Hamit Bozarslan’ın Mart 2026’da Passés Composés tarafından Fransızca yayımlanan Walpurgis – Sağ Devrimler kitabı, alışık olduğumuz tarihsel kategorilerden birini tersinden düşünmeye çağırıyor: Devrim gerçekten yalnızca sola, özgürleşmeye ve ilerlemeye mi aittir?
Hamit hocanın çalışmasının en çarpıcı taraflarından biri, 19. yüzyılın sonlarından itibaren ve özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrasında sağın da “devrim” fikrini nasıl sahiplendiğini göstermesi. Faşizm ve nazizm kendilerini eski düzeni muhafaza etmek isteyen hareketler olarak değil, yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir ulus yaratacak devrimci güçler olarak sundular.
Bu tartışma yalnızca geçmişe ait değil. Bugünün sağının da geçmişte sola ait sayılan kavramları giderek daha fazla sahiplendiğini küresel ölçekte görüyoruz. Türkiye’de ise AKP’nin ve yeni dönemde MHP’nin anti-emperyalist dili, sömürgecilik eleştirisi ve “yerli ve milli” söylemi bu dönüşümün örneklerinden biri. Benzer biçimde, Suriye’de Esad rejimine karşı başlayan ayaklanmadan doğan ve zamanla cihatçı hareketlerin belirleyici hale geldiği siyasal hat da kendisini “devrim” kavramıyla tanımladı, bugün Suriye’yi yöneten güçler de meşruiyetlerini büyük ölçüde bu mirasa dayandırmaya çalışıyor.
Hamit Hocanın açtığı bu düşünce hattı, ister istemez Suriye’ye ve Rojava’ya da başka bir gözle bakmaya zorluyor.
Rojava ise bu uzun savaşın içinde bambaşka bir siyasal ve toplumsal deneyim ortaya çıkardı. Kaosun ortasında yalnızca bir alanı savunmaya değil, yeni bir toplumsal hayat kurmaya çalıştı. Ekoloji, kadın özgürlüğü ve ekonomik özgürlük konusunda ortaya konulan iddialarla gündelik hayatın gerçekliği arasında ciddi mesafeler vardı. Ancak bu, önemli dönüşümlerin gerçekleşmediği anlamına gelmez. Kadınların toplumsal, siyasal ve askerî hayatta kazandığı alanlar, kurulan yeni kurumlar ve savaş koşulları içinde başka bir toplumsal hayat kurma çabası, Rojava deneyiminin somut gerçekleridir. Mesele bunları reddetmek değil, gerçekleşenlerle hedeflenenler arasındaki mesafeyi de görebilmektir.
Suriye ve Rojava üzerine çok söz söylendi, bitmeyen analizler yapıldı. Özellikle sanal medya çağında her gelişmeyi anında yorumlamak, daha sahadaki karşılığı ortaya çıkmadan büyük sonuçlara bağlamak ve zaferden yenilgiye, teslimiyetten tasfiyeye kadar kesin hükümler vermek giderek kolaylaştı. Mesele elbette konuşulmaması değil. Fakat sözün bu kadar çoğaldığı yerde, anlamaya çalışmakla hüküm vermek arasındaki mesafe de giderek daralıyor.
Hepimiz, bu söz kalabalığının bir parçasıyız. Belki bu yüzden, bütün bu süreçlerin yükünü taşımış, bedelini ödemiş ve pratiğini yürütmüş insanların çoğu zaman bizlerden daha az konuştuğunu hatırlamak gerekiyor. Sahada bulunmuş olmak da kimseye gerçeğin tamamını bilme ve doğru bir okuma yapma ayrıcalığı vermiyor. Ama o insanların emeğine, kayıplarına ve iradesine saygının bir gereği varsa, o da onlar adına kolay hükümler vermemek ve henüz yaşanmakta olan bir sürecin sonucunu bugünden ilan etmemektir. Bazen ölçüyü korumak, sözü çoğaltmaktan daha değerlidir.
