Mam Bircûn, DAİŞ Musul'a saldırdığında Baduş Hapishanesi'nde bulunuyordu. O dönemde henüz DAİŞ’in adını duymamışlardı; onlara "Erhab" diyorlardı. DAİŞ adını ise daha sonra işitiyorlar. Halk arasında; "DAİŞ çıktı; bir taraftan baskı yapıyor, bir taraftan öldürüyor, yağmalıyor” diye konuşmalar başlıyor. 22 Haziran 2014 yılında Mam Bircûn, DAİŞ’in Musul'a girdiğini öğreniyor. O sırada DAİŞ yanlısı olan Arap biri ona şöyle diyor: "Mam Bircûn, artık fazla zaman kalmadı. Ya öldürüleceğiz ya da buradan çıkacağız. DAİŞ Musul'a girdi; Telafer'e ve Irak'ın bütün bölgelerine gidecek." Nitekim kısa süre içinde Musul'un kontrolü tamamen DAİŞ’in eline geçiyor.
O gece DAİŞ yanlısı olan aynı kişi Mam Bircûn'u uyandırarak şöyle diyor: "Kalk, DAİŞ Musul Kapısı'na kadar geldi. Ya öldürüleceğiz ya da evimize gideceğiz." Mam Bircûn ise şöyle diyor: "Ölecek olsak bile evimize gitmek, bu hâlde burada kalmaktan daha iyidir." 22 Haziran gecesi saat 02.00'de çatışmalar başlıyor ve sabaha kadar sürüyor. DAİŞ Baduş'un çevresini tamamen kuşatıyor, hükümet güçleri ise kaçıyor. Mam Bircûn yaşananları şöyle anlatıyor: "Cezaevindeki kadın tutukluların serbest bırakıldığını görünce hükümetin çöktüğünü anladık. Biz de koğuşumuzun kapısını kırdık. İlk çıkan tutukluların hepsi DAİŞ tarafından yakalandı. Ellerindeki listeye göre Êzidîler, Feyliler, Şiiler ve Kürtlerin hepsini öldürdüler. Sünnileri ise araçlara bindirip evlerine gönderdiler."
Mam Bircûn'un bulunduğu grubu yakaladıklarında onları öldürmüyorlar. Musul'daki Xizlanî Cezaevi’ne götürüyorlar. Yaklaşık 20 gün orada kalıyorlar. Daha sonra Amerika bu hapishaneyi bombalıyor. Çok sayıda ölü ve yaralı oluyor. Mam Bircûn, kendisinin o cezaevinden kurtulduğunu ama arkadaşının başına ne geldiğini hala bilmediğini söylüyor. Daha sonra Mam Bircûn, Musul ile Telafer arasında bulunan ve bir arkadaşının yaşadığı köye ulaşıyor. Yaşadıklarını anlattığında o kişi kendisine yardım ediyor ve Mam Bircûn Şengal'e ulaşmayı başarıyor. Şengal'e vardığında, Telaferli Şiilerin büyük bölümünün canlarını kurtarmak için Şengal'e sığındığını ve Êzidîlerin onlara sahip çıktığını görüyor.
KDP SAVAŞMAYALIM DİYE SİLAHLARIMIZI ALMAK İSTİYORDU
Çok geçmeden Şengal'in çevresindeki bütün bölgeler DAİŞ’in eline geçiyor ve Şengal kuşatma altına alınıyor. Mam Bircûn, "Etrafımızdakilere sürekli ne olacağını soruyorduk. Bize, 'DAİŞ diyor ki biz Êzidîlerle savaşmayacağız, onlarla bir işimiz yok' cevabını veriyorlardı” diyor. O dönemde Şengal'de KDP'ye bağlı 3.000 pêşmerge bulunuyordu. Fermandan birkaç gün önce Barzani güçlerine bağlı birlikler Êzidî halkına ‘Silahlarınızı toplayacağız’ diyor. Halk ise, “Etrafımız tamamen kuşatılmış durumda. Allah bile silahlarımızı size teslim etmemize razı olmaz" diyor. Mam Bircûn, savaşmamaları için KDP güçlerinin birkaç kez silahlarını almak istediğini fakat silahlarını vermediklerini belirtiyor. Zaten her evde yalnızca bir silah vardı ve o da sadece savunma amacıyla bulunduruluyordu.
Sabah olunca Tilbenat, Tilqeseb ve Şengal çevresindeki köylerde yaşayan halk kaçmaya başlıyor. Mam Bircûn ve beraberindekiler de Hecîda Dağı'na doğru gidiyor. Girzerik'te büyük bir çatışma yaşanıyor; ancak güçleri yeterli olmuyor ve çok sayıda Êzidî orada yaşamını yitiriyor. Mam Bircûn pêşmergelerin nasıl kaçtığını şu sözlerle anlatıyor: "Pêşmergeler silahlarını bırakıyor, araçlarına binip kaçıyorlardı. Oysa bize, 'Sizi biz koruyacağız.' demişlerdi."
