6-7 Eylül Pogromu: Devletin sustuğu, halkların hesap sorduğu utanç

1955'te Rum, Ermeni ve Yahudilere yapılanlar, son 50 yılda Kürt halkına yapıldı. Aradan 70 yıla yakın zaman geçmesine rağmen Türkiye devleti 6-7 Eylül Pogromu için özür dilemedi, failleri açıklamadı...

İstanbul'un Beyoğlu'ndan Kurtuluş'a, Şişli'den Samatya'ya uzanan sokaklarında 6-7 Eylül 1955 gecesi başlayan ve iki gün süren saldırı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinin gayrimüslim halklara nasıl baktığının en çıplak fotoğrafıydı.

Resmi tarih bunu "kendiliğinden gelişen bir halk tepkisi" olarak anlatmayı sürdürse de bugün artık toplumun büyük bölümü tarafından da biliniyor ki 6-7 Eylül, devlet aklının bizzat tasarladığı, örgütlediği ve yönettiği bir pogromdur. 1955'te Rum, Ermeni ve Yahudilere yapılanlar, son 50 yılda sistemli ve amaçlı bir şekilde Kürt halkına yapıldı. Halen de bugüne kadar yapılanlar tamamen bitmiş değil. 

İKİ GÜNDE YIKILAN BİR ŞEHRİN HAFIZASI 

Kıbrıs meselesinin dış politika gerekçesi olarak kullanıldığı, Selanik'teki Atatürk'ün doğduğu eve yönelik provokatif bombalama haberinin gazetelerde kışkırtıcı bir dille şekilde servis edildiği o bir gece… Kentin stratejik noktalarına önceden yerleştirilmiş kazma, kürek ve sopa yüklü kamyonlarla, İzmit'ten Trabzon'a, Sivas'tan Kastamonu'ya kadar pek çok ilden özel olarak taşınan kalabalıklar İstanbul sokaklarına salındı. Resmi rakamlara göre bile 5 binin üzerinde ev, işyeri, kilise, sinagog, manastır ve okul yakılıp yıkıldı. Onlarca kadın tecavüze uğradı, çok sayıda kişi öldürüldü, ruhaniler darp edildi, mezarlıklar talan edildi. Saldırının ardından on binlerce Rum, Ermeni, Yahudi ve Süryani, can güvenliği kalmadığı için bu topraklardan göç etmek zorunda bırakıldı. 

Devletin kendi kurduğu özel mahkemeler eliyle yürüttüğü soruşturmalarda toplumu ikna edecek hiçbir sonuç alınamadı. Tutuklananların büyük bölümü kısa sürede serbest bırakıldı, bir kısmı ise pogromla hiç ilgisi olmayan sosyalistler ve aydınlar oldu. Devletin gerçek failleri koruduğu, hatta bazı sorumluların ilerleyen yıllarda kariyerlerinde yükseldiği, bugün pek çok araştırmacı ve hak örgütü tarafından defalarca dile getiriliyor. 

POGROMUN KISA KRONOLOJİSİ

6 Eylül 1955 öğle saatleri: Selanik'te Atatürk'ün doğduğu ev olarak gösterilen binaya yönelik bombalama haberi, dönemin gazetelerinde kışkırtıcı manşetlerle abartılarak duyuruldu. 

6 Eylül akşamı: Kentin çeşitli noktalarına önceden yerleştirilmiş kamyonlarla taşınan kalabalıklar, Beyoğlu başta olmak üzere gayrimüslimlerin yoğun yaşadığı semtlere yönlendirildi. 

6-7 Eylül gecesi: İki gün boyunca sürecek yağma, tahrip ve şiddet dalgası başladı. İşaretlenmiş ev, işyeri, kilise, sinagog ve mezarlıklar hedef alındı. 

7 Eylül 1955: İstanbul, İzmir ve Ankara'da sıkıyönetim ilan edildi. Buna rağmen saldırılar bazı bölgelerde devam etti. 

12 Eylül 1955: TBMM'de yapılan görüşmede hükümet yetkilileri faillerin bulunacağına dair söz verdi, ancak kurulan özel mahkemelerden kayda değer bir sonuç çıkmadı. 

1955 sonrası: On binlerce Rum, Ermeni, Yahudi ve Süryani, can güvenliği kalmadığı gerekçesiyle Türkiye'yi terk etmek zorunda kaldı ve devlet bugüne dek resmi bir özür dilemedi. 

AYNI DEVLET AKLININ ÜRÜNÜ 

6-7 Eylül'ü sıradan bir milliyetçi taşkınlık olarak okumak, meselenin özünü gözden kaçırma olacaktır. Bu pogrom, Osmanlı'nın çok kültürlü mirasını tek tipleştirmeyi kendine devlet politikası edinmiş bir zihniyetin, Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren attığı adımların doğal bir devamıdır.