Bunu dışarıdan yapılmış bir gözlem olarak söylemiyoruz.
Kasım 2016’da Rojava’ya ilk gidişimizin nedeni siyasal bir modeli incelemek değildi. YPG etrafında şekillenen ve Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin öncülük ettiği güçlerin DAİŞ’e karşı yürüttüğü savaşta çok ciddi kayıplar yaşanıyordu ve bunun bir bölümü savaşçıların ilk müdahale ve hayat kurtarma tekniklerinin yeterince yapılandırılmamış olmasından kaynaklanıyordu. Savaş ve acil sağlık konusunda yetkin bir ekiple bu mekanizmanın kurulmasına katkı sunmak için Rojava’ya gittik.
Sonraki yıllarda savaşın birçok aşamasına içeriden tanıklık ettik. Nisan 2017’de Qeraçox Dağı vurulduktan sonra geride kalan vahşeti gördük.
Reqa’yı özgürleştirmek için cepheye giden gençlerle karşılaştık. Dêrik’te mezarlığın duvarlarının daha fazla şehide yer açmak için nasıl yıkılıp genişletildiğine tanıklık ettik. O coğrafyanın korunması için dünyanın dört bir yanından gelenlerin verdiği emeğe ve ödedikleri ağır bedellere de tanıklık ettik.
“Bana bir kahraman göster, sana arkasındaki trajediyi anlatayım” diye bir söz vardır. Rojava’nın hikâyesi biraz da böyledir. Bugün geriye baktığımızda gördüğümüz yalnızca kazanılmış muharebeler ya da kurulmuş kurumlar değil, bunların arkasında birikmiş, çoğu zaman dışarıdan görünmeyen muazzam bir insani bedeldir.
Bugün ise başka bir eşikteyiz.
Halep saldırılarının ardından, askeri baskı ve soykırım tehdidi altında gerçekleşecek bir entegrasyonun Kürtler açısından tasfiyeye dönüşebileceğini sert ifadelerle yazmıştık. O kaygıyı doğuran koşullar gerçekti ve bugün de onları geçersiz saymak için bir neden yok. Ama aradan geçen aylarda sahadaki dengeler değişti, Kürtlerin güçlü toplumsal mobilizasyonu ortaya çıktı, müzakereler sürdü ve taraflar sonunda bir anlaşmaya vardı.
Bugün asıl ölçü entegrasyonun kendisi değil, Kürtlerin bu yeni yapı içinde siyasal özne olma kapasitesini, kazanımlarını ve iradesini ne ölçüde koruyacağıdır. Tasfiye ile uzlaşma arasındaki fark da burada ortaya çıkacaktır, bunun cevabını ise bugün değil, kurulacak yeni siyasal düzen verecektir.
SDG’nin feshedilmesi, askeri ve idari yapıların Suriye devlet kurumlarına entegrasyonu ve Mazlum Abdî’nin Cumhurbaşkanlığı danışmanlığına atanması, 2012’den bu yana devam eden dönemin mevcut biçimiyle kapandığını gösteriyor. Ancak aynı süreçte Kürtlerin ulusal ve kültürel haklarının tanınması ve dönemin sembol isimlerinin yeni Suriye’nin siyasal yapısında sorumluluk üstlenmesi, tabloyu yalnızca “tasfiye” kavramıyla açıklamayı güçleştiriyor. Fakat tanınmakla kazanılmış hakların korunması aynı şey değil. Kürtçenin eğitim sistemindeki yerine ilişkin son tartışmalar da bunun ilk sınavlarından biri. Rojava’da yıllar içinde oluşmuş ana dilde eğitim birikiminin yeni düzende ne ölçüde korunabileceği henüz net değil. Asıl mesele, bu temsilin sembolik düzeyde kalıp kalmayacağı ve Kürtlerin on yılı aşkın sürede oluşturduğu siyasal, toplumsal ve kültürel birikim ve kapasitenin yeni devlet düzeninde ne ölçüde yaşayabileceğidir.
