Türkiye’de yerel yönetimler, uzun yıllardır merkezi iktidarların gölgesinde ve sıkı bir idari vesayet altında varlık göstermeye çalışıyor. Özellikle Kürdistan’da uygulanan kayyum politikaları, yalnızca yerel iradeyi sakatlamakla kalmıyor, aynı zamanda toplumsal barış ve demokrasi umutlarına da darbe vuruyor. Peki, merkeziyetçi yapının ve idari vesayetin ötesine geçmek mümkün mü? Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Türkiye’nin çok kültürlü yapısı ve yerel demokrasi ihtiyacı açısından nasıl bir zemin sunuyor?
Türkiye’deki siyasi atmosfer nedeniyle sürgünde yaşayan eski Batman Belediye Başkanı Nejdet Atalay, idari ve mali özerklikten İsviçre'nin kanton modeline, kayyum rejiminin yarattığı tahribattan olası bir çözüm sürecinde hayata geçirilmesi gereken hukuki reformlara ve "çerçeve yasa" ihtiyacına kadar birçok kritik konuyu ANF'ye değerlendirdi.
Yerel yönetim kavramı Türkiye'de nasıl algılanıyor ve mevcut merkez-yerel ilişkisi ne tür sorunlar yaratıyor?
Yerel yönetim denildiğinde, yakın zamana kadar sadece belediyeler anlaşılıyordu. Ancak yerellik, yerindelik ve merkez-yerel ilişkisi, felsefi olarak ele alındığında, okumalar yapıldığında ya da pratik olarak işin içerisine girildiğinde, aslında ne kadar hayati bir önem arz ettiği daha net görülüyor. Kavram olarak da ihtiyaçlar, olması gereken ve yürürlükte olanın azlığı veya fazlalığı zihinde daha iyi oturuyor.
Özetle Türkiye gibi ulus devletler son derece merkezi yapılanmalardır. Ulus devletin karakteri gereği, her bağlamda merkez tarafından her şeyin belirlendiği, idare ve kontrol edildiği ve denetlendiği bir yapı vardır. Her ne kadar yerelde valilikler, belediyeler, il genel meclisleri, hatta daha alt ölçeklerde mahalle ve köylerde muhtarlıklar olsa da sistem tamamen devleti temsil eden vilayet, kaymakam ve merkezi hükümet etrafında şekillenmektedir.
Bu durum doğal olarak problem yaratıyor. Çünkü insan, kendi hayatını ilgilendiren meselelerde kararlara birebir yön vermek ve etki etmek istiyor. Uzaktan yerelin ihtiyacını görmek, doğru tespit etmek ve dolayısıyla doğru kararlar vermek pek olanaklı değildir.
Sadece başkanlıktan ibaret olmayıp, belediye bünyesinde de çalışmış biri olarak bu bağlamda hem tartışmalarımız hem de yoğunlaşmalarımız derinleşiyor ve insan ihtiyaç analizlerini daha isabetli yapmaya başlıyor. Yerelin özerk olması, kendi geleceğini tayin edebilecek referanslarının ve mekanizmalarının bulunması gerekiyor. Ancak ne yazık ki durum böyle değil.
Yürürlükte olan Belediyeler Kanunu'na göre belediye başkanı ile belediye meclisinin kararları kaymakamlık ve valiliğin onayına bağlıdır. Belediye başkanı şehir dışına çıkarken bile kaymakama veya valiliğe bilgi vermek zorundadır. Böyle açık bir vesayet ilişkisi söz konusudur.
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı nedir ve Türkiye'nin bu şart üzerindeki çekinceleri ne anlama geliyor?
Vilayet ve kaymakamlık demek devlet demektir; belediye ise biraz daha yerel demektir. Yani Batman, Diyarbakır, Hakkari, Yüksekova, Silopi, Cizre demektir. Türkiye gerçekliğinde Kürt bölgesini, Kürt-Türk ilişkisini ve devlet-Kürt ilişkisini nazara aldığımızda bu durum büyük bir problem yaratıyor. Bu yapılar, birbirini tamamlayan organlar olmak yerine birbirini örseleyen, engelleyen, denetleyen ve bir nevi jandarmalık yapan bir işleve bürünüyor. Devlet; belediyeler ve yerel halk üzerinde hizmet görmek veya kamu kaynaklarını en doğru şekilde bölgeye aktarmak yerine bölge halkını, kurumlarını, belediyelerini, muhtarlıklarını ve ticaretini kontrol etmek üzere hareket ediyor.
