Tarikat-devlet ittifakı: Kürdistan'da dinin siyasi mühendisliği

Devlet, Kürt kimliği yerine “Müslüman kardeşlik” söylemini öne çıkararak ulusal talepleri dini bir çerçeveye hapsetmeyi hedefledi. 1980 darbesinin ardından tarikat ve cemaatleri Kürdistan’da çok daha sistemli biçimde teşvik etti.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana resmi söylemde “laiklik” ilkesiyle anılan devlet aygıtı, pratikte tarikat ve cemaat ağlarıyla kesintisiz bir ilişki içinde oldu. Bu ilişki, özellikle Kürdistan’da salt bir din-devlet meselesi olmanın ötesine geçerek doğrudan bir asimilasyon, denetim ve düşük yoğunluklu savaş aracına dönüştü.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin geleneğine bakıldığında tarikatlar, devletin doğrudan zor aygıtlarının (ordu, jandarma, korucu sistemi) yanında işleyen, rızayı üreten, itaati kutsallaştıran ve toplumsal hafızayı yeniden biçimlendiren ikinci bir cephe hattı olarak konumlandırıldı.

Tarikatların tarihsel kökenleri, Kürdistan özelinde üstlendikleri işlev, AKP döneminde devletle kurdukları organik bütünleşme ve bu yapıların toplumsal düzeni yeniden dizayn etme hedefleri, gün geçtikçe daha fazla deşifre oluyor.

CUMHURİYETİN GİZLİ ORTAĞI

Resmi tarih yazımı, Cumhuriyet’in tarikatları 1925’te çıkarılan kanunla tamamen tasfiye ettiğini iddia eder. Oysa devletin kurucu kadroları, özellikle Kürdistan coğrafyasında denetimi sağlamak için tarikat şeyhleri ve ağalarla pragmatik ittifaklar kurmaktan hiçbir zaman vazgeçmedi.

Şêx Seîd İsyanı’nın bastırılmasının ardından devlet, isyanın dini meşruiyet zeminini dağıtmak amacıyla kimi tarikat çevrelerini tasfiye ederken, kendisine bağlı hale getirdiği başka tarikat ve medrese çevrelerini bölgesel nüfuz aracı olarak yeniden konumlandırdı.

Bu ikili strateji, isyancı, özerk ya da ulusal bilinç taşıyan dini-toplumsal önderleri ezerken, itaatkar ve devletle uzlaşan çevreleri güçlendirmek biçiminde işlendi. Sonuç, “laiklik” söyleminin altında devletin fiilen bir “kontrollü din” politikası yürütmesi olarak gün yüzüne çıktı.

KÜRDİSTAN'DA TARİKAT-DEVLET İŞ BİRLİĞİNİN İŞLEVİ

Kürt Özgürlük Hareketi’nin ideolojik metinlerinde sıkça vurgulandığı gibi, Kürdistan’da din olgusu Türkiye’nin batısındakinden farklı bir işlev görür. Burada tarikat ağları, aynı zamanda ulusal kimliğin, dilin ve öz örgütlenme geleneğinin dini bir kimlikle ikame edilmesinin aracıdır.

Devlet, Kürt kimliğinin yerine “Müslüman kardeşlik” söylemini ikame ederek halkın ulusal taleplerini dini bir çerçeveye hapsetmeyi hedefledi. Özellikle 1980 darbesinin ardından devlet, sol ve ulusal hareketleri boşa düşürmek için tarikat ve cemaat yapılarını Kürdistan’da yeniden ve çok daha sistemli biçimde teşvik etti.

Bu dönemde inşa edilen Kur’an kursları, yatılı İmam Hatip okulları ve tarikat vakıfları sadece dini eğitim vermekle kalmadı. Genç kuşakları ulusal özgürlük mücadelesinden koparıp devletle bütünleşmiş bir kimliğe kanalize etmeyi de amaçladı.

HİZBULLAH: DEVLETİN KONTR-GERİLLA DENEYİ

Kürt Özgürlük Hareketi’nin siyasi belleğinde en karanlık örnek, 1980’ler ve 1990’larda Kürdistan’ın kimi başat kentlerinde (Amed, Êlih, Dîlok) etkili olan ve resmi belgelerde de kayda geçen Hizbullah yapılanmasıdır. Meclis Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu raporları ile dönemin adli süreçlerinde, bu örgütün devletin bilgisi ve zaman zaman doğrudan desteğiyle Kürt siyasi hareketine yakın aydın, siyasetçi ve aktivistlere yönelik sistematik bir kıyım yürüttüğü belgelenmişti.