Savaşın ve yıkımın sürmesi ve daha da derinleşmesi yerine tarafların, son derece eşitsiz güç koşulları ve ağır baskılar altında da olsa, siyasal bir zeminde yeni bir düzenleme üzerinde anlaşabilmeleri başlı başına önemlidir. Suriye savaşının insani bilançosu düşünüldüğünde bunun anlamı daha da açıktır. Yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, milyonlarcasının yerinden edildiği, Halep gibi kadim kentlerin büyük yıkıma uğradığı bir savaştan söz ediyoruz. Belki de SDG’nin bütün bu dönem boyunca en önemli becerilerinden biri, savaşı mümkün olduğu ölçüde Rojava kentlerinin dışında tutabilmesiydi. Değişen dengeler karşısında izlenen askeri ve siyasal esneklik, geri çekilmeler ve müzakereler de biraz bu çabanın parçası olarak okunabilir. Bugün varılan anlaşmayı değerlendirirken bu tarihsel çizgiyi gözden kaçırmamak gerekir. Bazen bir siyasal ve askeri stratejinin sonucu yalnızca elde tuttuğu toprakla değil, yıkımdan koruyabildiği kentler, hayatlarla ve yeniden inşayı mümkün kılan koşullarla da ölçülür.
YPJ’nin geleceğine ilişkin son gelişmeler tam da bu nedenle dikkat çekici. YPJ Komutanlığı ile Suriye İçişleri Bakanlığı arasındaki görüşmelerde, YPJ’nin Kürt bölgelerinin özgünlüğü temelinde yeni güvenlik yapılanması içinde varlığını sürdürmesinin tartışılıyor olması, entegrasyonun tek başına bir tasfiye olarak okunamayacağını gösteriyor. Kadınların savaş içinde kazandıkları özne olma konumunun yeni Suriye’ye nasıl taşınacağı, önümüzdeki dönemin en önemli ölçülerinden biri olacak.
Bu tartışmanın benim açımdan yalnızca siyasal değil, kişisel bir karşılığı da var. Reqa özgürleşmeden hemen önce, operasyonu yöneten isimlerden Newroz Ahmed’le Reqa’daki savaş karargâhında konuşmuş, savaşın ilerleyişini yakından gözlemlemiştik.
Bugün onun ve birlikte mücadele ettiği kadınların Şam’da YPJ’nin geleceğini müzakere ediyor olması, yaklaşık on yıllık büyük dönüşümün belki de en güçlü fotoğraflarından biri. Çünkü daha birkaç ay önce onlar için konuşulan şey müzakere değil, mutlak bir tasfiyeydi.
O gün silahla savunulan bir varoluş alanının bugün siyaset ve müzakere yoluyla yeni Suriye’nin içinde kendisine yer açmaya çalışmasını yalnızca bir “son” olarak okumak haksızlık olur.
Rojava deneyiminin bütün eksikliklerini gördük; iddia ile hayat arasındaki mesafeye, savaşın ağır bedellerine, yanlışlara ve yetmezliklere de içeriden tanıklık ettik. Ama aynı zamanda yokluk içinde bir şey kurmaya çalışan, bunun için ağır bedeller ödeyen ve kendi tarihinin öznesi olmaya çalışan insanları da gördük. Bu yüzden eleştirel mesafemiz, o insanların emeğine ve mücadelesine duyduğumuz saygıyla hiçbir zaman çelişmedi.
Bugün yapılması gereken de budur: ne geçmişi romantikleştirmek ne de yeni dönemi daha başlamadan mahkum etmek.
Ancak bu iyimser çerçevenin de bir sınırı olduğunu görmek gerekiyor. Suriye’nin önündeki asıl sınav yalnızca siyasal temsil ve kimlikler düzeyinde değil, çok daha maddi bir zeminde de kendini gösterecek. On beş yıllık savaşın yıktığı bir ekonomiye, uluslararası sermayenin ve bölgesel aktörlerin hızlı ve denetimsiz bir biçimde girmesi güçlü bir olasılık. Böyle bir girişin yaratacağı dengesizlik, servet ve kaynak dağılımındaki eşitsizlikleri derinleştirme, bölgeler ve topluluklar arasındaki uçurumu büyütme potansiyeli taşıyor. Jeopolitik denge kırılgan, jeoekonomik tablo ise henüz yazılmamış durumda.
