‘İktidar yanlısı ve devletçi medya, toplumsal kutuplaşmayı derinleştiriyor’
DFG Eşbaşkanı Kesira Önel, barış sürecinde medyanın üstlendiği role dikkat çekerek, iktidar yanlısı ve devletçi medyanın toplumsal kutuplaşmayı derinleştirdiğini söyledi.
DFG Eşbaşkanı Kesira Önel, barış sürecinde medyanın üstlendiği role dikkat çekerek, iktidar yanlısı ve devletçi medyanın toplumsal kutuplaşmayı derinleştirdiğini söyledi.

27 Şubat 2025’te Önder Apo’nun yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, Kürt meselesinin çözümü ve Türkiye’de demokratikleşme kanallarının açılması bakımından yeni bir diyalog ortamı yaratırken toplumsal barış umutlarını da tazeledi. Ancak barış ve demokrasi beklentilerinin yükseldiği bu süreçte gazetecilere yönelik hak ihlalleri azalmak yerine arttı. Sanal medya platformlarına yönelik sansür ve erişim engelleri de siyasi iktidarın baskı mekanizmalarının bir parçası haline geldi.
Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’nin (DFG) aylık olarak yayınladığı verilere göre, 27 Şubat 2025’ten bu yana 190 gazeteci gözaltına alındı, 59 gazeteci tutuklandı, 51 gazeteci ise kötü muameleye maruz kaldı. Mesleğini icra ederken 47 gazeteci açıkça hedef gösterilerek tehdit edildi. Sahada haber takibi yapan 110 basın çalışanı da kolluk güçleri tarafından engellendi.
Çağrının ardından gazetecilere yönelik adli baskı da devam etti. Süreç boyunca 136 gazeteci hakkında soruşturma başlatılırken bu dosyaların 99’u davaya dönüştürüldü. Yargılamalar sonucunda 121 gazeteciye toplam 134 yıl 6 ay 28 gün hapis cezası verildi. Gazetecilere ayrıca toplam 187 bin 302 TL para cezası kesildi. 3 Kasım 2026 itibarıyla 2 gazeteci ev hapsinde tutulurken cezaevlerinde bulunan tutuklu gazeteci sayısı 33 oldu.
Bu dönemde öne çıkan bir diğer hak ihlali ise sansür uygulamalarındaki artış oldu. X ve Instagram gibi sosyal medya platformlarında da erişim engelleri uygulandı. Verilere göre 251 internet sitesi erişime kapatılırken 306 haber URL’sine ve 8 bin 821 dijital içerik ile kullanıcı hesabına erişim engeli getirildi.
İktidarın kamusal alanda uyguladığı kayyım politikaları bağımsız basın kuruluşlarını da hedef aldı.
TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ hakkında yürütülen “siyasi casusluk” soruşturması gerekçe gösterilerek 24 Ekim 2025’te kanala kayyım atandı. Yaklaşık bir yıl sonra, 14 Ekim 2026’da bu kez Halk TV’nin İstanbul’daki merkez binasına baskın düzenlendi ve kanala kayyım atanarak yayın akışı durduruldu.
Televizyon kanallarına yönelik kayyım müdahaleleri, medya kuruluşlarının bağımsızlığına ilişkin tartışmaları yeniden gündeme getirirken bu kanallarda çalışan yüzlerce basın emekçisinin de işsiz kalmasına yol açtı.
‘BASIN ÜZERİNDEKİ BASKILAR SÜRECİN NASIL YÜRÜTÜLDÜĞÜNÜ GÖZLER ÖNÜNE SERİYOR’
Basın özgürlüğüne yönelik son iki yılın bilançosu ortadayken, Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) Eşbaşkanı Kesira Önel, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde gazetecilerin maruz kaldığı baskılara, Kürt gazetecilerin bu baskılardan nasıl etkilendiğine, barış gazeteciliğinin önemine ve özellikle kadın gazetecilerin süreçte üstlendiği sorumluluklarına ilişkin sorularımızı yanıtladı.