İşte bu noktada Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı veya yerel yönetim reformu tartışmalarının ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğu gerçekliğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Temel amaç, yerel demokrasiyi güçlendirmektir. Ulus devlet sistemlerinde yerel, merkeze karşı daima güçsüz konumdadır ve merkezin vesayeti altındadır. Bu durum sosyal, siyasal, yönetsel ve idari problemler yaratmaktadır. 20. yüzyılın sonlarında Avrupa Birliği gündemine gelen Özerklik Şartı, yereli merkeze karşı güçlendirmeyi; yerelin kendi yönetimini hem mali hem idari hem de kısmen siyasi özerklikler vererek desteklemeyi esas almıştır. Buradaki amaç, yereli merkezden tamamen koparmak değil, vesayeti azaltmaktır.
Bu yaklaşım, Türkiye'nin geneli (Antalya, İstanbul, Kayseri, Bursa gibi kentler) için demokratik bir alanın gelişmesine imkan tanıyacağı gibi, Kürt sorununun daha demokratik, barışçıl ve yumuşak çözümü açısından da özel bir anlam ifade etmektedir. Kürtlerin çeşitli statü talepleri ve kendi kendilerini idare etme istekleri vardır. Nitekim sokak röportajlarında herkes bir partiye oy vereceğini söylerken, Kürtlerin "kendime oy vereceğim" demesi tam olarak bu iradeye işaret etmektedir. Kürtler kendi hayatlarına, geleceklerine, belediye, sosyal, siyasal ve kültürel ihtiyaçlarına dair kararları kendileri vermek ve bu süreçlerin yönetimini kendileri üstlenmek istemektedir.
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı bu ihtiyaca yanıt verebilecek imkanlar sağlarken, Türk Devleti bu kritik maddelere çekinceler koymuştur. Belediyelerin kararları, vilayet ve kaymakamlığın onayına bağlı kılınmış; ekonomik ve mali özerklik tanınmamıştır. Bütçesi devlet tarafından sınırlı olarak tayin edilmekte, kendi kaynaklarını oluşturma imkanları kısıtlanmaktadır. Şartın sunduğu; komşu alanlarla sınır ilişkilerini belirleme, idari bütünlüğü bozmayacak şekilde iç ve dış belediyelerle diplomatik veya projeye dayalı iş birliği geliştirme gibi olanaklara Türkiye, "idari bütünlüğü bozacağı" gerekçesiyle şerh koymuştur.
Özetle, Türkiye’deki belediyeler her ne kadar yerel yönetim olarak adlandırılsa da mevcut durumda devletin taşradaki uzantıları şeklinde görev yapmaktadır. Yerelliğe doğru adım atıldığı ölçüde kayyum atamaları veya çeşitli adli/idari müdahalelerle karşılaşılmaktadır. Bu durum, özerklik ve yerellik kavramlarını fiilen ortadan kaldırmaktadır. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ise tam da bu duruma hukuki bir güvence ve imkan sağladığı için Türkiye tarafından şerhlerle sınırlandırılmıştır.
Kayyum uygulamaları, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın güvence altına aldığı yerel yönetim ilkeleri açısından nasıl değerlendirilebilir? Sizce bu uygulamalar yerel demokrasiyi nasıl etkiledi?
Kayyum uygulamaları, her şeyden önce yerel özerkliği ve yerel-merkez ilişkisinde yerelin güçlendirilmesi ilkesini, felsefesini ihlal ediyor. İkinci olarak; meşru ve açık seçimlerle hem belediye meclisleri hem de belediye başkanlıkları göreve geliyor. Kayyum müdahalesiyle seçmenin, halkın ve meşruiyetin kaynağı olan yerelin iradesini gasp etmiş oluyorsunuz. Bu durum, özerklik ilkelerini, siyasi özerkliği, hatta bütün hukuku ve ahlakı ihlal etmek demektir. Türkiye'de genelde baskıcı uygulamalar Kürtlerle başlayıp ardından herkese karşı bir sopa olarak kullanılmaya başlanıyor. Nitekim günümüzde CHP’li belediyelere de benzer yöntemlerle müdahale edildiğini, kayyum uygulamalarına gidildiğini görüyoruz.
