Türkiye ve Kürdistan’da ekolojik yıkım ile doğa talanı her geçen gün artıyor. AKP iktidarının “mega projeleri” kapsamında yürütülen çalışmaların doğa üzerindeki etkileri tartışılırken, ormanlık alanlardaki kayıp da sürüyor.
Polen Ekoloji’den Cemil Aksu, Türkiye ve Kürdistan’da yaşanan ekolojik yıkımı, doğa talanının nedenlerini ve buna karşı yürütülen mücadeleyi ajansımıza değerlendirdi.
Türkiye’de orman talanının yüzde 68’inin AKP iktidarı döneminde gerçekleştirildiğine dikkat çeken Cemil Aksu, şunları belirtti:
“AKP’nin uyguladığı ihracata dayalı büyüme stratejisi, Türkiye’yi Batı’nın Afrikası haline getiriyor. Türkiye’nin ekolojik sorunları AKP döneminde birdenbire patlama yaşamaya başladı. Önceleri ‘kentsel dönüşüm’, ‘duble yollar’, ‘mega kentler’ ve ‘mega projeler’ ile işe başlayan AKP, Türkiye’nin her tarafını bir şantiye alanına çevirdi. Bu şantiyenin ihtiyaç duyduğu enerjiyi, çimentoyu, diğer hammaddeleri sağlamak için de bütün kırsal alanları, vadileri ve nehirleri enerji, maden vb. şantiyesine çevirdi.
Global Forest Watch'ın (GFW) verilerine göre, 2001-2025 yılları arasında Türkiye toplam 840 bin hektar ağaç örtüsü kaybetti ve bu, 2000 yılı ağaç örtüsü alanının yaklaşık yüzde 8'ine denk geliyor. Sadece 2025 yılında 51 bin hektar doğal orman kaybı yaşandı. Erdoğan Atmış hocamızın 2024 tarihli değerlendirmesi daha da keskin: Hukuki veya fiili olarak ormansızlaşan alan 1,5 milyon hektarı aşmıştır ve bunun en az yüzde 68'i AKP iktidarı döneminde gerçekleşen tahsislerdir. Nedenler sıralamasında enerji ve madencilik ilk sırada yer alıyor.
Son 5-6 yıldır ise yeni bir yıkım dalgası yaşanıyor. Bu yeni ekstraktivizm dalgasında siyanürlü altın madenciliği, hidrolik kırma yöntemiyle petrol ve doğal gaz arama projeleri, nadir toprak elementleri madenciliği gibi mega madencilik projeleri başı çekiyor.
İktidar, ABD liderliğindeki Batı emperyalist blokunun Rusya ve Çin’e karşı giriştiği yeni paylaşım savaşının adımlarını, Türk burjuvazisinin Osmanlı’dan devraldığı imparatorluk mazisini bir gelecek projeksiyonuna çevirmenin fırsatına dönüştürmek istiyor. Bu neo-Osmanlıcılık bir AKP projesi değildir; Türk burjuvazisinin tarih bilincidir. ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk dünyası’ söylemi AKP’den eskidir, onu aşıyor.
Bu konuda geçen dönemde ABD-Rusya arasındaki manyetik alanda bazı manevralar yaptılar. Ama Suriye’de Rusya’nın yenilgisiyle başlayan yeni süreçte iktidar da hızla konum değiştirerek Trump’ın hempası oldu. Son on yılda da özellikle savaş sanayiinde yakaladıkları gelişmeyle yeni kurulan küresel sistemde hatırı sayılır bir yer edinmek ve kendi sıkletindeki rakipleri karşısında ekonomik bir üstünlük sağlamak peşinde koşuyorlar. Bunun için de ABD ve diğer Batılı emperyalistlerin Rusya ve Çin’e getirdikleri ambargolardan yararlanarak bazı temel ara malların ve hammaddelerin tedarik üssü olmaya çalışıyorlar.
