Suudi Arabistan, son günlerde ABD-İran savaşının en çok konuşulan ülkesi haline geldi. 28 Şubat’ta başlayan savaşın ilk aylarında daha çok dışında kalmaya çalışan Suudi Arabistan, artık aktif ve belirleyici bir pozisyonda.
Savaş, beş aydan fazla bir süredir Ortadoğu’yu etkisi altında tutuyor. Karşılıklı saldırılar, müzakere süreçlerinde ara ara yavaşlasa da aslında hiç durmadı. İran, savaşın ilk saatlerinden itibaren Körfez ülkelerini de hedef alarak çatışmayı genişletti. Irak’taki Şii gruplar, Yemen’deki Husiler ve Kızıldeniz güzergahı devreye girince tablo iyice karmaşık bir hal aldı. Tam bu süreçte Suudi Arabistan’ın rolü, temkinli bir mesafeden giderek uzaklaştı.
Bugün gelinen noktada, savaşın seyrini anlamak için ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırıları takip etmek yetmiyor. Asıl dikkat çekici olan nokta, Suudi Arabistan faktörünün neden bir anda öne çıktığı, Husilerin ne istediği, Körfez’in nasıl çatışma alanına dönüştüğü ve ABD’nin tam olarak ne planladığıdır.
SAVAŞIN KÖRFEZ’E KAYMASI
Şimdi karmaşık olan bu tabloyu anlamak için başa dönmemiz gerekiyor. 28 Şubat’ta ABD ve İsrail, İran’ın askeri tesislerine, füze altyapısına, hava savunma sistemlerine ve üst düzey liderlerine yönelik geniş çaplı bir saldırı dalgası başlattı. Operasyonun ilk saatlerinde İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in öldürüldüğü açıklandı. İran, aynı gün içinde misillemeye geçti. İsrail’e ve bölgedeki ABD üslerine füze ve İHA saldırıları düzenlendi.
İran, saldırılarını doğrudan ABD ve İsrail’le sınırlı tutmadı. Kısa sürede Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Suudi Arabistan, Irak ve Umman da hedef listesine girdi. Tahran, bu ülkelerin topraklarında bulunan ABD askeri üslerini hedef aldı. İran’a göre ABD’nin bölgedeki varlığı ve bu üsler üzerinden kendisine yönelik saldırılar düzenlenmesi, Körfez ülkelerini de “saldırganların yanında” konumlandırıyordu.
ABD VE İSRAİL’E DOLAYLI BASKI
Ancak bu yaklaşımın arkasında farklı bir hesap yatıyordu. İran, Körfez’in enerji altyapısını, limanlarını, petrol tesislerini ve deniz yollarını hedef alarak küresel ekonomiyi sarsmayı, petrol ve doğal gaz fiyatlarını yükseltmeyi ve böylece Washington ile Tel Aviv üzerinde baskı kurmayı hedefledi. Özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması, küresel petrol arzını ciddi biçimde düşürdü. Tüm bu saldırıların sonucunda Körfez ülkeleri, savaşın ekonomik ve güvenlik yükünü omuzlamak zorunda kaldı.
Öte yandan Irak’taki Şii yanlısı silahlı gruplar da savaşın bir parçası haline geldi. Bu gruplar hem Körfez’e hem de ABD hedeflerine saldırdı. Dolayısıyla savaş, devletlerarası çatışmanın ötesine geçerek vekil güçlerin de dahil olduğu çok katmanlı ve karmaşık bir evreye dönüştü.
İLK KAYIPLAR VE TUTUM
Körfez İş birliği Konseyi üyeleri, savaşın ilk günlerinde ortak bir tutum sergilemedi. Çoğu ülke saldırıları kınadı ve kendini savunma hakkını vurguladı. Yani açıkça savaşın bir tarafı olmak istemediler. Üslerinin ABD tarafından kullanılmasını sınırlamaya ve diplomatik kanalları açık tutmaya çalıştılar.
İlk haftalarda 20’yi aşkın sivil hayatını kaybederken yüzlerce kişi yaralandı. BAE, en fazla saldırıya uğrayan ülke oldu. Kuveyt, Bahreyn ve Katar da ciddi hasar gördü. Katar’ın Ras Laffan LNG tesisi ve Suudilerin Aramco gibi kritik enerji altyapıları vuruldu. ABD üslerinde de ciddi hasarlar oluştu. Bahreyn’deki Beşinci Filo karargâhı ve diğer tesislerde onarım maliyetleri yüz milyonlarca doları buldu.
Yaşananlar, Körfez’in güvenlik mimarisinin kırılganlığını ortaya koydu. ABD üslerinin bu ülkelerdeki varlığı yıllarca “caydırıcılık” unsuru olarak görülüyordu. Fakat savaş, bu üslerin bir gün kaosu ev sahibi ülkelere taşıyabileceğini gösterdi. Körfez ülkeleri, ABD ile iş birliğinin hem bir koruma hem de bir risk anlamına geldiğini deneyimledi.