Bazı belediyelerde yolsuzluk iddiaları olsa dahi belediyelere toptancı bir anlayışla müdahale etmek, kayyum atamak ve idarecileri cezaevine göndermek, yapılan işlemin siyasi bir müdahale olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.
Yerel-merkez ilişkisindeki temel problematik tam da burasıdır. İnsanlar meşru seçimlerde oylarını vererek belediye meclislerini ve başkanlarını seçiyor; kendilerine en yakın idarecileri, hayatlarına birebir dokunan kurumu yönetecek kişileri ve organları bizzat belirliyorlar. Ancak merkezi hükümet müdahale ederek hem seçme ve seçilme hakkını hem de özerklik şartını ihlal ediyor. Eskiden, henüz bu kayyum yasası yokken, bir belediye başkanı tutuklandığında meclis içinden bir arkadaş vekalet eder, başkan tahliye olana veya bir sonraki seçime kadar resmi sıfatını korurdu. Oysa mevcut kayyum rejimi hem belediye başkanını hem de belediye meclisini komple görevden alarak yerine bir devlet memurunu tayin ediyor ve meclis yetkilerini de ona devrediyor. Bu çok vahim bir durumdur ve ne yazık ki bir rutin, bir normalleşme haline getirilmiştir. Dilerim ki olası bir çözüm süreci ve görüşmelerle Türkiye’nin geleceğinde bu uygulamalar hem hukuken hem de fiilen tamamen ortadan kalkar.
Mali özerklik, toplumsal örgütlenme ve dünyadaki yerel yönetim modelleri (örneğin İsviçre örneği) bu sürece nasıl ışık tutabilir?
Her kentin, köyün ve kasabanın kendine özgü ihtiyaçları, kentsel alt ve üst yapı gereksinimleri vardır. Hangi siyasi veya sosyal görüşte olursa olsun her yurttaş, dolaylı vergilerle merkezi bütçeye bir katma değer sunar. Bunların dengeli dağılması için iki temel unsur gereklidir: Birincisi, toplanan vergilerin halk yararına doğru geri dönüşünü sağlayacak adil bir yatırım programı (merkezi hükümetin sorumluluğu), ikincisi ise yerel idarelerin kendi bütçelerini oluşturabilme, kaynaklarını en ekonomik ve optimal değerde yatırıma dönüştürebilme yetkisine sahip olmasıdır. Yerel yönetimlerin kendi bütçesini oluşturma kapasitesi ve ekonomik özerklik alanları olmalıdır. Her bölgenin kendine has ekonomik dinamikleri, kültürü ve alışkanlıkları vardır; kimi yerlerin getirisi fazla, kiminin az olabilir ve bu farklar merkezi planlamalarla dengelenebilir.
Yönetim dediğimiz mekanizma; yönetsel, idari, siyasi ve sosyal olduğu kadar ekonomik de bir meseledir. Yönetim erkini yerele devredip ekonomi ve bütçe oluşturma kapasitesini vermediğinizde tam bir özerklikten bahsedemeyiz. Hukuk ve sistem, yerel organların kaynak üretebilmesine ve kendi ekonomisini oluşturabilmesine yapısal olarak imkan tanımalıdır. Toplum ile yerel idare, yerel idare ile merkez arasında böyle bir hukuk inşa edildiğinde dengeler, güven ve katılım süreçleri kendiliğinden oluşacaktır.
Kürdistan bölgesini nazara aldığımızda, 1999'dan bu yana süregelen 25 yıllık bir belediyecilik deneyimi ve bir birikim bulunmaktadır. Araya devlet müdahaleleri girse de Kürtlerde bir norm ve alışkanlık oluşmuştur. Kürtler artık belediyeleri devletin taşradaki bir uzantısı olarak değil; yerelin parlamentosu, kendi kaderini tayin ettiği, kültürünü, sosyal hayatını, eğitimini ve güvenliğini yerelden örgütlediği bir kurum olarak görmektedir.