Dünyadaki barış süreçlerinde medya yapıcı bir rol oynarken, Türkiye'deki süreçte gazetecilerin gözaltı ve tutuklamalarla baskı altında tutulması sürecin ruhuyla nasıl bağdaşıyor?
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de basın ve yayın kuruluşları etkin güç olarak önümüzde duruyor. Etkili olmakla birlikte gücün neye evrildiği yönünde ciddi bir çelişkiyi de beraberinde yaşatıyor. Özellikle tekelleşen medya alanının kendi sözünü üretmeyen, iktidar ve devlet aygıtlarının sözcülüğünü yapan basın organlarının süreçlerin etkin işlenmesi veya kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi noktasında nasıl sınıfta kaldığını görebiliriz.
Savaş koşullarında kimin kaybettiği meselesinden ziyade, barış zeminlerinde toplumun bu dinamiklerle nasıl yeniden barışacağı ve çözümün daha hızlı nasıl geliştirileceği tartışıldığında, bu yöndeki örnekleri deneyimleyerek yaşadık. Nitekim barış ve ateşkes süreçlerine baktığımızda, Türkiye kamuoyuna nasıl yansıdığını da görebiliriz. 1993’ten bu yana PKK ile Türkiye Devleti arasında sayısız ateşkes ve diyalog süreçleri yaşandı. Fakat iktidarlarca silahşörleşen medya tekelleri, sürece hizmet etmek ve kamuoyuna doğru bilgi aktarmak yerine daha fazla öfke üreterek Kürt ve Türk toplumunun arasında derinleşen keskin kırılmayı besleyen etkenlerden biri oldu.
Ne yazık ki son çözüm süreciyle birlikte, yani 27 Şubat’taki çağrının hemen ardından başlatılan süreçte, Türk toplumunda birçok noktanın bu kadar keskin hatlarla inşa edilmiş olmasından kaynaklı süreci bir bütün halinde doğru anlatmak, ifade etmek ve kamuoyunu bu meselenin neden çözüme kavuşturulması gerektiği konusunda açık ve net biçimde bilgilendirmek mümkün olmadı. İki yıllık bu süreçte ne yazık ki bir arpa boyu yol alınabilmiş değil. Çünkü iktidar tarafından tekelleştirilen medya içerisinde ya da kendilerini muhalif olarak tanımlayan, ancak aslında daha devletçi bir akılla basın yayın organlarını işletmeye çalışan kişiler, bu sorunun çözümüne ilişkin tek bir çözüm odaklı yol ve yöntem sunmadı.
Bununla birlikte, meselenin yeniden çözümsüzlüğe mahkum edilmesi yönünde dayatmacı bir tutum sergileniyor ve toplumun hassasiyetlerini görmezden gelen üstenci bir dil kullanılıyor. Aynı zamanda bu sürece hizmet etmeye çalışan birçok basın yayın organının ve gazetecinin de baskı altında tutulduğu bir sürece tanıklık ediyoruz. Bu meselenin artık çözüme kavuşması gerektiğini, Türkiye gündemini sürekli meşgul etmekten çıkarılarak anayasal haklar çerçevesinde ele alınması gerektiğini ve çözüm sürecinde her iki tarafın da hassasiyetlerinin göz önünde bulundurulması gerektiğini yüksek sesle dile getiren gazeteciler, tutuklama, gözaltı ve çeşitli baskı yöntemleriyle cezalandırılıyor.
Bütün bunlar, aslında sürecin nasıl yürütüldüğünü de gözler önüne seriyor. Çünkü Türkiye’de ne yazık ki hukuksal anlamda net ve tutarlı yargı kararlarının işletildiği bir mekanizmadan söz etmek mümkün değil. Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamındaki kararlara baktığımızda dahi örgütün kendisini feshetmesinin hemen ardından birçok gazeteci hakkında hâlâ örgüt üyeliği iddiasıyla soruşturma kararları veriliyor. Bu durum, meselenin çözümü konusunda ne kadar çelişkili ve ikiyüzlü bir tutum sergilendiğini ortaya koyuyor. Aynı zamanda sürecin gerçekten çözüme ulaştırılmasının istenip istenmediğine ilişkin ciddi bir kafa karışıklığının bulunduğunu da gösteriyor. Gazetecilerin çalışma ve söz kurma alanlarını daraltan bu politikalar, geçmişte olduğu gibi bu sürecin de sağlıklı işletilmesinin önündeki en büyük engeldir.
‘FAŞİZME KARŞI BİRLİKTE MÜCADELE EDELİM AMA SİZ BUNU KÜRTÇE İFADE ETMEYİN’
21 Ekim Cumartesi günü on kentte yapılan basın özgürlüğü eylemlerinde Kürtçe sloganların eleştirilmesi ve Kürt basınının adının metinlerde geçmemesini nasıl yorumluyorsunuz?
Aslında bu fikir ilk olarak, özgür basının kendi öz gücüne güvenmesi ve artık bütün mecralarla ortaklaşması yönündeki talebiyle açığa çıktı. Çünkü bu mesele, artık herkesi yakabilecek bir noktaya ulaştı. Her geçen gün daralan bu alanda, gazeteciliğin nefes alamaz hale geldiği bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bununla birlikte, alınan karara öncülük eden kurumlardan biri de Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’dir. Dernek, faaliyetleri gereği hem Kürdistan’da hem de Türkiye’nin birçok yerinde yaşanan hak ihlallerine ve hukuksuzluklara karşı, gazetecilik mesleğinin özgürce icra edilememesine yönelik tepkisel bir çıkışı da temsil ediyor. Öte yandan, birçok gazeteci örgütünün bu girişimin altında imzasının bulunması, Kürt basınının, yani özgür basının da bu çelişkilere ve politikalara maruz kaldığı gerçeğini ortaya koyuyor.
Peki, madem bu ateşin hepimizi etkileyeceğini düşünüyoruz, o halde neden hâlâ bazı alanlarda devlet aklının ve devlet aygıtının işletilmesine izin verildiği sorusunu da sormamız gerekiyor. Burada kendimize sormamız gereken ilk soru şudur: Batı’da bu mesleği icra etmeye çalışan kişiler gazeteci olarak kabul ediliyorsa, Kürdistan’da aynı mesleği icra etmeye çalışanlar kimlerdir?
Bir diğer önemli mesele ise Kürtçeye yönelik yaklaşımdır. Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 30-40’ını temsil eden bir halkın konuştuğu, ana dili olarak tanımladığı ve yıllardır birçok meselenin temel tartışma noktalarından biri olan Kürtçeye yönelik bu denli faşizan bir yaklaşımı devlet politikalarından bağımsız değerlendiremeyiz. Çünkü devlet aklının kurumsal ve zihinsel boyutlarıyla, insanın en küçük yaşlarından yetişkinliğine kadar bütün yaşamına dayatılmasının altında tam da bu tekçi ve faşizan yaklaşım yatıyor.
Faşizme karşı birlikte mücadele edelim derken, hemen ardından ‘Ama siz bunu Kürtçe ifade etmeyin’ demenin başka bir açıklaması olamaz. Böyle bir yaklaşım bizi birleştirmediği gibi, aksine, ayrıştıran bir noktada duruyor. Kişinin kendi olma, kendi kimliğiyle var olma ve kendisini ifade etme hakkının elinden alınması, aynı zamanda onu tekçi zihniyetin içerisinde erimeye ve bu anlayışı kabullenmeye zorlayan bir yaklaşımın dayatılması anlamına geliyor. Peki, bu durumda nasıl renklilikten ve çok çeşitlilikten söz edebiliriz? Nasıl gerçek bir muhalif duruştan bahsedebiliriz? Bütün bu soruları gündemde tutmak, herkesin kendi çelişkileriyle yüzleşmesini sağlamak ve bu meseleler üzerine düşünmesini istemek gerekiyor.