HUSİLERİN DEVREYE GİRİŞİ
Irak’taki milisler, en başından savaşa dahil olarak bir cephe işlevi gördü. Ancak İran’ı destekleyenler arasında bir de Husiler vardı. Böylece savaş Yemen ve Kızıldeniz’e de sıçradı. Yemen ayağı, Temmuz 2026’da belirgin biçimde alevlendi. 20 Temmuz’da Husiler, Suudi Arabistan’a karşı “deniz ablukası” ilan etti. “Kısasa kısas” denkleme giren Husiler, Suudi limanlarına giden ya da oradan çıkan gemileri hedef alacağını duyurdu.
İlk saldırılar 22-23 Temmuz’da gerçekleşti. Husiler, Kızıldeniz’de iki Suudi petrol tankerini (Encelia ve Layla) füze ve İHA’larla hedef aldıklarını duyurdu. Olayın hemen ardından açıklama yapan Suudi yetkililer, Encelia’nın isabet alarak yandığını ve mürettebatın sağ kurtulduğunu doğruladı. Bu, savaşın başlamasından sonra Kızıldeniz’de Suudi tankerlerine yönelik ilk büyük saldırı dalgasıydı.
Sonraki günlerde ise saldırılar genişledi. 25 Temmuz’da Husiler, Yanbu ve Cizan’daki Aramco tesislerini hedef aldıklarını açıkladı. Cizan’daki rafineri yönünde yoğun duman görülürken Yanbu’ya yönelen iki balistik füze hava savunması tarafından önlendi. Cizan rafinerisinin günlük kapasitesi 400 bin varil olarak bildirildi. 27 Temmuz’da ise Suudi Arabistan’ın doğusundan Yanbu’ya uzanan petrol tedarik ve taşıma altyapısını İHA’larla hedef aldıklarını açıkladılar.
6 Ağustos’ta ise Suudi Arabistan’ın Necran bölgesine yönelik Husi saldırısında 11 sivil yaralandı. Aynı gün Yemen’de Suudi destekli hükümet güçlerine yönelik Husi saldırılarında onlarca asker hayatını kaybetti.
NE İSTİYORLAR?
Peki, Husiler ne istiyor? Husiler, Suudi Arabistan’ın yıllardır uyguladığını iddia ettiği liman ve havalimanı ablukasının kaldırılmasını, Yemen’deki limanlara ve hava sahasına tam erişim istiyor. Ancak Husiler, bu baskıyı hem kendi iç konumlarını güçlendirmek hem de İran’ın bölgesel stratejisine katkı sunmak için kullanıyor. Başka bir açıdan baktığımızda, savaşın yarattığı kaostan yararlanarak Suudi Arabistan’ı pazarlık masasına daha elverişli koşullarda çekmeye çalışıyor.
SUUDİ ARABİSTAN’IN SAHNEYE ÇIKIŞI
Savaşın ilk aylarında geri planda kalan Suudi Arabistan, yaz aylarından itibaren adım adım daha belirgin bir rol üstlendi. Elbette bunun birkaç nedeni vardı. Birincisi, İran ve Şii milislerin doğrudan Suudi topraklarını ve enerji tesislerini hedef almasıydı. Husi ablukası ve tanker saldırıları, petrol ihracatının can damarı olan Kızıldeniz güzergâhını tehdit altına aldı. Hürmüz Boğazı’nın kapanması nedeniyle Suudi Arabistan, temmuz ayında petrolünün büyük kısmını Yanbu Limanı üzerinden Kızıldeniz’e yönlendirmişti. Bu güzergâhın da tehdit altına girmesi, Riyad için artık “kabul edilemez” bir durum yarattı.
İkincisi, ABD ile ilişkilerdeki gerilim ve bunun sunduğu fırsatlardı. Savaş, Riyad-Washington hattında hem yakınlaşma hem de anlaşmazlık dönemleri yarattı. Suudi Arabistan, bir yandan ABD’nin İran’ı zayıflatmasından memnuniyet duyarken diğer yandan savaşın uzamasının kendi ekonomisine ve istikrarına verdiği zararı açıkça dile getirdi. Öyle ki Veliaht Prens Muhammed bin Selman, kritik anlarda ABD Başkanı ile doğrudan temas kurarak gerilimi azaltma çağrıları yaptı.
İLK ORTAK SALDIRI
Üçüncüsü ise Suudi Arabistan’ın kendi bölgesel liderlik iddiasıydı. 28 Temmuz’da ABD ile birlikte Irak’taki İran yanlısı Şii milis hedeflerine ortak hava saldırıları düzenlendi. Bu saldırı, Riyad’ın ilk kez savaşa doğrudan katılmasıydı. Aynı zamanda saldırı her ne kadar “kısasa kısas” çerçevesinde sunulsa da Riyad’ın artık “pasif” bir konumda kalmayacağını gösterdi.
