ihale sistemine bağımlı, siyasi sadakat karşılığında beslenen bir rant sınıfı olarak biçimlenmiş durumda. Bu yapı, halk hareketiyle organik bağı olan kooperatifçi ve dayanışmacı ekonomik girişimleri sistematik biçimde hedefe aldı. Kayyum atamalarıyla gasp edilen belediye şirketleri, kadın kooperatifleri ve ekoloji temelli üretim ağları bunun en somut örnekleridir.

KAYYUM EKONOMİSİ

2016 sonrası gasp edilen belediyelerde, halk katılımına dayalı bütçeleme süreçleri lağvedilmiş, kamu kaynakları merkezi iktidara yakın müteahhitlik gruplarına aktarılmıştı. Bu, sadece siyasi bir müdahale değildi. Bir sınıfsal el koyma saldırısıydı.

Bu tablo, Kürdistan’da kapitalist modernite mekanizmalarının, ulus-devlet aygıtından bağımsız işlemediğini bir kez daha göstermiş oluyor. Tersine, tekçi devletin baskı aygıtlarıyla iç içe geçerek varlığını sürdürür” tezini doğruluyordu. Dolayısıyla salt “serbest piyasanın bölgeye gelmesini beklemek” ya da “yabancı sermaye çekmek” türünden çözüm önerileri, aynı bağımlılık ilişkisini yeniden üretmekten öteye geçemiyor.

TARIM, HAYVANCILIK VE GELİŞİGÜZEL EMEK

Kırsalda tarım ve hayvancılığın çözülmesi, Kürdistan’da sınıfsal dönüşümün bir başka boyutunu oluşturuyor. Sulama yatırımlarının çoğunlukla büyük tarım işletmelerine yönlendirilmesi, küçük ve orta ölçekli aile işletmelerini borçlandırıp piyasadan silebiliyor. Bu da kırsal nüfusu ya mevsimlik tarım işçiliğine ya da kentlere yönelerek gelişigüzel sektöre (inşaat, gündelik hizmetçilik, sokak satıcılığı) itebiliyor. Sosyal güvenceden yoksun bu geniş gelişigüzel emek kitlesi, aynı zamanda örgütlenmesi en güç, fakat siyasal öfkenin en yoğun biriktiği kesimi oluşturuyor.

Barajlaşma politikaları da bu tabloyu derinleştiren bir başka unsurdur. Heskîf (Hasankeyf) örneğinde somutlaştığı gibi, “enerji ve güvenlik” gerekçesiyle hayata geçirilen büyük baraj projeleri, hem tarihsel-kültürel dokuyu hem de yerel geçim kaynaklarını ortadan kaldırdı. Buna karşılık yerinden edilen halka sunulan tazminat ve iskân politikaları, kaybedilen toplumsal-ekonomik dokuyu telafi etmekten uzak kaldı. Tam da bu noktada, kalkınmacılığın bizzat kendisini bir sömürgeci araç olarak görmüş oluyoruz.

YOKSULLUK VE SİYASİ TERCİHLER

Yoksulluğun siyasi tercihler üzerindeki etkisi çift yönlü işliyor. Bir yandan, yapısal yoksulluk ve işsizlik, özellikle genç nüfusu güvencesiz emek ilişkilerine, mevsimlik tarım işçiliğine ya da yurt dışı göçüne itiyor ve toplumsal örgütlenme kapasitesini aşındırma riski taşıyor. Öte yandan, devletin oy karşılığında yardım mekanizmaları kurarak (sosyal yardım kartları, seçim dönemi kömür ve gıda dağıtımları) yoksul hanelerde kısa vadeli bir rıza üretme aracı olarak devreye sokuluyor.

Ancak alan gözlemleri ve seçim sosyolojisine dair veriler, bu rıza üretiminin sanıldığı kadar kalıcı olmadığını gösteriyor. Yoksulluğun en ağır yaşandığı bölgelerde dahi, Kürt siyasi hareketine yönelik toplumsal desteğin süreklilik taşıması, maddi yoksunluğun tek başına siyasi tercihi belirlemediğine işaret ediyor. Ulusal kimlik, onur ve yerelden yönetim talebinin sınıfsal çıkarların önüne geçebildiğini gösteriyor. Bu da tek başına ekonomik indirgemeciliğin yeterli bir açıklama olmadığı fikrini güçlendiriyor. Yoksul Kürt halkı, kısa vadeli maddi çıkar ile uzun vadeli özgürlük talebi arasında sık sık ikincisini tercih ediyor. Ancak bu direniş potansiyelinin kalıcılaşması için salt siyasi bilinçlenme yeterli olmayabiliyor. Yoksulluğu üreten sömürü ilişkilerinin bizzat ortadan kaldırılması, yani ekonominin de özgürleştirilmesi gerekiyor. Aksi halde yapısal yoksunluk, uzun vadede toplumsal tükenişe ve göçe yol açarak demografik-siyasal geleceği tehdit etmeye devam eder.

YOKSULLUK KADER DEĞİL, BİR SİYASİ TERCİHTİR

Kürt Özgürlük Hareketinin ortaya koyduğu demokratik ekonomi perspektifi, bu tabloyu tersine çevirecek somut bir alternatif olarak öne çıkıyor. Kaynakların halk meclisleri eliyle yönetildiği, kadın emeğinin özgürleştiği, ekolojik sınırların gözetildiği bir üretim düzeni. Yoksulluğun kader olmadığını ve aksine, seksen yıllık bir siyasi tercihin sonucu olduğunu ve bu tercihin ancak halkın öz örgütlülüğüyle değiştirilebileceğini bir kez daha teyit ediyor.

Sonuç olarak, bölgede kalıcı bir toplumsal barışın da yolu, sınıfsal ve ulusal sorunu birbirinden ayrı ele alan yaklaşımlardan değil, ikisini birlikte kavrayan bir bakış açısından geçiyor. Sermaye birikiminin kimin elinde, hangi araçlarla ve kimin denetiminde gerçekleştiği sorusu, ulusal özgürlük sorusundan bağımsız düşünülemez bir durumda. Bu iki eksen Kürdistan’da tarihsel olarak iç içe geçmiş. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde ekonomi politiğe dair her tartışma, aynı zamanda özgürlük ve yerelden yönetim tartışmasının bir parçası olarak okunması gerekebilir.