Bedirhanoğlu: İslam inancında barış, hak sahiplerinin haklarına kavuşmasını temel alır

Kürt aydını Fadıl Bedirhanoğlu, İslam inancında barışın, güçlünün zayıfa kendini dayatması olarak anlaşılmaması gerektiğini, aksine, hak sahiplerinin haklarına kavuşmasının temel alındığını vurguladı.

FEDIL BEDİRHANOĞLU

Barış ve Demokratik Çözüm süreci bir buçuk yılını geride bırakırken, devletin ısrarla adım atmamasına rağmen, Kürt Özgürlük Hareketi dışında da toplumun birçok kesimi sürecin ilerlemesi için çaba göstermeye devam ediyor.

Türkiyeli ve Kürdistanlı birçok aydının çağrıcısı olduğu “Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” 13-14 Haziran günlerinde İstanbul’da düzenlenecek. Konferansta çok sayıda aydın, demokratik bir cumhuriyetin nasıl olması gerektiğine dair görüşlerini dile getirecek ve bir yol haritasının oluşturulması için adım atacak.

Konferansın çağrıcılarından biri olan Kürt aydını Fadıl Bedirhanoğlu, sürecin özellikle Müslüman toplum üzerindeki etkilerini ve konferansın önemini ajansımıza değerlendirdi.

‘MÜSLÜMANLAR ARASINDA BARIŞ OLMAZSA OLMAZDIR’

Müslüman toplumlar arasından barışın, İslam’a göre olmazsa olmaz bir ilke olduğunu dile getiren Bedirhanoğlu, sürece ilişkin olarak Müslüman kesimlerde adil bir barış talebinin olduğunu belirterek şunları söyledi:

“İslam’a göre Müslüman toplumlar arasında barış, olmazsa olmazlardandır. Allah, Bakara Suresi’nin 208. ayetinde insanlara barış içinde yer almayı emreder ve bunun dışındaki alternatifleri şeytani yol ve yöntemler olarak ifade eder. Hucurât Suresi’nin 9. ayetinde ise toplumlar arasında savaş ve çatışmanın çıkması halinde bütün Müslümanlara çözüm üretmeyi emreder; barışı kabul etmeyene karşı da hakkı kabul edene kadar topyekûn mücadeleyi öngörür.

Geçmiş barış süreçleri deneyimlerinden dolayı Müslüman Kürtlerde temkinli bir iyimserlik bulunmakla beraber, genellikle kendilerini İslam’a uyumlu hale getirmeye çok önem verdikleri için, her kesimin eşit demokratik haklarını gözeten ve bu hakları yasal güvencelerle tahkim eden adil bir barışa güçlü bir destek verirler.

Derdi olan, daha çok dermanını arar. Kürtlerin derdi, yüz yılı aşkın süredir aynıdır: kendi kimliği, dili ve kültürüyle var olabilmek, hukuk önünde eşit sayılmak, özgür ve onurlu yaşamak. Yüzyıllık bu dert, çözümünü savaşta değil barışta, kanda değil hukukta aramaktadır. Ve bu halk, o çözümü bugün hâlâ sulh masasında, diyalogda ve ortak bir gelecek umudunda arıyor.”

İSLAMA GÖRE BARIŞ, HAK SAHİPLERİNİN HAKLARINA KAVUŞMASIDIR’

İslam inancında barışın, güçlünün zayıfa kendini dayatması olarak anlaşılmaması gerektiğini, aksine, hak sahiplerinin haklarına kavuşmasının temel alındığını vurgulayan Bedirhanoğlu, şunlara dikkat çekti: “Kur’an, adaletin insanlar arasındaki ilişkilerin temeli olmasını emreder. Bu nedenle adil bir barış; kimliklerin ve dillerin inkar edilmediği, insanların dil, kültür, inanç, düşünce ve örgütlenme özgürlüklerinin güvence altına alındığı, geçmiş mağduriyetlerin tanındığı ve hukuki güvencelerin oluşturulduğu bir zeminde mümkün olabilir.

