Ortadoğu’da jeopolitik dengelerin yeniden şekillendiği, İsrail’in bölgedeki operasyonlarının sürdüğü, ABD ile İran arasındaki çatışma ve ateşkes süreçlerinin uluslararası diplomasi trafiğinin önemli gündemlerinden biri haline geldiği bir dönemde gözler, NATO’nun Ankara’da düzenlenen zirvesine çevrildi.
Gazeteci-Yazar M. Ali Çelebi, küresel ve bölgesel güçlerin Ortadoğu politikalarını, enerji ve ticaret koridorları etrafında şekillenen rekabeti, Suriye ve Irak’taki yeni denklemleri ile bu süreçte Türkiye ve Kürtlerin konumunu ANF’ye değerlendirdi.
‘2004’TEN 2026’YA DEĞİŞMEYEN HAFIZA’
NATO Ankara Zirvesi’nin, Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı ikinci büyük NATO Zirvesi olma özelliği taşıdığına dikkat çeken Çelebi, ilki 2004 yılının Haziran ayında İstanbul’da gerçekleştirilen zirvenin ardından her iki stratejik toplantının da AKP iktidarları dönemine denk gelmesinin, devletin dönemsel misyonunu göstermesi açısından önemli olduğunu vurguladı.
AKP’nin iktidara geldiği ilk yıllardaki politikalarını hatırlatan Çelebi, şunları söyledi: “AKP yönetimi iktidara geldiğinde Erdoğan yönetimi, ısrarla Büyük Ortadoğu Projesi’nin öncüsü olduğunu söylüyor, eş başkanı olmakla övünüyordu. Bu konuda çok iştahlıydı da. O dönemde Bush yönetimi vardı ve Irak Savaşı söz konusuydu. Türkiye’nin Irak Savaşı’na dahil olmadan destek vermesi, topraklarını ve üslerini kullandırması yönünde Bush’un istekleri vardı ve Erdoğan yönetimi de bu konuda oldukça arzuluydu.
Çünkü ordu içerisindeki belli bir kanadı eline geçirmek istiyordu. Aynı zamanda sivil bürokrasi içerisinde de belli bir tahakkümü eline almak, yeni kanallar açmak istiyordu. Liberallerle açılım yapmak, Avrupa Birliği’nden ve Bush yönetiminden destek almak istiyordu. Bu şekilde kurgulanmıştı o zirve. Bush’un verdiği her iş için her şeyi yapmıştı.”
NATO Zirvesi öncesinde muhalif ve sivil toplum örgütlerine yönelik operasyonları değerlendiren Çelebi, 2004 yılında da NATO Zirvesi öncesinde toplumsal muhalefete, sivil toplum örgütlerine ve gençlik yapılanmalarına yönelik yoğun siyasi kırım operasyonlarının yapıldığını belirterek tarihsel sürekliliğe dikkat çekti.
‘İRAN BOMBALANIRKEN ANKARA SESSİZ KALDI’
Bugün gelinen aşamada ABD’de yeniden bir Cumhuriyetçi iktidarın, yani Trump yönetiminin iş başında olduğu 2026 konjonktüründe Ankara’nın, Trump ile ilişkileri bozmamak ve kendi bölgesel yayılmacı politikalarına onay devşirmek adına her türlü tavizi verdiğini ifade eden Çelebi, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Şimdi 2026’da yine benzer şekilde bir savaş söz konusu. O da ABD ve İsrail’in açtığı bir savaş. ABD’de yine Cumhuriyetçi bir iktidar, yani Trump yönetimi var. Erdoğan yönetimi de Trump yönetimiyle arasını hiç bozmamak ve Türkiye’nin politikalarına destek vermesini sağlamak için elinden geleni yaptı.
Trump’a yönelik hiçbir eleştiri yöneltmedi; sırf bu zirveye katılsın diye. Örneğin İran gibi Türkiye’nin komşusu olan bir ülke haftalarca bombalanmasına rağmen Türkiye buna hiç itiraz etmedi, Trump’ı hiç eleştirmedi. Çünkü Trump’ın zirveye katılmasını bekliyordu. Aksi halde Trump zirveye katılmasaydı, bu NATO Zirvesi havada kalırdı, poz veremezdi. Çünkü AKP yönetimi görüntü vermeye, fotoğraf ve poz vermeye çok hevesli bir iktidar.”
İktidarın küresel sahnede meşruiyet arayışının ötesinde, bu derin sessizliğin temelinde Kürt coğrafyasındaki kazanımlara yönelik tarihsel rezervlerin yattığına işaret eden Çelebi, “Neticede sadece Trump’ın gelmesi için sessiz kalınmadı; başka bir sebebi de söz konusuydu. Erdoğan yönetimi neden ses çıkarmadı? Çünkü Kürtlere yönelik rezervleri söz konusuydu. Hem Rojhilat’ta hem de Rojava’da rezervleri söz konusuydu. Hatırlarsak, ocak ayında Trump yönetimi ikna edilerek Halep’te Kürt mahalleleri olan Şeyh Maksud ve Eşrefiye’ye yönelik bir operasyon gerçekleştirildi. Bu kez de Rojhilat denklemi üzerinden Kürtlere karşı yeni bir denklem kurma arayışı söz konusu” diye konuştu.
‘BAHÇELİ’NİN U DÖNÜŞÜ VE NATO BAĞIMLILIĞI’
Ankara’daki iktidar blokunun milliyetçi-ulusalcı kanadını temsil eden MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, zirve sürecine kadar ısrarla dile getirdiği TRC (Türkiye-Rusya-Çin) ve Orta Avrasya ekseni söylemlerini bir kenara bırakarak ani bir biçimde agresif bir NATO savunuculuğuna yönelmesini, devlet aklının yaşadığı tıkanma olarak yorumlayan Çelebi, durumu şu sözlerle özetledi:
“Ankara’da Erdoğan-Bahçeli yönetimi nezdinde bu nedenle Bahçeli tarafına da bakmak lazım. Bahçeli, bu NATO Zirvesi’nin son haftasına kadar ısrarla TRC vurgusu yapıyordu. Türkiye-Rusya-Çin eksenini savunuyor, Türkiye’nin NATO’dan ve ABD’den uzaklaşıp o yönde bir Orta Avrasya ekseni kurması gerektiğini söylüyordu.
Ancak dikkat edilirse, son bir haftadır, on gündür Bahçeli çok iştahlı bir şekilde NATO’yu savunuyor. Türkiye’nin NATO’ya hizmet etmekten geçtiğini söylüyor. Şimdiye kadar NATO’ya nasıl hizmet ettiklerini sıralıyor ve bundan sonra da NATO’ya her türlü desteği vereceklerini ifade ediyor. Yani AKP-MHP koalisyonu iradesini tamamen NATO’ya endekslemiş durumda.”
Çelebi, iktidarın iradesini neden tamamen NATO’ya endekslediğini ise şöyle açıkladı:
“İradesini niye NATO’ya endekslemiş durumda? Çünkü hâlâ çözüm sürecine rağmen NATO’dan ciddi bir beklenti söz konusu. NATO, Türkiye’nin Kürtlere ve sosyalistlere yönelik operasyonlarının temel dayanaklarından biri. 1984’ün Ağustos ayında Kürt dinamiği harekete geçince NATO hemen 1985’te devreye giriyor. Kürtlere karşı Türkiye’nin yeni savaş konseptini organize ediyor. Düşük yoğunluklu savaş konseptini NATO organize ediyor. Eğer NATO olmasaydı, Türkiye’nin bu düşük yoğunluklu savaş içerisinde ayakta kalması ve Ortadoğu’daki diğer ülkelerle olan ilişkilerini de göz önünde bulundurduğumuzda ayakta kalması mümkün değildi.”
‘TÜRKİYE NATO’YU DİRİLTMEK İÇİN ÇABALIYOR’
Daha önce Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un ‘NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti’ sözlerini hatırlatan Çelebi, Avrupa ülkelerinin ittifakın işlevsizliğini tartışmasına tezat bir biçimde Türkiye’nin NATO’yu yeniden diriltmek için olağanüstü bir çaba harcadığını belirterek şöyle devam etti:
“O yüzden Macron, NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini söylerken, Avrupa ülkeleri ve birçok lider NATO’nun artık işlevini yitirdiğini dile getirirken, Türkiye çok ısrarlı ve agresif bir şekilde NATO’yu yeniden diriltmeye, yeniden caydırıcı bir güç haline getirmeye çalışıyor. NATO’yu yeniden organize etmek için hem Trump’ı ikna etmeye çalışıyor. Trump ise NATO’nun artık kâğıttan kaplana dönüştüğünü söylüyor.
Eğer NATO, Türkiye’nin arkasındaki desteğini çekerse, Türkiye Kürt meselesinde çok zor duruma düşecek. Çünkü Kürt meselesi artık uluslararasılaşmış bir mesele haline dönmüştür. Özellikle Rojava’daki, Rojava’nın ardından Rojhilat’taki ve Federal Kürdistan’daki durum göz önüne alındığında bu daha net görülüyor. Ayrıca Türkiye, Kıbrıs’ta çok zor durumda kalacak, Doğu Akdeniz’de zorlanacak ve Ege Bölgesi’nde ciddi bir krizle karşı karşıya kalacak.”
Türkiye’nin bu bağımlılık ilişkisinin Rusya ile yeni krizler doğuracağını ve bunun askeri-teknolojik taleplerde de somutlaştığını ifade eden Çelebi, “Türkiye bu bağlamda NATO’ya yaklaşırken, Rusya’yla da ister istemez bir kriz yaşamak zorunda kalacak. Belli dönemlerde Rusya’yla Kafkasya’da, başka bölgelerde karşı karşıya gelmek zorunda kalacak. Diğer beklenti de F-35 uçaklarını almak. Türkiye yine F-16 savaş uçaklarının parçalarını ve ekipmanlarını almak istiyor. Bugüne kadar savaş uçakları konusunda televizyonlarda çok sayıda yayın yapılıyor, ‘yerli ve milli’ deniliyordu. Sonra ortaya çıktı ki onların motorlarının kullanılabilmesi için ABD’nin izni gerekiyor. Şimdi Trump’tan o motorların verilmesini bekliyorlar ki bu uçakları üretebilsinler” dedi.
NATO’nun tarihsel olarak dünya halklarının lehine uluslararası bir güvenlik kurumu olmadığının altını çizen Çelebi, şunları söyledi:
“En kalabalık ve en gelişmiş silah teknolojisine sahip suç örgütü hangisidir diye sorulsa, benim yanıtım NATO olur. NATO, bugüne kadar kurulmuş en büyük suç organizasyonudur. Soğuk Savaş boyunca birçok ülkede kontrgerilla ya da stay-behind adı verilen gizli yapılanmalar üzerinden faaliyet yürüttü. Tarihi; darbeler, muhtıralar, dış müdahaleler, katliamlar, diktatörlüklere verilen destekler, kirli savaş yöntemleri, sınır ötesi operasyonlar, muhaliflere yönelik baskılar ve işkencelerle anılmaktadır. Bu nedenle NATO’yu dünya halkları açısından son derece tehlikeli bir yapı olarak görüyorum. Bana göre tasfiye edilmesi gereken bir organizasyondur.”
‘KORE’DEN BUGÜNE UCUZ ASKER PAZARI VE TEZKERE REJİMİ’
Türkiye’nin NATO üyeliğinin tarihsel arka planına değinen Çelebi, 1950’li yıllarda Adnan Menderes ve Celal Bayar yönetiminin, ABD ile kurulan ilişkiler doğrultusunda Türkiye’nin Kore’ye asker göndermesini NATO üyeliğinin önünü açan temel adım olarak değerlendirdi. Bugün uygulanan tezkere politikasının da bu dönemde şekillendiğini savunan Çelebi, şöyle konuştu:
“Sağcı, ırkçı, köktendinci ve faşist partiler çoğu zaman adlarında ‘demokrat’ ya da ‘adalet’ gibi kavramlar taşır. Adnan Menderes başbakan, Celal Bayar cumhurbaşkanı olduktan kısa süre sonra Kore Savaşı başladı. O dönemde yönetim hem Marshall Planı’ndan yararlanmak hem de Türkiye’nin NATO’ya kabul edilmesini sağlamak amacıyla ABD ile yakın bir politika izledi. Truman yönetiminin talebi üzerine Eylül 1950’de ilk Türk birliği Kore’ye gönderildi. Zamanla bu sayı yaklaşık 23 bine ulaştı. Türkiye de 18 Şubat 1952’de NATO’ya üye oldu.
Ben, bu sürecin Türkiye’yi Batı’nın bölgesel çıkarları doğrultusunda bir ‘jandarma gücü’ haline getirdiğini düşünüyorum. Anadolu’nun yoksul çocukları, Kürt ve Türk gençleri, Kore’de NATO ve ABD’nin çıkarları uğruna hayatlarını kaybetti.”
Çelebi, AKP-MHP iktidarının da benzer bir güvenlik anlayışını sürdürdüğünü öne sürerek, günümüzdeki sınır ötesi asker gönderme tezkerelerini bu tarihsel çizginin devamı olarak değerlendirdi. Çelebi, şu ifadeleri kullandı:
“Bugün de aynı politikayı sağcı bir hükümet yürütüyor. AKP-MHP koalisyonu, Menderes-Bayar döneminde şekillenen anlayışı sürdürüyor. Türkiye-NATO ilişkileri açısından tezkere politikası kilit önemdedir. Menderes döneminden itibaren çıkarılan tezkerelerle Türk Silahlı Kuvvetleri farklı coğrafyalarda görevlendirildi. Sonraki hükümetler de bu uygulamayı sürdürdü. Türkiye, Lübnan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye, Somali’den Afganistan’a, Kosova’dan Bosna-Hersek’e, Mali’den Orta Afrika Cumhuriyeti’ne kadar birçok ülkeye asker gönderdi. Ben bunun, Türkiye’nin ucuz askeri güç olarak kullanılmasının bir sonucu olduğunu düşünüyorum.”
‘ANKARA’DA KATERİNA SENDROMU YAŞANIYOR’
NATO Zirvesi öncesinde Ankara’da alınan güvenlik tedbirlerini ve kentte yapılan hazırlıkları, Çarlık Rusyası döneminde ortaya çıkan “Potemkin köyleri” benzetmesiyle değerlendiren Çelebi, iktidarın kenti uluslararası konuklara göstermek istediği biçimde düzenlemeye çalıştığını söyleyerek şöyle konuştu:
“AKP yönetimi, NATO Zirvesi ve Trump’ın ziyareti öncesinde akla gelmeyecek uygulamalara başvurdu. Bu durum, Ankara’nın ABD’ye nasıl bağımlı hale getirildiğinin de göstergesidir. Boğaziçi Köprüsü, ABD bayrağının renkleriyle ışıklandırıldı. 6-13 Temmuz tarihleri arasında toplantılar, gösteriler, paneller, basın açıklamaları, bildiri dağıtımı, pankart ve afiş asılması ile çok sayıda etkinlik yasaklandı.
Rusya tarihinde ‘Katerina Sendromu’ ya da Potemkin köyleri olarak bilinen bir örnek vardır. Çariçe II. Katerina’nın ziyareti öncesinde yollar düzenlenir, evler boyanır, yoksulluk gizlenmeye çalışılır ve dışarıya refah görüntüsü verilir. Bugün AKP yönetiminin yaptığı da buna benziyor. Güzergâhtaki evler boyanıyor, panolarla yoksulluk ve gecekondu mahalleleri görünmez kılınmaya çalışılıyor.
Eğer gerçekten bu tablodan rahatsızsanız, 24 yıldır iktidardasınız. Çözmeniz gereken sorunları geçici görüntülerle gizleyemezsiniz. Trump’a gösterilecek bir vitrin oluşturabilirsiniz; ancak asıl mesele, bundan sonra Kürtlerle, sosyalistlerle, emekçilerle ve yoksullarla nasıl bir ilişki kuracağınız olacaktır.”
‘YENİ KONSEPTİN ASKERİ HEDEFİ: ŞENGAL VE MAXMUR’
Ankara’nın yürüttüğü diplomasi trafiğinin, Kürt kazanımlarını hedef alan yeni bir askeri konseptin hazırlığı olduğunu ifade eden Çelebi, son dönemdeki temaslarla sahadaki gelişmeler arasında doğrudan bir ilişki kurarak şunlara dikkat çekti:
“Bir taraftan Suriye’de çözüm süreci varmış gibi bir tablo oluşturuluyor, diğer taraftan ise Kürtlere yönelik yoğun bir diplomasi trafiği yürütülüyor. 2025’in son aylarında Türkiye’den Şam’a peş peşe ziyaretler gerçekleştirildi. Genelkurmay Başkanı, Hakan Fidan ve İbrahim Kalın Şam’a gitti; İstanbul ve Ankara’da çeşitli toplantılar yapıldı. Ardından Ocak 2026’da Halep’ten başlayarak Rojava kantonlarına yönelik saldırılar gerçekleşti. Tabka, Rakka, Dêrazor, Hasekê hattı ile Kobanê hedef alındı, binlerce kişi yeniden yerinden edildi. Bugün de benzer bir diplomasi trafiği yaşanıyor. Türkiye’nin Trump yönetiminden destek alması halinde Kürtlere yönelik yeni hamlelerin gündeme gelebileceğini düşünüyorum.”
Ankara’nın diplomatik girişimlerinin Irak sahasında da yeni bir sürecin hazırlığı olduğunu aktaran Çelebi, şöyle devam etti: “Benim okumama göre, İbrahim Kalın’ın Bağdat, Kerkük, Erbil ve Süleymaniye’ye yaptığı ziyaretler; Barzani ailesi ve YNK ile gerçekleştirilen görüşmeler ile ardından YNK heyetinin Ankara temasları birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde Şengal ve Maxmur’a odaklanacağı görülüyor.
IŞİD’in saldırılarından sonra özgürleştirilen Êzidî yurdu Şengal ile Maxmur’un, Türkiye’nin öncelikli hedefleri arasına girdiğini düşünüyorum. AKP-MHP iktidarı, 2026’nın ikinci yarısında diplomatik girişimlerini Şengal merkezli yoğunlaştıracak. Amaçlarının Şengal Direniş Birlikleri (YBŞ) ile Şengal Kadın Savunma Birlikleri’ni silahsızlandırma planına dahil etmek olduğunu düşünüyorum.
Bunun için de Irak’ın içinde bulunduğu ekonomik kırılganlıktan yararlanmaya çalışıyorlar. Çözüm sürecine rağmen Türkiye’nin Federe Kürdistan’daki üslerini tahkim edip genişlettiği söyleniyor. Bu nasıl bir çözüme hazırlık diye sorulmaz mı? Böyle bir durumda Kürtlere, Şengal Êzidîlerine nasıl güven vereceksiniz?”
‘ENERJİ KORİDORLARI SAVAŞI’
Ankara’nın Şengal, Maxmur ve Rojava’ya yönelik politikalarının yalnızca güvenlik eksenli okunamayacağını dile getiren M. Ali Çelebi, bunların enerji ve ticaret koridorları etrafında şekillenen bölgesel rekabetin bir parçası olduğunu belirterek şunlara dikkat çekti:
“Yeni Irak hükümeti, İsrail’in de baskısıyla Haşdi Şabi bünyesindeki bazı tugayların 1 Ekim 2026’ya kadar silahsızlandırılmasını gündeme getirdi. Bunun, Basra’dan Şırnak’a, oradan Ceyhan ve İstanbul üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan Kalkınma Yolu Projesi’yle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Irak’ın içinde bulunduğu ekonomik kriz de bu süreçte bir baskı unsuru olarak kullanılıyor.
Öte yandan, Türkiye ile Irak arasında 1973’te imzalanan petrol boru hattı anlaşmasının 27 Temmuz 2026’da sona erecek olması nedeniyle yeni bir anlaşma yapılması gerekiyor. Federal Kürdistan petrolünün Ceyhan üzerinden sevkiyatına ilişkin sorunlar sürüyor. Aynı zamanda Kerkük-Baniyas petrol hattının yeniden devreye alınmasına yönelik girişimler de var.”
Bölgede yalnızca enerjinin değil, yeni ulaşım koridorlarının da jeopolitik hesapların merkezinde yer aldığına işaret eden Çelebi, şöyle devam etti: “İstanbul’dan Antep, Halep, Şam ve Amman üzerinden Hicaz bölgesine uzanacak demiryolu hattının yeniden canlandırılması da gündemde. Bu hattın Tabuk, El Ula, Mekke ve Cidde limanlarına kadar uzanarak ticaret akışını güçlendirmesi hedefleniyor. Türkiye de bu güzergahta kendi etkisini artırmak istiyor.
Ben, bütün bu askeri ve diplomatik hamlelerin enerji ve ticaret koridorları üzerindeki hâkimiyet mücadelesinin bir parçası olduğunu düşünüyorum. İçeride yürütülen çözüm söyleminin de bu hedefleri perdeleyen bir illüzyon işlevi gördüğünü değerlendiriyorum.”