Bunun için özellikle dijital teknolojilerin ve savaş sanayiinin ihtiyaç duyduğu hammaddelerin üretiminde hamle yapmaya çalışıyorlar. Bu aynı zamanda Trump’ın da bir talebidir. Hatta geçen sene Meclis’ten çıkarılan, maden şirketlerine büyük kolaylıklar sağlayan, ‘süper izin yasası’nın bizzat Trump’ın talebiyle çıkarıldığı bile söylenebilir.
Polen Ekoloji Kolektifi’nin hazırladığı Ekstraktivizm Raporu’na göre, son dört yılda şirketlere verilen sahalar 1 milyon hektarı aştı. Sadece 2026 yılında ülkedeki sekiz ilden daha büyük bir alan sermayeye devredildi. Maden, petrol ve doğal gaz faaliyetlerinin yoğunlaştığı 266 ilçe ‘gözden çıkarılan bölgeler’ arasında yer aldı.
Maraş’ta Merkez, Göksun, Çağlayancerit, Onikişubat, Afşin, Elbistan, Pazarcık ve Nurhak olmak üzere sekiz ilçe listede yer aldı. Gümüşhane’de Torul, Merkez, Kürtün, Kelkit ve Şiran; Kastamonu’da ise Küre, Bozkurt, Çatalzeytin, Taşköprü, Merkez, Pınarbaşı ve Tosya ‘gözden çıkarılan bölgeler’ arasında gösterildi.
Kütahya’da Emet, Gediz, Simav, Şaphane, Domaniç, Tavşanlı, Merkez, Altıntaş ve Aslanapa olmak üzere dokuz ilçe listeye girdi. Başkent de maden kuşatmasının dışında kalmadı. Ankara’nın Kızılcahamam, Çubuk, Haymana, Polatlı, Nallıhan, Mamak ve Kahramankazan ilçeleri de ‘gözden çıkarılan bölgeler’ arasında yer aldı.”
‘İKTİDAR, İSTANBUL’U ENERJİ VE LOJİSTİK ÜSSÜ YAPMAK İSTİYOR’
İstanbul’da talanın ve ekolojik yıkımın boyutlarının çok büyük olduğuna işaret eden Aksu, iktidarın İstanbul’u enerji üssü yapmak istediğini sözlerine ekleyerek şöyle devam etti:
“Türkiye ekonomisi, mali ve teknolojik olarak bağımlı bir ekonomi. Bu yüzden sürekli İngiliz bankerlerinden, kredi kuruluşlarından borç alarak içerdeki krizleri aşmaya çalışıyorlar. Bunun için de iktidar yatıp kalkıp mega yatırım projeleri üretiyor. 3. Köprü, 3. Havaalanı, Kuzey Otoyolu, Kanal İstanbul ve Yenişehir Projeleri buna örnektir. Bunlardan sadece Kanal İstanbul Projesi’ni gerçekleştiremedi ama proje havzasında büyük arsa spekülasyonlarıyla inşaat sektörünü ve yandaşlarını beslemeyi sürdürdü. Bunu, ‘mega kent İstanbul’un çok az olan su havzalarından biri olan Sazlıdere Gölü’nü su alanı olmaktan çıkararak yaptılar. Fakat bunlar iktidara istediği kadar genişlikte bir para kaynağı yaratmadı.
Şimdi İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki egemenliğinin küresel petrol ve doğal gaz akışında yarattığı sıkıntılardan istifade etmeye yönelik bazı projeler geliştirilmeye çalışıyorlar. Ataşehir’deki inşaat yığınını Dubai gibi küresel şirketlerin yönetim yerleri haline getirmek için vergi indirimleri açıklamaları ya da Basra’dan başlayan demiryolu hattının Türkiye’deki demiryolu ağına bağlanması projesi gibi projelerle küresel yatırımcıları tavlamaya çalışıyorlar.
İktidar, İstanbul’u ve Trakya’yı da uzun zamandır enerji ve lojistik üssü yapmak istiyor. Bunlar neredeyse yarım asırlık projeler. 3. Havaalanı da bu amaç için kuruldu. Şimdi devamını getirmeye çalışıyorlar.