Aynı zihniyet, Ermeni halkının 1915'te maruz kaldığı soykırımı, Süryanilerin Mêrdîn ve çevresinde yaşadığı katliamları, Dersim'de 1937-38'de Kürt Alevilerine karşı gerçekleştirilen kırımı ve Kürt halkının dilinin, kimliğinin, coğrafyasının bir asırdır sistematik biçimde inkar edilmesini de üretmiştir. Bu coğrafyada "tek millet, tek dil, tek din, tek bayrak" ekseninde kurulan devlet aklı, kendisinden farklı olan her kimliği önce görünmez kılmayı, sonra da gerektiğinde şiddetle “terbiye etmeyi” bir yönetme biçimi olarak benimsedi.

6-7 Eylül, bu yönetme biçiminin gayrimüslim halklara uygulanmış halidir. Kürt halkına karşı sürdürülen inkar, asimilasyon ve kayyım politikaları ise aynı zihniyetin bugünkü versiyonudur. 

6-7 Eylül'de asıl konuşulması gereken, birkaç yöneticinin verdiği talimat değildi. Bu talimatın toplumun geniş bir kesimi tarafından uygulanabilmiş olmasıydı. Devlet, sadece saldırıyı örgütlemekle kalmamış, yıllar içinde inşa ettiği milliyetçi ve dinci söylemle toplumu bu şiddete hazır hale getirmişti. Son 40 yılda Kürt siyasetçilerin, belediye eş başkanlarının, gazetecilerin hedef gösterilmesinde de benzer bir toplumsal zemin hazırlama mekanizması işletildi. 

DERSİM'DEN KÜRT KENTLERİNE UZANAN ŞİDDET GELENEĞİ 

6-7 Eylül, tek başına bir "milliyetçi taşkınlık anı" değildi. Aynı devletin farklı coğrafyalarda ve farklı halklara karşı defalarca tekrarladığı bir yöntemi uygulama politikasıydı.

1937-38'de Dersim'de binlerce Kürt Alevisi devlet güçlerince katledilmiş, sürgüne gönderilmiş, bölgenin adı bile değiştirilerek hafızası silinmeye çalışılmıştı.

1978'de Maraş'ta, 1980'de Çorum'da Alevi ve sol kesimlere yönelik katliamlarda benzer bir örgütlenme biçimi, kışkırtılmış kalabalıklar, polis-askerlerin seyirci kalması ya da bizzat yönlendirmesi ve ardından gelen cezasızlık görülmüştü.

1990'larda Kürt kentlerinde binlerce köyün boşaltılması, faili meçhul cinayetler, JİTEM eliyle yürütülen kayıplar da yine aynı devlet aklının, bu kez doğrudan Kürt halkını hedef alan versiyonuydu. 6-7 Eylül, bu zincirin gayrimüslim halklara uygulanmış bir halkasıydı. Zincirin kendisi kırılmadığı sürece hangi halka sıra geleceği dönemin siyasi ihtiyaçlarına göre belirleniyordu. 

Nitekim 6-7 Eylül'de "vur" emrini veren zihniyetle, bugün Amed’de, Wan'da, Mêrdîn’de seçilmiş belediye eş başkanlarını görevden alıp yerine kayyum atayan, bu kentlerin kültürel simgelerini yeniden adlandıran, Kürtçe yer isimlerini değiştiren zihniyet arasında yöntemsel bir fark yoktur. Değişen sadece hedef kitledir. Burada devletin kendi tekliğine karşı gördüğü her kimliğe uyguladığı temel refleks aynı kaldı. Önce görünmez kılmak, sonra bastırmak, en sonunda da inkar etmek sıralı bir politika bütünü olarak uygulandı. 

NEDEN HALEN HESAPLAŞILMADI? 

Aradan 70 yıla yakın zaman geçmesine rağmen Türkiye devleti 6-7 Eylül için ne resmi bir özür dilemiş ne faillerini açıklamış ne de mağdurlara tazminat ödemiş durumdadır. Bunun nedeni elbette unutkanlık değildir! Bu topraklarda kurulan devlet, meşruiyetini tam olarak bu tür "hesap vermeme" pratikleri üzerine inşa etmiştir.

6-7 Eylül'le yüzleşmek, geçmişteki bir suçu kabul etmek değildir. Bu, ulus-devletin "tek tipleştirici" karakterinin bizzat kendisini sorgulamak anlamına geliyor.

Bugünün siyasi iktidarları da dahil olmak üzere art arda gelen hükümetler, 6-7 Eylül'ü gündeme getiren HDP milletvekillerinin Meclis araştırması taleplerini bile kabul etmediler. Bu ısrarlı sessizlik, tesadüf değil, devletin çoğulculuk karşısındaki temel tutumunun bir sürekliliğidir. Kürt halkının kendi diliyle eğitim hakkını, kendi kimliğiyle siyaset yapma hakkını, kendi iradesiyle seçtiği belediye başkanlarını görevde tutma hakkını tanımayan aynı zihniyet, 1955'in mağdurlarına da hesap vermeyi kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak görüyor. 

RESMİ TARİHİN İNŞASI VE MEDYANIN ROLÜ 

6-7 Eylül'ün üzerinin bu kadar uzun süre örtülebilmesinde, dönemin ve sonraki dönemlerin resmi tarih yazımının payı büyüktür. Olay, ders kitaplarında uzun yıllar ya hiç yer almadı ya da "Kıbrıs'a duyulan tepki" gibi meşrulaştırıcı bir çerçeveyle anlatıldı. Devletin kendi vatandaşlarına karşı örgütlediği bir şiddeti "kendiliğinden halk tepkisi" olarak sunması, aslında Kürt meselesinde de sıkça başvurulan bir anlatı stratejisidir. Devletin özneliğini gizlemek, sorumluluğu "toplumsal öfke", "provokasyon" ya da "dış güçler" gibi soyut kavramlara yıkmak oldu. Kürt kentlerinde yaşanan zorunlu göçler, köy yakmalar ya da yargısız infazlar da uzun yıllar benzer bir dille, güvenlik gerekçesiyle meşrulaştırılmış, sorumlular hakkında etkili bir soruşturma yürütülmemişti. 

Bugün 6-7 Eylül'ü gündeme getiren de büyük ölçüde DEM Parti gibi Kürt siyasi hareketinden gelen milletvekilleri, Ermeni asıllı vekiller ve insan hakları örgütleridir. Bu, tesadüf değildir. İktidarın tekçi anlatısına en güçlü itirazı, tarihsel olarak bu anlatının en çok bedel ödeten kesimleri yükseltebilmiş.  

TANIKLIKLAR VE DİASPORA 

6-7 Eylül'ün hafızası bugün büyük ölçüde mağdur toplulukların kendi aile anlatıları, Yunanistan, Ermenistan, İsrail ve çeşitli Avrupa ülkelerine dağılmış diaspora örgütlerinin arşiv çalışmaları ve az sayıda cesur gazetecinin, tarihçinin çabasıyla ayakta duruyor. Patrikhane fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos'un olay gecesi büyük risk alarak çektiği ve yıllarca yasaklı kalan fotoğraflar, devletin göstermek istemediği gerçeğin görsel belgesi olmuştu. Süryani ailelerin kuşaktan kuşağa aktardığı tanıklıklar, Ermeni ve Rum cemaatlerinin kayıp mülklerine, yıkılan mezarlıklarına dair hafızası, resmi tarihin sessizliğine karşı direnen tek kaynak durumundadır. 

Kürt halkının hafızası da benzer bir kaderi paylaşıyor. Dersim'in, zorunlu göçlerin, faili meçhullerin hikayeleri de uzun yıllar boyunca sadece aile sohbetlerinde, sözlü gelenekte, sürgündeki Kürt aydınlarının ve diaspora örgütlerinin arşivlerinde yaşatılabilmişti. Devletin resmi kurumları bu hafızayı görmezden geldikçe hem gayrimüslim halkların hem Kürt halkının kendi acılarını anlatma ve belgeleme sorumluluğu, sivil toplum örgütlerine, bağımsız gazetecilere ve akademisyenlere kaldı. Bu durumun kendisi de devletin resmi tarih tekelinin ne kadar seçici ve dışlayıcı işlediğinin ayrı bir kanıtıdır. 

YÜZLEŞMENİN SOMUT ADIMLARI  

6-7 pogromunun mağdurları ve onlarla dayanışanların, o günden beridir devletin bu imha ve kıyım saldırısıyla yüzleşmesinin temel yol ve yöntemlerine dair söyledikleri hiç değişmedi. Geçmişle hesaplaşma konusundaki öneriler soyut bir vicdan çağrısının ötesinde, somut, kurumsal adımlar içerir.

Öncelikle devlet arşivlerinin (özellikle 6-7 Eylül'ün planlanma sürecine ilişkin MİT ve dönemin güvenlik bürokrasisine ait belgelerin) bağımsız araştırmacılara açılması gerekir.

İkinci olarak, TBMM bünyesinde bağımsız bir Meclis araştırması açılmalı, faillerin kimlikleri kamuoyuyla paylaşılmalıdır.

Üçüncüsü, mağdur toplulukların maddi ve manevi kayıplarının tazmini için somut bir mekanizma kurulmalı, devlet resmi olarak özür dilemelidir.

Dördüncü olarak, 6-7 Eylül bir "hafıza günü" olarak resmi takvime alınmalı ve eğitim müfredatında yerini bulmalıdır. 

Bu adımların hiçbiri, Kürt sorununun demokratik çözümünden bağımsız olarak anlam kazanmaz. Devlet, kendi tekçi karakterini sorgulamadan sadece 6-7 Eylül'le "sembolik" bir yüzleşme sahnelerse, bu, geçmişin acılarını bugünün siyasi meşruiyet ihtiyacına alet etmekten öteye geçmez.

Gerçek yüzleşme, anadilinde eğitim hakkının tanınması, kayyum politikalarına son verilmesi, siyasi tutsakların serbest bırakılması ve Kürt halkının kendi kaderini demokratik yollarla belirleme hakkının önündeki engellerin kaldırılmasıyla birlikte anlam kazanır.