Bu vaka, tarikat söyleminin devlet eliyle nasıl doğrudan bir çatışma ve sindirme aracına dönüştürülebildiğinin en açık kanıtı olarak Hizbullah analizlerinde merkezi bir yer tutar.

NAKŞİBENDİLİK VE NURCULUK: SESSİZ ASİMİLASYON

Nakşibendi kollarının bir bölümü ile Nur Cemaati çevreleri, Kürdistan kentlerinde vakıf, yurt ve dershane ağları üzerinden orta sınıf bir dindar-muhafazakar tabaka inşa etti. Bu tabaka, ulusal talepleri “bölücülük” olarak kodlayan devlet söylemini içselleştiren ve ekonomik olarak devlet ihaleleri ile kamu kaynaklarına bağımlı hale getirilen bir kesim olarak şekillendi.

Bu yapı, silahlı zorun ulaşamadığı toplumsal katmanlarda rıza üretmenin, yani ideolojik hegemonyanın asıl inşa mekanı oldu.

KÜRDİSTAN KENTLERİNDE FARKLILAŞAN NÜFUS HARİTASI

Tarikat nüfuzu, Kürdistan coğrafyasında homojen dağılmaz. Her kentin kendi tarihsel ve toplumsal dokusuna göre farklı bir tarikat hattı öne çıkar. Amed ve çevresinde Nakşibendi kökenli medrese geleneği daha görünürken, Êlîh ve Sêrt hattında Menzil çevresine yakın yapıların kamu istihdamında belirgin biçimde etkili olduğu görülür. Şirnex ve Colemêrg’de ise korucu sistemiyle iç içe geçmiş aşiret-tarikat ittifakları öne çıkar.

Kürt Hareketinin bölgesel örgütlenme deneyimine göre bu farklılaşma tesadüfi değil. Devlet, her kentin toplumsal yapısına özgü en etkili dini-toplumsal ağı tespit edip onunla ittifak kurarak, tek tip bir merkezi politika yerine yerelleştirilmiş bir denetim modeli uygulamayı tercih etti.

MENZİL CEMAATİ VE İKTİDARLA KURUMSAL ORTAKLIĞI

Semsûr (Adıyaman) merkezli Menzil Cemaati örneği, tarikat-devlet ilişkisinin 2000’li yıllarda ulaştığı yeni boyutu gösteriyor. Basında sıkça yer alan haberlere göre, bu cemaat çevresine mensup isimlerin kamu kurumlarında, özellikle sağlık ve bürokrasi kadrolarında yoğunlaştığı iddia edilmiş; bu durum, tarikat-devlet ilişkisinin artık gayriresmi bir nüfuz biçimi olmaktan çıkıp kurumsal bir kadrolaşma pratiğine dönüştüğünün göstergesi olarak okunmuştu.

Kürt kentlerinde de benzer ağların kamu istihdamı ve yerel yönetim ilişkileri üzerinden genişlediği yönünde çok sayıda haber bulunuyor.

AKP DÖNEMİ: TARİKATLARIN DEVLETLE ORGANİK BÜTÜNLEŞMESİ

AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte tarikat-devlet ilişkisi, dolaylı bir iş birliğinden doğrudan bir iktidar ortaklığına evrildi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinin katlanarak büyümesi, tarikat vakıflarına aktarılan kamu kaynakları ve kamu ihalelerinde belirli cemaat çevrelerine tanınan ayrıcalıklar, bu dönüşümün somut göstergeleri olarak öne çıktı.

Kürdistan özelinde bu süreç, 2015 sonrasındaki öz yönetim direnişleri ve OHAL rejimiyle eş zamanlı yürüdü. Yıkılan kentlerin yeniden inşasında tarikatlara yakın müteahhitlik ağlarının öne çıkarılması, yıkılan Kürt kentlerinin dinselleştirilerek yeniden kurulması olarak hedeflenmişti.

Aynı dönemde HDP’li belediyelerin kayyumlarla gasp edilmesinin ardından, kayyum yönetimlerinin kültür ve eğitim politikalarında tarikat çevreleriyle yakın çalıştığı yönünde çok sayıda basın haberi kayıtlara geçmişti.

RESMİ VE GAYRİRESMİ DİNİN KESİŞİMİ

Diyanet İşleri Başkanlığı, resmi söylemde tarikatlarla arasına mesafe koyan “devletin dini” konumundadır. Ancak saha gerçekliği bunun tam tersini gösteriyor. Kürdistan kentlerine atanan müftülük ve vaizlik kadrolarının önemli bir kısmının belirli tarikat çevreleriyle organik bağlarının bulunduğu, cuma hutbelerinin ve resmi din eğitiminin içeriğinin bu çevrelerin söylemiyle örtüştüğü, bölge basınında ve akademik saha çalışmalarında sıkça dile getirilen bir tespittir.

Böylece resmi ile gayri resmi din arasındaki sınır fiilen ortadan kalkmış oluyor. Devletin kendisi bir tarikat ağına, tarikat ağı da devletin taşra örgütlenmesine dönüşüyor. Bu iç içe geçme, denetimin tek bir merkezden değil, iç içe geçmiş çok başlı bir ağ üzerinden yürütülmesini mümkün kılan bir tercih haline geliyor.

TOPLUMSAL MÜHENDİSLİK: EĞİTİM, KADIN BEDENİ VE KİMLİK

Tarikat ağlarının kadın bedeni ve aile kurumu üzerinden yürüttüğü toplumsal bir mühendislik faaliyeti de bulunuyor: Kız çocuklarının yatılı Kur’an kurslarına yönlendirilmesi, erken yaşta evlilik pratiklerinin dini meşruiyetle yeniden üretilmesi ve kadının kamusal alandan çekilmesini öngören söylemler, Kürdistan’da hem ulusal hem de toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı özgürleşme projesinin önüne çıkarılan çifte bir engel olarak kendisini konumlandırıyor.

İmam Hatip okullarının Kürdistan’da yaygınlaştırılması ve müfredatın merkezileştirilmesi de yerel dilin, tarihin ve öz örgütlenme kültürünün yeni kuşaklara aktarılmasını engelleyen sistematik bir asimilasyon aracı olarak okunuyor.

SÜLEYMANCILIK VE EKONOMİK BAĞIMLILIK ZİNCİRİ

Süleymancılık geleneğinden gelen yurt ve pansiyon ağları, özellikle yoksul Kürt ailelerinin çocuklarını hedef alan bir başka mekanizma olarak öne çıkıyor. Ekonomik yoksunluğun yoğun olduğu kırsal ve kentsel mahallelerde ücretsiz barınma ve yemek imkanı sunan bu yapılar, çocukları küçük yaşta ailelerinden ve toplumsal çevrelerinden kopararak doğrudan tarikat hiyerarşisine bağlıyor.

Bu pratik, yoksulluğun istismar edilerek bir kimlik değişim mühendisliğine dönüştürülmesini amaçlayan bir zincirin parçasıdır. Zira bu yurtlarda yetişen çocukların büyük bölümü, yetişkinlik döneminde devlet bürokrasisinde ya da tarikata bağlı kurumlarda istihdam edilerek sisteme eklemleniyor.

KAYYUM REJİMİ VE DİNSELLEŞTİRİLMİŞ YEREL YÖNETİM

2016 sonrasında onlarca HDP’li belediyenin kayyımlar marifetiyle gasp edilmesiyle birlikte, yerel yönetimlerin kültür, sanat ve eğitim bütçelerinin yönü kökten değişti. Daha önce Kürt dili kursları, kadın sığınma evleri ve özerk kültür merkezlerine ayrılan kaynaklar, kayyum yönetimleri eliyle çoğunlukla Kur’an kurslarına, cami yapımına ve tarikat vakıflarına devredilen sosyal yardım programlarına kaydırıldı.

Kürt Hareketinin belediyecilik anlayışının merkezine koyduğu yerelden yönetim ve çok kültürlü belediyecilik pratiği, bu süreçte kayyumlar eliyle yerini merkezi ve dinselleştirilmiş bir yönetim anlayışına bırakmış oldu.

Bu değişim, tarikat ağlarının artık yalnızca toplumsal alanda değil, doğrudan yerel devlet aygıtının içinde de yapılandığının göstergesi oldu.