‘BARIŞ GAZETECİLİĞİ YALNIZCA ÇATIŞMALARI HABERLEŞTİRMEKTEN İBARET DEĞİLDİR’
Peki barış gazeteciliği nedir ve toplumsal barışın inşasında neden hayati bir önem taşımaktadır?
Barış gazeteciliği, aslında tüm çatışmalı süreçlerde ortaya çıkan ve toplum ile çatışmanın taraflarını ortak bir zeminde buluşturmayı amaçlayan bir gazetecilik yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, çatışma sürecini yaşayan iki tarafın da içinde bulunduğu koşulları neden-sonuç ilişkisi üzerinden bütünlüklü bir biçimde ele almayı ve meselenin çözüme kavuşturulmasına yönelik toplumsal hazırlığın nasıl oluşturulması gerektiğini ortaya koymayı hedefler.
Barış gazeteciliği, toplumda hangi konuların etkin bir biçimde gündeme getirilmesi gerektiğine, kullanılan dilin her iki tarafı da rencide etmeyen, ayrıştırmayan ve ötekileştirmeyen bir nitelik taşımasına odaklanır. Aynı zamanda, kendi içerisinde ayrışmış toplulukların yeniden bir araya gelmesinin ve barışmasının önündeki engellerin ortadan kaldırılmasına katkı sunmayı amaçlar. Dolayısıyla barış gazeteciliği yalnızca çatışmaları haberleştirmekten ibaret değildir. Toplumsal barışın inşasında, taraflar arasında diyalog ve karşılıklı anlayışın geliştirilmesinde de aktif bir rol üstlenir. Bu anlamda toplumsal barışın inşasında etkili olan temel alanlardan biri barış gazeteciliğidir.
‘SÜRECİN TEK ÖZNESİ ERKEKLER DEĞİLDİR’
Bu süreçte medya alanındaki kadın gazetecilerin üstlenmesi gereken rol ve sorumluluklar nedir?
Elbette ki kadınlar da bu sürecin başlıca aktörlerinden biridir. Çatışmalı süreçlerde yer alan, bu meselede öncülük etmiş ve yaşanan süreçlerde fiilen aktif rol üstlenmiş birçok kadının deneyimlerinin dikkate alınması gerekmektedir. Bununla birlikte, kadın perspektifinin ve kadın politikalarının geliştirilmesi, bu sürecin yalnızca erkek egemen zihniyet üzerinden ele alınamayacağını da ortaya koymaktadır. Bu nedenle sürecin, kadın örgütleri, dernekler, vakıflar ve çeşitli kadın kuruluşları tarafından da kapsamlı biçimde ele alınması gerekmektedir. Çünkü bu meselenin tek öznesi erkekler değildir; kadınlar da bu sürecin doğrudan özneleridir.
Kadınların da bu süreçte söz sahibi olduğunu, meseleyi kendi sorumluluk alanı içerisinde gördüğünü ve toplumsal barışın inşasında aktif rol üstlenmek istediğini açıkça ortaya koymalıyız. Özellikle kadın gazetecilerin, sürecin daha sağlıklı ve demokratik bir zeminde ilerleyebilmesi için önemli sorumluluklar üstlendiğini ifade etmek gerekir. Aynı zamanda biz kadın gazetecilerin de bu meseleyi ele alış biçiminde ırkçı, nefret içeren ve cinsiyetçi söylemlerin ötesine geçen bir dil geliştirmesi gerekmektedir. Çünkü kadınların sesinin, deneyimlerinin ve taleplerinin görünür kılınması, toplumsal barışın inşasının ayrılmaz bir parçasıdır.