Köprü, Kuzey Marmara Otoyolu, İstanbul Havalimanı ve Kanal İstanbul’un ardından Kuzey Ormanları’nı parçalayacak yeni demir yolu projesini hayata geçirmek için hızla ilerliyorlar. Projenin güzergahında İstanbul’da 10, Kocaeli’de iki olmak üzere toplam 12 ilçe yer aldı. Bakanlık İnceleme Değerlendirme Komisyonu 17 Eylül’de toplandı. 14 Ekim’de ilk ihalesi yapılacak.
İstanbul ve Kocaeli’de 12 ilçeden geçmesi planlanan yaklaşık 127 kilometrelik proje, Kuzey Ormanları’nda ve İstanbul’un bir başka su havzası olan Ömerli Barajı havzası üzerinde yeni bir yıkım yaratacak. ÇED raporuna göre proje yaklaşık 281,7 hektarlık alanı etkileyecek. Güzergahta yapılan çalışmalarda 24 bin 721 ile 44 bin 994 arasında ağacın kesilebileceği hesaplandı.
Hat, dört içme suyu havzasından geçecek. İnşaat sırasında yaklaşık 30 milyon metreküp hafriyat ortaya çıkacak. DSİ ise su kaynakları üzerindeki etkilerin yeterince açıklanmadığı uyarısında bulundu. Kuzey Ormanları Savunması, bu projeyi Kuzey Ormanları’na yönelen beşinci büyük yıkım dalgası olarak adlandırıyor. Yeni hat, ormanları daha fazla parçalayacak, İstanbul’un su havzaları üzerindeki baskıyı artıracak ve kentsel yapılaşmayı kuzeye doğru taşıyacaktır.
Trakya’yı lojistik üssü haline getirmeyi amaçlayan böyle bir projenin yatırım bedeli 240 milyar 281 milyon TL olarak açıklandı. Bu rakam, iktidarın birçok üyesinin işin içinde olduğu fon dolandırıcılığında belirtilen 830 milyar TL’nin yaklaşık dörtte biri kadar. Bu kadar büyük bir kamu kaynağı, Kuzey Ormanları’nı, su havzalarını, tarım alanlarını bitirerek ölçülemez bir ekolojik yıkım yaratmak pahasına sermayeye aktarılacak.”
‘EKOLOJİ MÜCADELESİNİ TOPLUMSAL MÜCADELEDEN AYRI ELE ALAMAYIZ’
Ekoloji mücadelesinin toplumsal mücadeleden ayrı ele alınamayacağını dile getiren Cemil Aksu, ekolojik mücadelenin büyümemesinin toplumsal mücadelenin başarısızlıkları üzerinden ele alınabileceğini belirterek şöyle konuştu:
“Her gün birkaç kadın öldürülüyor, işçi sınıfının yarısından fazlası asgari ücretli ve üstelik sigortalı, sendikalı, sekiz saatlik çalışma gibi kan ve can bedeli kazanılan haklarını bile kullanamaz durumda. Çiftçiler var yılı ile yok yılı arasında debelenip duruyorlar, gençler geleceksizlik sarmalı içinde intiharın eşiğinde yaşıyor vb. Bütün bu koşullar içinde sadece ekoloji hareketinin değil, toplumsal muhalefetin içinde bulunduğu durumu çok yönlü ele almak gerekir. Dolayısıyla bu soru küresel ve yerel olarak analiz edilebilir.
Bu noktada da iktidarın başarılarına ya da her gelişmeden kendini güçlendirerek çıkarma kabiliyetinden çok, yakın tarihte toplumsal muhalefetin başarısızlıklarına işaret etmek gerekir. Toplumsal muhalefet yakın dönemde önemli atılım imkanları buldu. Gezi isyanı, ardından HDP şahsında kurulan ittifakın toplumda geniş karşılık bulması ve 2015 seçimlerinde bu ittifakın yüzde 13 oy alması… 2010-2015 arası dönemde muhalefetin bu başarıları, aynı zamanda 2015 sonrası gelişen -HDP’ye darbe, Suruç, Ankara katliamları ile devam eden, Şırnak, Cizre, Silopi, Nusaybin, Sur ve Yüksekova gibi birçok kentin tanklarla yerle bir edildiği süreç- olağanüstü hal rejimi karşısında direnememesinin de nedenlerini içinde taşıyor.