ÇOK ULUSLU DENİZ SAVUNMA KOALİSYONU
Aynı dönemde Suudi Arabistan, Kızıldeniz’de çok uluslu bir deniz savunma koalisyonu kurma girişimini başlattı. 30 Temmuz’da Riyad’da toplanan 14 ülke (Bahreyn, Mısır, Pakistan, Türkiye, Katar, Kuveyt ve diğerleri) koalisyonun kuruluşunu duyurdu. Koalisyonun merkezi Riyad’da olacak şekilde yapılandırıldı. Amaç, deniz yollarının güvenliğini sağlamak, istihbarat paylaşmak ve ortak operasyonlar yürütmek. Ağustos başında koalisyonun komutanı da atandı.
MEKKE ANLAŞMASI VE SAVAŞ SONRASI HAZIRLIK
7 Ağustos’ta Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması, Riyad’ın savaş sonrası döneme yönelik güvenlik hazırlıklarının bir başka ayağı oldu. Anlaşmaya göre üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, tümüne yapılmış sayılacak. Riyad açısından bu adım, İran’la yaşanan çatışmanın ardından Körfez’de oluşabilecek yeni güvenlik dengelerine karşı ortak bir caydırıcılık hattı oluşturma arayışını gösteriyor.
Suudi Arabistan böylece ABD ile askeri iş birliğini sürdürürken Türkiye ve Pakistan’la da savunma alanındaki ilişkilerini güçlendirerek İran karşısındaki konumunu savaş sonrasına taşımaya hazırlanıyor.
NÜKLEER ANLAŞMA
Öte yandan temmuz ayında ABD-Suudi Arabistan arasında imzalanan nükleer işbirliği anlaşması, bu sürecin en dikkat çekici adımlarından biri oldu. Anlaşma, Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirme ve nükleer yakıt üretme kapasitesine giden yolu açabilecek hükümler içeriyor. Washington, bu adımı hem ticari hem de stratejik bir bağ olarak görüyor. Riyad ise enerji çeşitliliği ve uzun vadeli güvenlik garantisi arayışında.
Anlaşma, savaş ve pazarlıkların gölgesinde yapıldı. ABD-İran çatışmasının yarattığı belirsizlik, Suudi Arabistan’ın nükleer teknolojiye erişimini hızlandırdı. Aynı zamanda, Riyad’ın ABD’ye olan bağımlılığını farklı bir düzlemde yeniden tanımladı. Askeri güvenlik yanında nükleer alanda da Washington ile ortaklık kurulması, ABD’nin kendi denetiminde bir Körfez yaratma yorumlarını güçlendiriyor.
ABD’NİN KAYBETTİKLERİ VE KAZANDIKLARI
ABD’nin bölgedeki askeri varlığı, savaşın en ağır bedellerinden birini ödedi. Bahreyn’deki Beşinci Filo karargâhı, Katar’daki Al Udeid Üssü, Kuveyt’teki tesisler ve diğer noktalar tekrar tekrar vuruldu. Bazı üslerde ciddi hasarlar oluştu. Amerikan askerleri arasında çok sayıda ölü ve yaralılar kaydedildi. Dahası, ekonomisinde erimeler oldu.
Bu kayıplar, Washington’un bölgedeki üs yapısını gözden geçirmesine yol açtı. Bazı tesislerin yeniden inşası tartışılırken, varlıkların bir kısmının daha batıya, İran füzelerinin menzili dışına kaydırılması seçenekler arasında yer aldı. Ancak ABD, Körfez’deki varlığını tamamen terk etmeyi düşünmüyor. Aksine, savaşın neden olduğu kaos ve belirsizlikten faydalanarak daha rahat ticaret rotaları oluşturmayı ve kendine daha bağımlı bir gelecek hazırlıyor.
Buna karşın Körfez ülkeleri, İran tehdidine karşı ABD’nin askeri gücüne ihtiyaç duyuyor. Washington da bölgedeki enerji güvenliği, deniz yollarının açıklığı ve stratejik nüfuzunu korumak için bu ülkelerin topraklarına ve iş birliğine muhtaç.
Kısacası savaş, bu karşılıklı bağımlılığı daha görünür ve daha maliyetli hale getirdi.
DENGE ARAYIŞI VE BELİRSİZLİK
Bugün savaş sürüyor. İran, Körfez’i vurarak maliyeti yükseltmeye devam ederken, Körfez ülkeleri hem kendini korumaya hem de diplomasiye alan açmaya çalışıyor. Suudi Arabistan’ın sahneye çıkışı, bu denklemin en kritik parçası haline geldi. Riyad, bir yandan deniz koalisyonu kurarak gücünü gösteriyor, diğer yandan ise nükleer anlaşma ve diplomatik temaslarla uzun vadeli konumunu güçlendiriyor. Amaç hem İran tehdidine karşı caydırıcılık sağlamak hem de bölgesel liderlik konumunu sağlamlaştırmak.
Fakat bölgenin geleceği, bu denge oyununda kimin daha fazla manevra alanı bulacağına bağlı. Suudi Arabistan, şu anda bu oyunun en görünür aktörlerinden biri olarak değerlendiriliyor.