Adalet olmadan kurulan barışlar, geçici ateşkesler olarak kalır. Kalıcı ve onurlu barış ise hiç kimsenin kimseyi ezmediği, inkar etmediği ve hor görmediği; herkesin kendisini eşit ve özgür hissettiği bir toplumsal düzenle mümkündür.”

Yüzleşmenin bir siyasi ihtiyaç öte, ahlaki ve vicdani bir sorumluluk olduğunu sözlerine ekleyen Bedirhanoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “İslam Peygamberi Muhammed (as), mümin kişiyi tanımlarken şöyle der: ‘Kendiniz için istediğinizi kardeşiniz için de istemedikçe mümin olamazsınız.’ (Buhârî, İman, 7; Müslim, İman, 71-72). Bu hadis, her mümin kişinin gerçekten mümin olup olmadığını anlayabilmesi için bireysel olarak kendisiyle yüzleşmeye ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.

Yüzleşme yalnızca siyasi bir ihtiyaç değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir sorumluluktur. İslam geleneğinde hakikatin gizlenmesi değil, ortaya çıkarılması esastır. Toplumların geçmişte yaşanan acılarla yüzleşmesi, mağduriyetleri tanıması ve hakikatleri konuşabilmesi, toplumsal barışın en önemli şartlarından biridir.

Kürt meselesi başta olmak üzere, Türkiye’nin farklı toplumsal kesimlerinin yaşadığı acıların açık yüreklilikle konuşulabilmesi, geçmişin yüklerinden kurtulmanın ve ortak bir geleceği inşa etmenin önünü açacaktır. Yüzleşme; suçlamak için değil, anlamak, onarmak ve birlikte yaşayabilmek için gereklidir.”

‘ENTEGRASYON ORTAK YAŞAMIN TANIMIDIR’

Demokratik entegrasyonun bir tek tipleştirme değil, kültürlerin ve inançların ortak bir yaşam alanında buluşması anlamına geldiğini vurgulayan Bedirhanoğlu, “Demokratik entegrasyon, farklı kimliklerin, kültürlerin ve inançların kendi varlıklarını koruyarak ortak demokratik yaşam içinde eşit biçimde yer alabilmeleridir.

Kürtlerin, Türklerin, Arapların, Alevilerin, Sünnilerin ve diğer bütün toplumsal kesimlerin eşit haklara sahip olduğu; anadil, kültür ve örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alındığı bir demokratik vatandaşlık anlayışı, entegrasyonun temelini oluşturmalıdır. Demokratik entegrasyon, asimilasyonun değil; çoğulculuğun ve eşitliğin adıdır” diye belirtti.

‘KÜRT HALKININ DİLİ, KÜLTÜRÜ, VARLIĞI İNKAR EDİLDİ’

13-14 Haziran günlerinde yapılacak olan konferansa da değinen Bedirhanoğlu, konferansın önemine ilişkin şunları söyledi: “Türkiye Cumhuriyeti bir yüzyılı geride bıraktı. Ancak bu yüzyıllık uygulamalar, toplumun bütün kesimlerine beklenen mutluluğu ve huzuru getirmedi. Her ne kadar kuruluş sürecinde, kurulacak devletin Türklerin ve Kürtlerin ortak devleti olduğu ifade edilmiş olsa da 1924 Anayasası’nın yapılmasıyla birlikte tek millet, tek dil ve hatta tek mezhep anlayışına dayalı bir devlet modelinin benimsendiği görüldü. Kürt halkının dili, kültürü ve hatta varlığı inkar edildi.

İnkar ve imha politikaları bir asır boyunca devam ederek çok sayıda isyanın, ayaklanmanın ve katliamın yaşanmasına sebep oldu. Devlet, zaman içerisinde otoriterleşmede ileri seviyelere ulaştı. Anayasa Mahkemesi kararları, bazı devlet yetkilileri ve yerel mahkemeler tarafından dahi tanınmaz hale geldi.

Böylece, koca bir yüzyılı hiç hayrını görmeden geride bırakmak üzereyken, bölgedeki konjonktürel gelişmelerin de etkisiyle MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla yeni bir süreç başladı. Bu süreç kapsamında yürütülen diyalog ve görüşmeler sonucunda, PKK Lideri Abdullah Öcalan, 27 Şubat 2025 tarihinde görüşme heyeti aracılığıyla gönderdiği mesajda örgütün kongresini toplayarak kendisini feshetmesi çağrısında bulundu.

Sürecin üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, örgütün de fesih, silah yakma ve ondan sonraki birçok adımı atmasına rağmen, devlet bu süreçle ilgili kendine düşen görevlerin hiçbirini yerine getirmediği gibi, Meclis komisyonunca yasal değişiklik gerektirmeyen, sadece idari kararlarla belirlenen atılabilecek adımların hiçbirini de yerine getirmedi. Bu durum karşısında halk, endişeli ve sessiz bir bekleyiş içine girdi.

İşte bu sessizliği ve durgunluğu aşmak, Cumhuriyetin ikinci yüzyılının birinci yüzyılın tekrarına dönüşmesini engellemek, sürecin ilerlemesine katkı sunmak ve halk ile sivil toplumun sürece karşı daha duyarlı hale gelmesini sağlamak amacıyla; toplumun farklı kesimlerinden bilim insanları, yazarlar, sanatçılar ve çeşitli çevrelerden çağrıcılar ile böyle bir konferans düzenlemeyi uygun gördük.

Dileğimiz, tüm sivil toplum örgütlerinin ve toplumun her kesiminden düşünce insanlarının bu konferansa katılması ve demokratik dönüşüm tartışmalarına katkı sunmasıdır.

Cumhuriyetin ilk yüzyılındaki inkar döngüsünün önemli ölçüde kırıldığı görülmektedir; ancak bu yeterli değildir. Herkesin kendi kimliği ve inancıyla yaşayabileceği, kendisini özgürce ifade edebileceği, örgütlenebileceği; bütün bunların yalnızca söylem düzeyinde kalmayıp anayasal ve yasal güvencelerle korunduğu bir düzene ihtiyaç vardır.

‘KONFERANS TOPLUMSALLAŞMAYA KATKI SUNACAKTIR’

Hz. Muhammed’in, ‘Kendiniz için istediğinizi kardeşiniz için de istemedikçe mümin olamazsınız’ sözü yalnızca bir itikadi ölçüt değil; bir arada yaşamanın, adaletin ve insanlık sözleşmesinin temelidir. Medine Sözleşmesi’nin temel ilkesi de budur.

Tarihsel olarak birçok kritik kavşakta omuz omuza durmuş Kürtlerin hakları tanınmadığı için, birinci yüzyıl bu ölçütten uzak ve eksik bir imanla tamamlandı. İkinci yüzyıl ise bütün halkların ve inançların hakkını eksiksiz tanıyarak tam imana geçişin yüzyılı olabilir.

‘İnsanlar sadece ‘iman’ ettik diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sanıyorlar?’ (Ankebut, 2) ayetinde ifade edildiği gibi, iman kişinin sadece Allah ile kurduğu bireysel inanç ilişkisi değildir. İmanın tam olabilmesi için, imanın gereklerinin de yerine getirilmesi gerekiyor. İşte bu hadiste, imanın gereklerinin ne olduğu açıkça ifade edilmektedir.

Konferansımızın, sürecin toplumsallaşmasına katkı sunarak toplumun tüm kesimlerinin ve sivil toplumun süreci sahiplenmesine vesile olacağına, böylece devletin demokratik çözüm doğrultusunda adım atmasını teşvik edecek güçlü bir kamuoyu oluşturacağına inanıyorum.”