Bu yakın tarih üzerinde durulmuyor. AKP’nin iş başına gelmesiyle başlayan süreç, aynı zamanda sol içinde bazı ideolojik, politik tartışmalarla beraber bazı ittifak arayışlarının da geliştiği bir dönem oldu. Suriye’ye emperyalist müdahale ve Rojava’da gelişen özyönetim direnişi de sosyalist harekette önemli bölünmeler yarattı. Bir kısmı açısından ise Türkiye cephesini tali duruma düşüren yaklaşımlar gelişti. Suriye’deki savaşın küresel dengelerde nasıl bir sarsıntı yaratacağı öngörülemedi. Bu konuda oldukça dar görüşlü hareket edildiğini artık daha net görüyoruz.
Suriye’deki dengenin ABD ve İsrail’in lehine gelişmesi, bu gelişme karşısında AKP-MHP iktidarının da derhal onların yanında yer alması, iç cephede de iktidara her türlü baskı ve hukuksuzluk için imkan tanıdı. Kendisi de Batılı güçlerden destek alarak Cumhurbaşkanlığına aday olan İmamoğlu üzerinden CHP’ye yönelik sindirme ve dağıtma operasyonları, Kürt siyasi hareketinin karşı karşıya kaldığı ‘ya Gazzeleşme ya uzlaşı’ ikileminin yarattığı baskılar ve ikilemler, halihazırda güçsüz olan sosyalist hareketin sürecin ağırlıklarının altından kalkacak bir atılım sergileyememesi, zaten örgütsüz olan geniş emekçi kitlelerinde de belirsizlik, bekleme ve razı görünme durumu yaratıyor.
CHP-Yeni Parti bölünmesi, belediye başkanlarının ve meclis üyelerinin habire AKP’ye geçişi de 2016’dan beri toplumsal hareketin liderliğinin bunlara kaptırılmış olmasından dolayı yaşanan bunalımı arttırıyor. Bu bunalım ne zaman ‘intihar’ aşamasına gelebilir, bilemiyoruz kuşkusuz.
Dolayısıyla bu tablo içinde ekoloji mücadelesinin büyüyememesi, yıkımın boyutuna denk gelecek biçimde direnişlerin ortaya çıkmaması ‘normal.’ Buna rağmen şu son bir iki ayda 38-40 noktada direnişler yaşandı; bir kısmı devam ediyor. Bu direnişler can havliyle yapılan direnişler. Emekçi köylülerin madenlerde, OSB’lerde ücretli köle olmamak, temiz bir soluk, temiz bir yudum su için giriştikleri direnişler.”
‘SOSYALİST HAREKETLER, EKOLOJİ MÜCADELESİNE DOĞRU YAKLAŞMADI’
Sosyalist hareketlerin ekoloji mücadelesine doğru yaklaşmadığını söyleyen Aksu, “Kendini toplumun öncüsü olarak gören partiler, ekolojik sorunun sınıfsal niteliğini, küresel önemini kavrayan, bu alandaki mücadelenin sorunlarını dert edinerek teorik, politik çözümler geliştirme görevlerini üstlenmedi” diyerek şunlara dikkat çekti:
“Sosyalist hareket, bunu HDP/DEM’i de dahil olarak söylüyorum, ekoloji meselesini komisyona havale etmeye devam ediyor. Şu yirmi otuz yılda ekoloji, sosyalist harekette bilinir hale geldi. Birçok örgüt/parti ekoloji komisyonları, örgütleri kurdu ama başka konulardaki sığ, pragmatist yaklaşımlar burada da aşılamadı. Kendini toplumun öncüsü olarak gören partiler, ekolojik sorunun sınıfsal niteliğini, küresel önemini kavrayan, bu alandaki mücadelenin sorunlarını dert edinerek teorik, politik çözümler geliştirme görevlerini üstlenmedi.