Bir dönem öyle bir noktaya gelinmişti ki devlet sadece kaymakamlık, valilik ve karakol binalarına sıkışmış durumdaydı ve toplumun devlete ihtiyacı kalmamıştı. Bölgede devlet, toplumun üzerinde vesayet oluşturan bir jandarma ağırlığına dönüşmüştü. Devlet kendi alanına çekildiği oranda toplum kendi kurumlarını organize ederek ihtiyaçlarını karşılayabilmektedir.
Bu nedenle yerel yönetimler Kürtler için çok kıymetli organlardır ve bu alandan geri adım atılmaz. Nitekim üç dönemdir kayyum atanmasına rağmen her seçimde daha büyük oy oranlarıyla belediyeler tekrar kazanılmaktadır. Devlet tekrar kayyum atasa da Kürtler bu mücadeleyi bırakmayacak, 21. yüzyılda 100 yıl önceki vesayet rejimine razı gelmeyecektir.
Bir kararın meşruiyeti, o karardan etkilenen kişilerin hayatına dokunduğu ve onların rızası alındığı ölçüde güçlüdür. Hayati meselelerde referanduma gidilerek doğrudan etkilenenlerin rızası alınmalıdır. Yerel yönetimler güçlendikçe, kendi bütçesini oluşturdukça ve mahalle meclisleri aktif çalıştıkça bu anlayış bir toplumsal kültüre dönüşecektir. Bahsettiğimiz yerellik felsefesi tek başına belediyeden ibaret değildir; dernek, komün, platform, kooperatif veya meclis gibi yapılarla toplumun öz-örgütlülüğünü kapsayan geniş bir toplumsal örgütlenme perspektifidir.
Mevcut sistemde dahi toplum birçok şekilde zaten örgütlenmiştir; siyasi partiler, dernekler, meslek kuruluşları, sendikalar, çeşitli girişimler ve platformlar mevcuttur. Bunlarla güçlü iletişimler kurarak yerindelik ilkesini sağlamak, yani onları planlama, karar, yönetim ve uygulama süreçlerine dahil etmek mümkündür. Ancak Kürt hareketi bundan da öte bir perspektif sunmaktadır. Bu yaklaşım; komünler, kooperatifler ve mahalle meclisleri aracılığıyla bütün toplumun örgütlendiği, yönetim süreçlerine doğrudan ya da dolaylı katılabildiği bir toplumsal örgütlenme modelidir. Toplumun en yerelden örgütlendiği, bütün kararların istişare edilerek ortaklaşa alındığı ve ihtiyaçların birlikte planlandığı bir sistemde, merkez ya da dış güçler artık sadece birer müdahale gücü olmaktan çıkar; onlara ihtiyaç kalmaz.
Tıpkı bir bireyin veya çekirdek ailenin kendi hayatını planlayıp idame ettirmesi gibi; bir köyün, kasabanın, mahallenin ya da şehrin de bir aile gibi kendi imkan, olanak ve kapasitelerini en optimal analizle planlaması mümkündür. Böylece refah, huzur, ahlaki ve hukuki açıdan insanların kendi geleceğini rahatça tayin edebildiği toplumsal bir barış iklimi tesis edilebilir.
Yerel yönetimlerin önemi tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bir ailenin hayatına sürekli birilerinin müdahale etmesi nasıl özgürlük ilkesine aykırıysa, merkez ile yerel arasındaki baskıcı ilişki de böyledir. İnsanlar ilişkilerini kendi rızaları ve ihtiyaçları doğrultusunda kurmak ister; bunu başkasının kabulüne veya onayına bırakmak istemez. Bir insan topluluğu da kararlarını kendisi vermek, ihtiyaçlarını kendisi belirlemek ister. Bu anlamda yerel yönetim ahlaki, hukuki, toplumsal bir mesele; bir fikir, bir felsefe ve aynı zamanda yapısal bir ihtiyaçtır.