Bozarslan’ın Hannah Arendt üzerinden hatırlattığı gibi, dünya tarihinde ilk kez halkların “ortak bir şimdi”ye sahip olması, ortak bir geçmişleri olduğu ya da ortak bir geleceğin kendiliğinden kurulacağı anlamına gelmiyor. Yeni Suriye’nin önündeki asıl mesele de burada duruyor. Savaşın parçaladığı halklar ve toplumsal kesimler bugün aynı siyasal şimdinin içindeler, fakat ortak gelecekleri henüz kurulmuş değil.
Hamit Bozarslan, Walpurgis – Sağ Devrimler’in girişini çarpıcı bir cümleyle bitiriyor: “Sağ devrimlerin tarihi, her şeyden önce, arkalarında bıraktıkları harabe alanlarının tarihidir.” Suriye’ye bakarken sorulması gereken soru da belki budur: Kimin “devrim” dediğinden çok, o devrimin arkasında nasıl bir toplum ve nasıl bir ülke bıraktığı.
Daha geniş bir perspektiften Kürtler için Rojava’nın geride bıraktığı en önemli şeylerden biri ise, Özgür Kürdistan fikrini uzak bir hayal olmaktan çıkarıp gerçekleşebilir bir siyasal ihtimale dönüştürmüş olmasıdır. Bugün Türkiye’de, Suriye’de ve Irak’ta yaşanan gelişmeler bu ihtimalin yeniden uzaklaştığı izlenimini yaratabilir. Ama bir kez mümkün olduğu görülmüş bir geleceği toplumsal hafızadan silmek kolay değildir. Özellikle genç kuşaklar açısından kendi kimliğiyle özgür ve eşit yaşama, kendi geleceği üzerinde söz sahibi olma arzusu artık herhangi bir örgütün ya da siyasal yapının sınırlarından daha geniş bir yere sahiptir.
Rojava’nın bundan sonraki hikayesini de belki burada aramak gerekir: Kurumların ve yönetim biçimlerinin ne kadar değiştiğinden çok, ortaya çıkardığı özgürlük, eşitlik, kadınların kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olması ve bir halkın kendi geleceğini belirleyebilmesi düşüncesinin ne kadar yaşayabildiğinde.
Bizim açımızdan ise bütün bunların sonunda geriye daha sade bir söz kalıyor. Rojava’nın en zor
günlerinde yollarımızın kesiştiği, birlikte çalıştığımız, kayıplarına ve mücadelelerine tanıklık ettiğimiz arkadaşlarımızla aramızdaki bağ bugünün koşullarıyla kurulmadı ve onlarla da sona ermeyecek. Bizi birbirimize bağlayan, geçmişten bize ulaşan ve kuşaktan kuşağa geleceğe taşınan Kürdistan’ın özgürlük düşüncesidir.
Bu yolda mücadele biçimleri, kurumlar ve sorumluluklar değişebilir; ama birbirimize uzattığımız el değişmeyecek. Kürdistan’ın özgür ve eşit geleceği için bize düşen bir şey oldukça o bağı taşımaya, ihtiyaç duyulduğunda yanlarında olmaya devam edeceğiz.
Çünkü bu bağ yalnızca yaşadığımız döneme ait değil; kuşaklar boyunca biçim değiştirerek bugüne ulaşan ve bizden sonra da sürecek olan Kürdistan’ın özgürlük tarihinin özgürlük mücadelesinin tarihine ait. Biz de onlar da geçmişten geleceğe uzanan o uzun tarihin birbirine bağlı parçalarıyız.
Yolları açık olsun.