Tersine, ekoloji aktivistleri ve platformları partilere öncülük yapıyor. Bu görevi ekoloji hareketindeki aktivistler kendileri yapmaya çalışıyorlar; bizim Polen Ekoloji olarak yapmaya çalıştığımız da bu. Partilerimizin bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışıyoruz.
DEM Parti, iki hafta önce eşbaşkanın katılımıyla, Ağrı'nın Diyadin ilçesinde siyanürle altın aranmasına karşı bir miting düzenledi. Bizim eşbaşkanlarımız hep ‘çözüm süreci’, kadın cinayetleri, ekonomi vb. üzerine mi konuşacak? Elbette bir eşbaşkan iklim değişikliğinden ekstraktivizme, endüstriyel tarımdan türcülüğe kadar ekolojik sorunlar üzerine de bilgi ve görgü sahibi olmalı.”
‘BARIŞ İSTEYENLER DOĞA YIKIMINA KARŞI MÜCADELE ETMEK ZORUNDA’
Ekolojik sorunlara dair çözümlere de değinen Cemil Aksu, tepeden tırnağa bir yenilenmenin gerektiğini vurgulayarak şunları belirtti:
“Ekolojik sorunların çözümü, kapitalist barbarlığı tarihin çöplüğüne göndermektir. Başka bir çözüm mümkün değildir. Bunu başarmak için de kapitalist barbarlığın hücum ettiği her noktada karşılarına dikilmek, onlara yaptırmamak, püskürtmek için örgütlenmek, örgütlü mücadele etmektir.
Görüşmenin başında iktidarın Türkiye’yi Batı’nın Afrikası yapmaya çalıştığını söyledim. Aynı zamanda bu iktidar, Kürdistan’ı da Türkiye’nin Afrikası yapmak istiyor. Amed ve etrafındaki petrol arama faaliyetleri, Diyadin’deki siyanürlü altın madenciliği, Fırat ve Munzur havzasını yok edecek madencilik projeleri, Cilo buzullarını yok edecek yol ve turizm projeleri… Mega maden projeleri ile gözden çıkarılan 266 ilçenin yaklaşık 80 tanesi Kürt illerinde.
İktidar ve yandaş sermayedarlar, ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni bölgede bir yağma ve talan fırsatına çevirmek istiyor. Çorak bir ülkede özgürlüğün de barışın da anlamı olmayacaktır. O yüzden barış, demokrasi, özgürlük isteyenlerin sermayenin doğa üzerindeki tahakkümüne ve yıkımına karşı da mücadele etmek zorunda olduklarını anlamaları gerekiyor.
Herkesin farkında olduğu gibi, bir yıkım ya da inşa ikilemiyle karşı karşıyayız. Sermaye için yıkım, daha fazla kâr ve rant demek. Bizim için inşa ise, bu yıkıma karşı, bütün insanlık tarihi boyunca biriken bütün ileri, demokratik, özgürlükçü değerler, ilkeler ışığında yeni örgütler ve hareketler kurarak hayatta kalma, hayatı yeniden kurma demek.
Demokratik temayüller, eşitlik talepleri, toplumsal cinsiyet özgürlüğü, komünal yaşam… Bunlar, sağlam temellere dayanarak örgütlerimizin temel ilkeleri olmalı. Kurduğumuz örgüt bu nitelikler bakımından sakat ise iktidarın bizi kendi stratejisine dahil etmesi işten bile sayılmaz.
Aciliyet psikolojisiyle hareket etmek, stratejik olarak yanlış adımlar atmaya neden oluyor. Söylendiği gibi ‘kervan yolda düzülmüyor.’ Baştan yanlış iliklenen bir düğme bazen stratejik yenilgiye neden oluyor. Bu yüzden tepeden tırnağa yenilenmek gerekiyor.”