KADIN SAVAŞÇILAR GELİP DOÇKA’YI KULLANDILAR
Dayê Bircûn da her Êzidî ailesi gibi büyük acılar ve zorluklarla karşı karşıya kaldıklarını anlatıyor: "Ferman sırasında kaçtık ve Acî Vadisi üzerinden dağa çıktık. Orada kaldık ve fermanın beşinci gününde Usivan'a ulaştık. DAİŞ suyumuzu kesti, su kaynaklarımızı elimizden aldı. Hiç su kalmamıştı. Mecburen su bulmak zorundaydık. Bize Kêrox'ta bir çeşme olduğunu söylediler. Ama o çeşmeden su damla damla akıyordu. Binlerce kadın ve çocuk o suyun başında bekliyordu. Bir kişi küçük bir kap su alabilmek için beş-altı saat sıra beklemek zorunda kalıyordu.
Dağdayken, daha önce devlet ordusunda askerlik yapmış birkaç yaşlı dışında hiçbirimiz silah kullanmayı bilmiyorduk. Dağda bir Doçka vardı. Bütün Êzidîler onun etrafında toplanmıştı ama kimse onu kullanmayı bilmiyordu. PKK güçleri yanımıza geldi. İki kadın gerilla geldi ve bize, 'Burada ne yapıyorsunuz?' diye sordu. Biz de, 'Arkadaşlar, elimizde bir silah ve mermileri var ama kullanmasını bilmiyoruz' dedik. Onlar da, 'Kenara çekilin, biz kullanırız' dediler. O kadın arkadaşlar Doçka’yı kullanarak DAİŞ’e karşı savaştılar ve DAİŞ’in dağın zirvesine çıkmasına izin vermediler. Halka yardım ettiler ve insanların dağın daha güvenli bölgelerine çıkmasını sağladılar." Fermanın ikinci gününde Mam Bircûn ve beraberindekiler Solax'a giderek DAİŞ çeteleriyle çatışmaya giriyor. Birkaç gün sonra güçleri yetmeyince geri çekiliyorlar.
Daha sonra insani koridor açılınca Rojava'ya geçiyor, oradan da Süleymaniye'ye gidiyorlar. Kısa bir süre sonra yeniden Şengal'e, Qinê köyüne dönüyorlar. Dayê Bircûn, köye döndüklerinde gördüklerini şu sözlerle dile getiriyor: "Qinê köyüne geldiğimizde köyde kimse kalmamıştı. Çevredekilere sorduk, bize bir toplu mezar olduğunu söylediler. Ben mezarın başına gittim. Hepsi katledilmişti. Ayakkabılarını da mezarlarının üzerine bırakmışlardı. Bununla, 'Êzidîler buna layıktır' demek istemişlerdi. Xelefê Daho ile oğlu bu katliamdan yaralı olarak kurtulmuştu ve bize yaşadıklarını anlattılar. DAİŞ emirleri, 'Bunları öldürün' emrini vermiş. Üzerlerine kurşun yağdırıldıktan sonra Xelefê Daho ile oğlu cesetlerin altında kalmıştı. Daha sonra DAİŞ'lilerin seslerini duymuşlar. Emirleri, 'Su getirin, ellerimizi yıkayalım; kâfirlerin kanı ellerimize bulaştı' demiş."
‘O KAFİRLERİN HEPSİ YOK EDİLMELİDİR’ DİYORLARDI
DAİŞ köye geldiğinde erkekleri topluyor, kız çocuklarını ve kadınları ise düğün salonuna götürüyor. Çoğu Qinê köyünden olan 82 kişi katlediliyor ve topluca toprağa gömülüyor.
Mam Bircûn yaşanan katliama ilişkin şunları söylüyor: “DAİŞ buradayken çok şiddetli yağmur yağmıştı. Yağmur suları cesetleri yerlerinden sürükleyip birçok yere taşımıştı. Toplu mezar köyden bir-iki kilometre uzaklıktaydı. Êzidîler, insanlar katledilirken bu tepenin üzerinde olduklarını anlatıyordu. Daha sonra iş makineleri getirip üzerlerini toprakla kapattılar. Katledilmeden önce ayakkabılarını ayaklarından çıkarmışlardı. Katledildikten sonra da o ayakkabıları mezarlarının üzerine koymuşlardı. Ben bunu kendi gözlerimle gördüm. Uzun süre çevrede insanların kemiklerini görmeye devam ettik; elbiseleri de etrafa saçılmıştı."
Daha sonra hükümet gelip bütün kemikleri çıkararak Bağdat'a götürdü. Ancak bugüne kadar katledilenler için somut hiçbir şey yapılmadı. Mam Bircûn, "Kadınları, erkek ve kız ocuklarını götürdüler. Öldürdüklerini öldürdüler, sağ kalanları da esir edip götürdüler. Kurbanların çoğu Mêhrika ve Tilqeseb köylerindendi. Qinê onların eski köyüydü; ferman sırasında burada toplanmışlardı. Hepsini yakaladılar. DAİŞ bu toplu mezarın üzerine bir yazı da yazmıştı: 'Bu yerde 82 Êzidîyi öldürdük.' Yaklaşık yüz yaşında olan Mam Uto ile Mam Bedel de biraz ileride öldürülmüş ve cesetlerine saygısızlık edilmişti. Mam Uto ve Bedel'den Müslüman olmalarını istemişlerdi; onlar bunu kabul etmemişti. Cirdo, Xidir ve Cindî de kaçmaya çalışırken yolda yakalanıp katledilmişler. Üçü de yaşlı insanlardı. Bunlar yalnızca bizim gördüğümüz ve bildiğimiz kişilerdir.
Toplu mezarda 82 kişi, biraz ileride 3 kişi, başka bir yerde de 2 kişi olmak üzere toplam 87 kişi katledildi. Bu felaketi başımıza getirenler çevremizdeki Sünnilerdi; Telafer, Baac ve çevresindekilerdi. Onlar, 'Êzidîler kâfirdir. Biz onlarla birlikte yaşadık; onların hiçbir dine inancı yok, Allah’ı tanımıyorlar.' diyorlardı. Tanıdığımız Araplar ve Sünniler de, 'Bunlar kâfirdir, yaşatılmamaları gerekir' diyorlardı. Burada hepsini toprağa gömmüşlerdi. Bugün bile toprağı biraz eşeleseniz kemiklerine rastlayabilirsiniz. Biz birkaç kişiyi mezarlığa defnettik, geri kalanların kemiklerini ise Bağdat'a götürdüler. Ama bugüne kadar onlardan hiçbir haber yok. Hepsi kaybolup gitti” diyor.
GERİLLALAR YÜZLERCE YAŞLIYI SIRTLARINDA TAŞIYARAK ÇİLMÊRA’YA ULAŞTIRIYORDU
Mam Bircûn daha sonra Qinê köyünde PKK gerillalarıyla tanıştığını, onlarla birlikte çalıştığını ve bir taburun komutanı olduğunu belirtiyor: "Onurlu her Êzidî ferman gününü unutmamalı ve kendisini Önder Apo'nun bir öğrencisi olarak görmelidir. Biz kendimizi Êzidîlik ve Önder Apo dışında başka bir adla tanımlamayız. Gerillalardan başka hiç kimse bize yardım etmedi. İnanın ki o arkadaşlar bu vadilerde yüzlerce yaşlı kadın ve erkeği sırtlarında taşıyarak Çilmêra'ya götürdüler. Oradan da onları Rojava'ya ve Başûr’a gönderdiler. Eğer arkadaşlar Êzidîlerin çığlığına yetişmeseydi, bu vadilerde binlerce yaşlı kadın ve erkek daha hayatını kaybedecekti."
Bütün Êzidîlerin birbirine sahip çıkması ve ihanet eden güçlerle birlikte hareket etmemesi gerektiğini vurgulayan Mam Bircûn konuşmasını şu sözlerle sonlandırıyor: "Êzidîler örgütlenmeli ve bu tür fermanların karşısında durmalıdır. Hiç kimseye ve dış güçlere güvenmemelidir. Bilinçlenmeli ve kendi güçlerine güvenmelidirler. Êzidîlerin başına bugüne kadar 74 ferman geldi. Son fermanı ise on-on beş yaşındaki çocuklarımızla birlikte yaşadık. İnsanlık tarihinde başka hiçbir topluma böyle bir ferman uygulanmadı. Biz Êzidîler kimseye savaş açmadık. Biz de bu devletin vatandaşlarıyız. Bu devlet uğruna binlerce şehit verdik. İran-Irak Savaşı'nda binlerce Êzidî yaşamını yitirdi. Ama yine de bizi yok sayıyorlar, 'Bunlar dinsizdir, bunlar Allah’sızdır, kâfirdir' diyorlar.
Dünyada herkesin bir inancı vardır. Biz de Allah’a ve Tawisê Melek’e inanırız. Dünya var olduğundan beri bu inancın kurallarına göre yaşıyoruz. Atalarımızın tarihini ve kültürünü unutamayız. Allah’a ve kutsallarımıza inanıyoruz. Bu nedenle kutsal mekânlarımız da vardır. Onların bu kutsal mekânlarla ne sorunu vardı ki hepsini yıkıp tahrip ettiler? Bizi tamamen yok etmek istediler. Çevremizdeki Araplar da bizim bir daha geri dönemeyeceğimizi düşünüyorlardı. Topraklarımızı ve mallarımızı kendi aralarında paylaşmışlardı. Ama arkadaşlar geldi, Êzidîler geri döndü ve hepsi kaçmak zorunda kaldı. Bize karşı binlerce yıldır savaş yürütüyorlar. Ama Allah’a olan inancımız sarsılmaz. Bugün Şengal Dağı'nda sadece 10 kişi bile kalsak, kendi gücümüze dayanırsak hiç kimse bizimle baş edemez. 'Onlar azınlıktır' demesinler. Bir tas suyla bile 1 yıl yaşayabilir ve düşmanımıza karşı savaşabiliriz.”