Avrupa’da sürgünde yaşayan bir siyasetçi olarak, Türkiye’deki yerel yönetim uygulamalarını Avrupa standartlarıyla karşılaştırdığınızda en belirgin farklar sizce nelerdir? Türkiye’nin Avrupa standartlarına yaklaşması için hangi reformların öncelikli olması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Avrupa'yı tek bir kalemde değerlendirmek mümkün olmasa da genel olarak yerel yönetimler merkeze karşı Türkiye'ye kıyasla çok daha güçlüdür. Sağlıktan eğitime, güvenlikten altyapı ve üstyapı hizmetlerine kadar yerel ihtiyaçları belediyeler tayin eder. Bizler mevcut merkezi sisteme alışarak büyüdüğümüz için tek alternatif buymuş gibi gelebilir; ancak Avrupa deneyimi bu farkı somut olarak göstermektedir. İsviçre bu uygulamanın en ideal örneklerinden biridir. "Gemeinde" dedikleri, belediye ile muhtarlık karışımı alt ölçekli yerleşim birimleri; güvenlikten altyapıya, çöp toplamadan sağlık sistemine kadar her şeyi kendi özerk yapısıyla planlayıp yönetmektedir.
İsviçre'deki model sadece merkezden yerele yetki devri değil, yerellerin (kantonların) bir araya gelerek devleti oluşturduğu bir sistemdir. Farklı büyüklüklerdeki 26 kantonun her biri adeta bir devlet gibi kendi parlamentosuna, bütçesine ve yasalarına sahiptir. Türkiye gibi ülkelerde bayrak ve sembollere kutsallık atfedilmesi anlaşılır tarihsel ve kültürel sebeplere dayansa da İsviçre'de bu durum bir tehdit değil, bir zenginlik olarak görülür. Örneğin başkent Bern'in eski şehir merkezinde gezdiğinizde, ana caddede 26 kantonun bayraklarını yan yana görürsünüz. Bu manzara milliyetçi bir çatışma hissiyatı yerine adeta bir festival havası, bir renk zenginliği sunar. İnsanların gündeminde bölünme kaygısı yoktur; zira geçmişteki iç çatışmalardan ders çıkararak herkesin hukukunu, güvenliğini ve ekmeğini garanti altına alan ortak bir yaşam kültürü inşa etmişlerdir.
Her kantonda gezdiğimizde farklı bayraklar ile karşılaştık. Bu durum bir bölünme kaygısı yaratmıyor mu?
Çok bayraklılık gibi çok dillilik de İsviçre'de bir tehdit değil, resmi ve doğal bir zenginliktir. Alman kantonundan Fransız kantonuna geçtiğinizde tabela dilinin değişmesine zamanla alışırsınız. Adil ve barışçıl bir düzen kurulduğunda, tüm bu farklılıkların birbirine tehdit oluşturmak yerine birbirini tamamladığı görülür. Türkiye'de de Türklerin ve Kürtlerin bir arada yaşadığı, herkesin kendi ana dilinde eğitim alabildiği, köy ve kasaba isimlerinin tabelalarda hem Kürtçe hem Türkçe yer alabildiği bir düzeni hayal etmek imkansız değildir; aksine, olması gerekendir.
Herkesin kendi dilinde türküsünü söylediği, festivalini yaptığı bir ortam bir arada yaşama kültürünün erdemini gösterir. Hukuki, idari ve siyasi yapısallık ile merkez-yerel ilişkisi, sorun ve kavga üretmek yerine bu ihtiyaçlara yanıt verecek şekilde yeniden dizayn edilmelidir. Böyle bir hukuki altyapı oluşturulduğu takdirde daha mutlu, özgür ve refah içinde bir toplum yapısına kavuşmak mümkündür.
Son olarak ANF okurlarına yapacağınız bir çağrınız ya da eklemek istediğiniz bir husus var mı?
Sürecin çok pozitif bir etkisi olacağı kuşkusuzdur. Yıllardır süren savaşta ne Kürtlerin devleti yıkıp yok etme gibi bir durumu ne de Türk Devleti'nin Kürtleri inkar ederek haklı taleplerinden caydırma olanağı bulunmaktadır. Dolayısıyla Kürtler ve Türkler birlikte bir yaşam inşa etmek ve ortak bir yol bulmak zorundadır. Bu durum kolay olmasa da kesinlikle mümkündür ve şu an yapılmaya çalışılan da tam olarak budur.
