Kürt özgürlük mücadelesinde yitirdikleri evlatlarını, kardeşlerini, abi ve ablalarını devletin yoğun baskısı nedeniyle yıllarca anamayan aileler, Kürdistan ve Türkiye’de kurulan taziyelerle anıyorlar. İstanbul’da Medeniyetler Beşiğinde Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma, Dayanışma, Birlik ve Kültür Derneği (MEBYA-DER) öncülüğünde yapılan anmalarda annelerin akıttığı gözyaşları ve yaktıkları ağıtlar kadar, gerillaların geride kalan hayat hikayeleri yürek dağlıyor. Maltepe Gülsuyu’nda kurulan taziyede yan yana dizilmiş Uygur ailesinden üç kardeşin resimleri dikkat çekiyordu. Değişik tarihlerde ve farklı yerlerde şehadete ulaşan Yaşar, Yadigar ve Abdulkadir Uygur’un hikayelerini kardeşleri Ali Uygur ANF’ye anlattı.
‘KİMLİK KONTROLÜNDEKİ IRKÇI HAKARET VE İŞKENCELERİ KENDİNE YEDİREMEDİ’
Ali Uygur, Kürt Özgürlük Hareketine ilk katılanın Yaşar abisi olduğunu belirtti. Mêrdîn’in Stewrê (Savur) ilçesine bağlı Barman köyünden olduklarını anlatan Uygur, “Aile olarak hareketle tanışmamız abimle oldu. Abim liseyi bitirdikten sonra Makine Mühendisliği’ne hazırlanırken maddi sıkıntılardan dolayı çalışmak için İstanbul’a gitmişti. Orada kimlik kontrolü sırasında kütüğünde Mardinli olduğunu gören polisler tarafından ırkçı hakaretlere ve işkencelere maruz kalıyor. Bu yaşanan ırkçı saldırıyı kendine yediremeyen abim, 1991 yılında harekete katılıyor. O dönem henüz 19 yaşındaydı. Serhed bölgesinden Xakurkê bölgesine geçiyor. Gerilla içerisindeki başarılarından ötürü takım komutanı oluyor. 1997 yılında Xakurkê’de bir geri çekilme sırasında bulundukları bölgeye operasyon yapılıyor. O gün gerilla gücü geri çekilene kadar 24 arkadaşıyla stratejik bir tepe olan Lêlikan Tepesi’ni tutuyor. En son onlara da geri çekilme talimatı veriliyor. Geri çekilme esnasında 24 arkadaşını kurtarabilmek için abim kendini en sona bırakıyor ve işbirlikçi KDP pêşmergelerinin ve Türk askerlerinin kuşatması altında tek başına kalıyor. Abim orada son mermisine kadar savaşarak, canlı teslim olmamak için üzerindeki bombayı patlatarak şehadete ulaşıyor” dedi.
‘YADİGAR ABLAM YA İŞKENCEYLE ÖLDÜRÜLDÜ YA DA KAN KAYBINDAN’
Yaşar abisinden sonra ablası Yadigar'ın devletin hedefi olduğunu anlatan Uygur, “Mardin’deki evimize 1994 yılında Şoreş arkadaş gelirken takibe alınıyor ve özel harekatlar ile sivil polisler tarafından baskın düzenleniyor. Ben o zaman 6 yaşındaydım. Baskın sırasında direnen Şoreş orada şehadete ulaşırken, ablam yaralanıyor. Özel Harekat onu çıplak soyuyor, çeyizi için alınan battaniyeye sarılıp, panzere konuluyor. Ablam panzere bindirildiği zaman canlıydı; çünkü eli hareket ediyordu. Ama daha sonra ölüm haberi geldi. Ya işkenceyle öldürüldü ya da kan kaybından. Özel harekatçılarla eve gelen sivillerin JİTEM’ci olduğunu düşünüyorum. Çünkü daha önce aynı ekip Mardin Kızıltepe’de evlere baskın düzenleyip bizim gibi aileleri talan ettiler.
‘HİÇBİR DİNİ VECİBEYİ YERİNE GETİRMEDEN ARKADAŞI ŞOREŞ İLE AYNI MEZARA DEFNETTİLER’
Ablamın mezarına ulaşamadık önceleri; daha sonra arkadaşı Şoreş ile birlikte, katledilen Demokrasi Partisi (DEP) Mardin Milletvekili Mehmet Sincar’ın defnedildiği mezarlıkta, hiçbir bir dini vecibeyi yerine getirmeden defnettiklerini öğrendik. Toprağı kepçe ile kazıp ikisi de aynı mezara konuluyor. Hala aynı mezarlıkta beraber gömülüler” diye konuştu.
‘14 YAŞINDAKİ ABİM KADİR 2 AY İŞKENCEDE KALDI, ANNEM GÖZALTINDA DOĞUM YAPTI!’
Ablasının yaralı bir biçimde panzere bindirildiği gün henüz 14 yaşındaki abisi Abdülkadir ve o dönem hamile olan annesinin de işkenceyle gözaltına alındığını anlatan Uygur, kız kardeşinin işkencede doğduğuna dikkat çekti. Gözaltında doğum yapan annesi serbest bırakılırken, daha çocuk olan abisi Kadir Uygur’un ağır işkencelerden geçirildiğini anlatan Uygur, “Abim Abdülkadir yaklaşık 2 ay ellerinde kaldı. Mardin’de kontrgerillanın bir karargahı vardı, orada ağır işkencelere maruz kalmıştı. Gözaltından çıktığında ayakta duramıyordu. Çok ağır işkencelere maruz kaldığı için hareket edemiyordu, bir ay boyunca yatalak kaldı. Daha sonra 1999 yılında harekete katılma kararı aldı. Dersim üzerinden örgüte katıldı.
‘GERİ ÇEKİLME SIRASINDA ÇATIŞMADILAR, OPERASYONLA ŞEHİT OLDULAR’
2000’li yıllarda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dan geri çekilme kararı geldi. Abdülkadir abim de arkadaşlarıyla Dersim’den Bitlis Mutki’ye, oradan da Güney Kürdistan’a çekilmeye başladılar. Benim daha sonra edindiğim bilgiye göre, Kadir abim Güney Kürdistan’a gitme taraftarı değildi, Dersim’de kalmak istiyordu. Ama olmadı. Abim geri çekilme sırasında şehadete ulaştı. O geri çekilme sırasında gerillaya çatışmaya girmeme talimatı verilmişti, o yüzden de çatışmadılar, operasyonla şehit oldular. Sayın Öcalan’ın talimatı uğruna ölmeyi göze almışlardı. Abdülkadir abim de bunun en somut örneğidir. Geri çekilmeler sorasında Diyarbakır’da bulundukları Çiyayê Spî’daki (Akdağ) yerleri deşifre oluyor ve oraya operasyon düzenleniyor ve Kadir abim üç arkadaşıyla çatışmadan şehadete ulaşıyor” dedi.
‘SAYIN ÖCALAN’A GÜVENİYORUZ, O NE DERSE ODUR’
Yaşar ve Abdülkadir abisinin Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın bir talimatı üzerine gözlerini kırpmadan ölüme gittiğini vurgulayan Uygur, şunları kaydetti: “Yaşar ve Kadir abim Sayın Öcalan’ın talimatını canları pahasına uygulamışlardır. Biz de bu süreçte Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı yapan Sayın Öcalan’ın perspektiflerine riayet ediyoruz. Acımızı yüreğimize gömüyoruz. Ve Sayın Öcalan bizden ne isterse şehit ailesi olarak biz buna varız. Savaşa da barışa da varız. Yeter ki bize yol göstersin. Bunun için de bizim aile olarak bu süreçten beklentimiz, Sayın Abdullah Öcalan’ın özgür çalışır koşullara kavuşması ve onun da, mücadele içerisinde olan arkadaşlarımızın da aktif siyasete dahil olmalarıdır. Biz şehitlerimizle gurur ve onur duyuyoruz ve Sayın Öcalan’a güveniyoruz. Evet, bugün tartışılan Çerçeve Yasa yeterli değil, çok eksikleri var. Ama Sayın Öcalan halkına zarar verecek, üzecek, rencide edecek ya da hak kaybına uğratacak bir tutuma girmez. O açıdan Sayın Öcalan ne derse odur bizim için.”
‘DEVLETİN BİZİM HASSASİYETLERİMİZİ GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURMASI GEREKİYOR’
Aile olarak devlete ve asker ailelerine de çağrı yapan Uygur, bu sürece anlam vermekle birlikte, şeffaflık talep ettiklerini ifade etti. Kürt ailelerinin de hassasiyetlerinin göz önünde bulundurulması gerektiğinin altını çizen Uygur, “Şeffaf derken, mesela kararlar alındıktan sonra açıklamalar yapılıyor. Bugün devlet şehit olan askerlerin ailelerini muhatap alıyor, mecliste dinliyor. Asker ailelerinin talepleri, onların hassasiyetleri göz önünde bulunduruluyorsa, bu savaşın bir tarafı olarak biz de muhatap alınmalıyız, bizim de hassasiyetlerimiz dikkate alınmalı. Sonuçta çocuklarını doğurdular, dokuz ay taşıdılar, büyüttüler ve onlara emek verdiler. Kürtçe bir söz var, ‘Biz de bu çocukları çeşme kenarından almadık’ diye. Biz de bu çocuklara emek verdik. Biz de bu çocukları doğurduk. Bu çocukların başında günlerce beşiklerini salladı bu anneler. Bugün askerin ve gerillanın annesinin acısı arasında bir fark yoktur. Bizim açımızdan yoktur. Biz bir asker öldüğünde de üzülüyoruz. Aynı acıyı yaşıyoruz. Bu anlamıyla eğer barış olacaksa, eğer bir birliktelik olacaksa bence acılar üzerinden olmalı” dedi.
‘İNTİKAM DUYGULARIYLA BU İŞ BİTMEZ’
Kürt ailelerin çocukları için yaptığı taziye ve anmalar üzerine savaş çığırtkanlığı yapanlara da tepki gösteren Uygur, şöyle konuştu. “Savaşı başlatmak çok basittir, ama barışı inşa etmek, kardeşliği yaratabilmek, toplumu bir arada tutmak zordur. Bugün süreç karşıtı olan ama kendine Kürt milliyetçisi diyenler, Türk milliyetçisi diyenler sözde milliyetçidir. Milliyetçi olan insan ülkesinde huzur ister, barış ister, refah ister. Savaş huzur getirmiyor, savaş refah getirmiyor.
Bu sürece karşı olan, bu süreci sabote etmeye çalışan hangi taraftan olursa olsun benim nezdimde karaktersizdir. Savaştan nemalanan, bu kandan nemalanan kişilerdir bunlar. Aksi olsaydı, bu süreçte kurulan taziyelere dil uzatmak yerine ya da çeşitli spekülasyonlarla süreci sabote etmek yerine, insanların acıları var denirdi. Karşı tarafın acısına istinaden bir eleştirisi varsa onu da söylerdi, ona göre bir ortak yol bulunabilirdi. Ama taziyelerimizi bir provokasyon olarak adlandırıp, saçma sapan açıklamalar yapılması süreci baltalıyor. Çünkü bu söylemlerle her iki tarafın sinir uçlarıyla oynuyorlar.
Biz de yakınlarımızı kaybettik ama barışta ısrar ediyoruz. Benim abimin, Yaşar abimin Xakurkê’deki mezarı sekiz kez Türk savaş uçakları tarafından vuruldu. Ölmüş bir insanın mezarlığının sekiz kez bu şekilde talan edilmesini hangi gerekçe haklı kılabilir?
Yadigar ablamı da iki kişi aynı mezara koyuyorsun ve yıllarca cenazemizi vermiyorsun.
Ben buradan asker ve polis ailelerine sesleniyorum; kendilerini bizim yerimize koysunlar. Bugün kendi çocuklarının başına bunlar gelseydi, bunu kabul ederler miydi? Benim gibi barışı isteyebilirler miydi? Yaşadığım acıya rağmen ben barış istiyorsam, bir zahmet başkalarının acılarına saygı göstersinler. Çünkü intikam duygularıyla bu iş bitmez. Yazıktır, günahtır. Onlar da süreci desteklesinler, barış için çabalasınlar. Ben iki abimi, bir ablamı kaybettim. Ablam bir anne gibi bana baktı. Bir anda ablamı kaybettim. Benim bu kadar acıyı sineye çekme nedenim, başkaları benim yaşadığımı yaşamasın diyedir. Eren Bülbül'ün annesi şehit annesidir. Takdir ediyorum o kadını. Başka anneler bu acıyı yaşamayacaksa ben çözüm sürecine destek veriyorum dedi. Eren Bülbül'ün annesi gibi bilince sahip anneler lazım. İşte acı yaşayan insan odur. Bu süreçte söz sahibi olan odur, çıkıp savaş çığırtkanlığı yapanlar kesinlikle değildir. Biz acımızı sineye çekmeye varız, biz yaramıza tuz basarız. Ama herkesin de barış için çabalaması lazım artık.”