Sürecin en rahatsız edici tarafı, Türk devlet siyasetinin kullandığı dilde gizlidir. Buna rağmen Kürtler, barışın ve demokrasinin inşası adına; ölümler, sürgünler, zindanlar, kayyumlar, işkenceler ve horlanmalar sona ersin diye bu söylemleri sineye çekmektedir. "Siz ne derseniz deyin, biz buna Barış ve Demokratik Toplum Süreci diyoruz" diyerek olumlu bir tutum sergilenmektedir. Bu doğrultuda en asgari adım olarak Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı üzerindeki çekincelerin kaldırılması şarttır. Kürtlerin bunca yıldır verdiği emek, döktüğü kan ve ter göz önüne alındığında vicdanların incinmemesi gerekir.
Elbette Türklerin de onuru korunmalıdır. Kürtlerin talep ettiği şey maksimalist talepler ya da Türklerin haklarını azaltmak değildir; aksine, gasp edilmiş olan dilini, köyünü, toprağını ve suyunu, yani doğal haklarını geri istemektedir. En azından Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nın sağladığı siyasi ve idari ilkeleri karşılayacak bir çözüm üretilmelidir.
"Çözüm olsun ama kayyumlar atansın, kararlar valiliğin iznine bağlı kalsın, Kürtçe konuşanlar tutuklansın" anlayışı kabul edilemez. Kürt toplumu, asgari ihtiyaçlarını ve beklentilerini karşılayan somut bir düzenleme beklemektedir. Bu kapsamda kayyum yasasının kaldırılacağının dillendirilmesi dahi güven inşa eden kıymetli bir işarettir. Sürecin sonunda yerel-merkez ilişkisini Özerklik Şartı imkanlarına uygun şekilde yeniden yapılandıran yeni bir hukuk düzeni kurulmalıdır. Bundan daha alt bir düzenleme sorunu çözmek yerine yeni bir sorunsallık üreterek her şeyi altüst eder.
Şahsen ben, devletin Kürtlerin sırtında bir ağırlık olmaktan çıkıp, onların da kendilerini ait hissettikleri demokratik ve normatif alanlar açmasını bekliyorum. Tekrar kayyumlarla, vesayet yasalarıyla yürütülen bir sistem Kürtler tarafından kabul görmeyecektir. Orta ve uzun vadede özerklik, federatif yapı veya statü gibi toplumsal beklentileri karşılayacak hukuki adımlar atılmalıdır; aksi takdirde sürecin başarısından söz edilemez.
Yaklaşık iki yıldır devam eden bu süreçte dili problematik olsa da tüm adımları Kürtler atmıştır. Artık devletin güven inşa edecek pratik adımlar atması beklenmektedir. Gündemde olan "çerçeve yasa", bahsedilen tüm bu ihtiyaçlara giden yolu inşa eden bir zemin olmalıdır. Muhatapların ve yürütülen sürecin hukuki ile meşru bir zemine kavuşturulması şarttır. Hemen ardından, sadece doğal haklarını talep ettikleri için cezaevinde bulunan insanların tahliye edilmesi, yargılamaların durdurulması ve gerillanın dönüşünü sağlayacak adımların atılması bir vicdan ve güven meselesidir.
İlk etapta kayyum yasasının ilga edilmesi ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki şerhlerin kaldırılması pratik birer güven adımı olacaktır. Ancak en öncelikli husus; Kürtlerin ve Türklerin eşit, özgür ve barışçıl bir hayat kurabileceği dünyayı işaret eden bir çerçeve yasanın çıkarılmasıdır.
Her ne kadar tam istendiği gibi gitmese de bu süreç hem Kürtler hem de Türkler için kaçınılmazdır. Çünkü iki taraf da birbirini yok edememiştir; bu nedenle ortak bir yol inşa etmek zorundayız. Süreç, bu yolu işaret etmesi bakımından altın değerindedir. Son iki yıldır çatışmaların durması, operasyonların ve tutuklamaların azalması bile üzerindeki büyük basınçla boğulan Kürt halkına nefes aldırmış, çok kıymetli bir rahatlama sağlamıştır. Ancak bunun ötesine geçerek sorunun temel nedenlerini ortadan kaldırmamız gerekmektedir. Devlet kendiliğinden hak vermeyecektir; bu yüzden verilen müzakere hattının arkasında durarak, örgütlenmeyi büyüterek ve mücadele ederek özgür bir dünyayı inşa edebiliriz.
Herkesin bu süreci bir son değil bir aşama olarak görüp daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerekmektedir.