DAİŞ'in gelişi ve Şengal'in kuşatılması

DAİŞ, Şengal’in çevresindeki kuşatmayı giderek daralttıkça ne kaçacak güvenli bir yer ne de kalabilecek emniyetli bir alan kaldı. Êzidiler, adeta DAİŞ'in kurduğu bir hapishanenin içinde mahsur bırakıldı.

ŞENGAL DOSYASI

2014 yazında, DAİŞ çetelerinin Musul'u kısa sürede ele geçirmesi, Şengal üzerinde adeta büyük bir deprem etkisi yarattı.  Bölgenin güvenliğinin temel dayanaklarından biri olarak görülen Musul’un düşmesiyle birlikte tüm askeri ve idari dengeler altüst oldu.

DAİŞ, Musul'u ele geçirdikten sonra hızla yönünü Şengal çevresindeki köy ve yerleşimlere çevirdi. Bu ilerleyiş, korku ve dehşet üzerine kurulu bir işgalin de başlangıcıydı.

Bu süreç, DAİŞ ile bazı yerel güçler arasında kurulan gizli iş birlikleriyle de desteklendi. Daha sonra Irak İnsan Hakları Komisyonu (IHRC) tarafından toplanan belgeler, Şengal çevresindeki bazı Arap aşiretlerinin liderleri ile DAİŞ’in çete başları arasında gizli anlaşmalar imzalandığını ortaya koyuyordu. IHRC'nin Şengal Raporu’nda, bazı aşiret liderlerinin köylerini koruma bahanesiyle DAİŞ'i bölgeye davet ettikleri ve onlara Êzidî evlerinin haritalarını verdikleri belirtiliyordu. Bu kişiler, sadece işgalcilere yol açmakla kalmadı; aynı zamanda bugün soykırım olarak bilinen suçun da ortakğı oldu.

Bu belgeleri, Irak Parlamentosunun soruşturmalarıyla birleştirdiğimizde düzenin karanlık perdesi daha da netleşiyor. Irak Parlamentosu’nun 2015 tarihli raporlarının DAİŞ ile iş birliği bölümünde, Musul'un işgali sırasında bazı yerel askeri ve siyasi yetkililerin, bölgedeki Bağdat güçlerinin varlığını ortadan kaldırmak için DAİŞ ile "saldırmazlık anlaşmaları" yaptıkları açıkça belirtiliyordu. Bu anlaşmalar, saldırının ilk gününde Kürtlerin kontrolündeki noktaların herhangi bir çatışma yaşanmadan DAİŞ’e teslim edilmesine neden oldu.

Diplomasi adı altında yürütülen ilişkiler, özellikle 2014 tarihli UNAMI raporlarında da (DAİŞ'in İnsan Hakları İhlalleri) ayrıntılı şekilde tespit edilmişti. UNAMI raporunda, "Peşmerge güçleri, DAİŞ'in ulaşmasından önce bazı stratejik noktalarda herhangi bir çatışma olmadan mevzilerini terk etti ve silahlarını geride bıraktı" deniliyordu. Geride bırakılan bu silahlar, Êzidîlere yönelik birer soykırım aracına dönüştü.

Tüm bu kanıtlar bir araya getirildiğinde, DAİŞ'in yalnız gelmediği, kendisi için hazırlanmış koşullarla geldiği açıkça görülüyor. DAİŞ propagandasında kullanılan The Guardian arşivlerinde yer alan bir belgede, bir DAİŞ komutanı Êzidî köylerinin kuşatılmasından gururla söz ediyor ve şöyle diyordu: "Askeri destekleri yok, zayıflar, çevrelerini kuşatın." Bu ifade, yıllardır istihbarat raporlarında öngörülen gerçeği acımasızca doğruladı.

DAİŞ'in Şengal çevresine ulaşmasıyla birlikte Êzidiler için durum en tehlikeli aşamaya gelmişti. Bir yanda ağır silahlarla ilerleyen ve vahşeti propaganda aracı olarak kullanan DAİŞ, diğer yanda ise Bağdat ve Hewlêr'in yıllar boyunca izlediği politikalar sonucu oluşan güvenlik boşluğu vardı. Êzidiler, adeta iki büyük ateş arasında bırakılmış gibiydi.

DAİŞ, kısa süre içinde Şengal'in çevresini tamamen kuşattı. Siba Şêx Xidir, Tilizêr, Gir Zerek ve Koço gibi yerleşimler birer birer DAİŞ çetelerinin kontrolüne geçti. O ana kadar resmi güçlerin kendilerini koruyacağı umudunu taşıyan Êzidiler ise kendilerine vaat edilen korumanın gerçekte var olmadığını acı bir şekilde gördü.

O günlerde Şengal'deki yaşam koşulları benzeri görülmemiş bir zorluk içindeydi. Êzidiler yalnızca DAİŞ tehdidiyle karşı karşıya değildi; aynı zamanda fiili bir ambargo altında yaşam mücadelesi veriyordu. Ekmek, ilaç, yakıt ve içme suyu gibi temel yaşam ihtiyaçları büyük güçlüklerle temin edilebiliyordu.

DAİŞ her geçen gün Şengal'e daha da yaklaşırken, aileler arasındaki korku ve endişe giderek büyüyordu. Êzidi çocuklar, yaşlılar ve kadınlar, yaklaşan tehlikenin gölgesinde her günü korkuyla, her geceyi ise uykusuz geçiriyordu. Topluluk içinde yeni bir fermanın yaşanacağına dair söylentiler dolaşıyor, ancak hiç kimse böylesine vahşi bir felaketin gerçekten yaşanabileceğine inanmak istemiyordu. Yaşanan bu tablo, yıllar boyunca uygulanan politikaların sonucunda ortaya çıkan derin bir çaresizlik halini yansıtıyordu.

DAİŞ, bilinçli şekilde yürüttüğü propaganda faaliyetleriyle saldırıya geçmeden önce Êzidi toplumunun direncini kırmayı hedefliyor ve gittiği her yerde Êzidilere karşı neler yapacağını açıkça yayarak korkuyu sistemli bir silah olarak kullanıyordu. Bu psikolojik savaş, yerleşimlerde ailelerin kendi içinde bile görüş ayrılıkları yaşamasına neden oldu. Kimi insanlar kaçmak gerektiğini savunurken, kimileri ise topraklarını terk etmemekte ısrar ediyordu.

ŞENGAL’İN KUŞATILMASI

Ancak DAİŞ, Şengal çevresindeki kuşatmayı giderek daralttıkça ne kaçacak güvenli bir yer ne de kalabilecek emniyetli bir alan kaldı. Êzidiler, adeta DAİŞ'in kurduğu bir hapishanenin içinde mahsur bırakıldı. Bu kuşatma, fiziksel olduğu kadar Êzidilerin iradesini, onurunu ve manevi varlığını tamamen yok etmeyi amaçlayan ahlaki ve psikolojik bir kuşatmaydı da aynı zamanda.

O günlerde Şengal'de bulunan güçlerin, yaklaşan bu kuşatmaya karşı gerekli önlemleri almak yerine, kuşku uyandıran bir sessizliğe büründüğü görülüyordu. Êzidiler, gözlerini kendilerini koruyacak bu güçlere çevirmişti, ancak o güçlerin dikkati başka yönlere çevrilmişti. Koruma sözü verenlerin sessizliği, Êzidileri daha da yalnız bıraktı.

Daha önce sözünü ettiğimiz ağır tablo, bu yalnızlık duygusuyla birlikte en acı noktasına ulaştı. Êzidiler artık bu topraklarda kaderleriyle baş başa bırakıldıklarını anlamıştı. Bu yalnızlık yalnızca siyasi bir terk ediliş değildi; aynı zamanda onların insanlık duygusunu derinden sarsan bir deneyimdi. DAİŞ, Êzidi köylerine ulaştığında ise onları korumak için hiç kimse harekete geçmedi.

DAİŞ'in Musul'u ele geçirmesi ve ardından Şengal'i kuşatması, aynı zamanda Êzidi toplumunun dış dünyayla olan bağlarının büyük ölçüde kopmasına yol açtı. İnternet bağlantıları kesildi, ana ulaşım yolları kapatıldı ve Êzidiler, kendi dağları ile ovalarında savunmasız, kolay hedefler haline getirildi.

‘Şengal Kuşatması’ olarak adlandırdığımız bu süreç, gerçekte yıllar öncesinden radikal gruplar tarafından planlanmış bir operasyon niteliğindeydi. Bu gruplar, Êzidileri kuşatıp dışarıdan gelecek yardım yollarını kestikleri takdirde, onların bu vahşete karşı direnme imkanının büyük ölçüde ortadan kalkacağını biliyordu. Ne yazık ki gelişmeler de tam olarak bu şekilde yaşandı.

DAİŞ'in Şengal çevresini kuşattığı o günler, Êzidiler için bitmek bilmeyen karanlık günlerdi. Êzidiler, seslerini dünyaya duyurabilmek için her yolu denedi; ancak çağrılarına kulak veren olmadı. Dünyanın bu sessizliği, bir bakıma DAİŞ'e verilen dolaylı bir destek anlamına geliyordu. Çünkü bir toplumun soykırımla karşı karşıya olduğunu görüp sessiz kalmak, fiilen bu suçu işleyenlerin elini güçlendirmek demekti.

Tüm bu zorluklar içinde Êzidileri en çok yaralayan şey, umutlarının boşa çıkmasıydı. Onlar, birilerinin gelip kendilerini koruyacağına inanıyordu. Ancak DAİŞ'in eşi benzeri görülmemiş vahşetiyle giderek yaklaştığını gördüklerinde, umut da yerini korkuya bıraktı.

Bu korku, ölüm korkusuyla birlikte kendi varlıklarını, kimliklerini ve tarihlerini tamamen yitirme korkusuydu. Êzidiler biliyordu ki eğer yok edilirlerse, onlarla birlikte binlerce yıllık bir tarih ve kültür de yok olacaktı. Bu korku, her ailenin ve her Êzidi çocuğun yüreğine işlemişti. İşte o karanlık gün, Şengal'in korku ile umutsuzluk arasında yalnız bırakıldığı gün olarak hafızalara kazındı.

DİLŞÊR HEREKOL VE ŞENGAL’İ SAVUNMA DESTANI

Uzun yıllar boyunca Kürdistan dağlarında, özellikle de Amanoslar'da, fedailik ve halkları savunma felsefesiyle yetişen Dilşêr Herekol, Şengal semalarında kara bulutların toplandığını duyduğunda sessiz kalamadı. Karanlığın her şeyi gölgesi altına almak istediği o süreçte, Şehit Dilşêr Herekol'un adı, savaşın ve direnişin ortasında bir ışık gibi öne çıktı.

Onun için Êzidî toplumunu savunmak yalnızca askeri bir görev değil, her koşulda yerine getirilmesi gereken ahlaki ve tarihsel bir sorumluluktu.

Dilşêr Herekol, Haziran 2014'te kararlı bir iradeyle Şengal topraklarına ulaştı. Burası, binlerce yıldır acılara ve fermanlara tanıklık eden bir coğrafyaydı. Ancak bu kez, Dilşêr Herekol'un öncülüğünde kendi direniş destanını yazmaya hazırlanıyordu.

Dilşêr, Şengal'e ulaştığında durum gerçekten de son derece kritikti. DAİŞ çeteleri, bölgeyi adım adım kuşatma altına alıyor, halkın yüreğine korku salıyordu. Dilşêr Herekol, yumuşak üslubuna rağmen kararlı ve disiplinli duruşuyla hiç ara vermeden çalışmalara başladı. O, yalnızca askeri hazırlıklara odaklanmadı; her şeyden önce halkın moralini ve direniş iradesini güçlendirmek için yoğun çaba harcadı.

Dilşêr, bir toplumun kendine güvenmediği sürece elindeki silahların onu korumaya yetmeyeceğini biliyordu. Geceleri aşiretlerin ileri gelenleriyle, direniş saflarına katılmak isteyen gençlerle ve çocuklarının geleceği konusunda kaygı duyan annelerle bir araya gelerek "öz savunma" anlayışının önemini anlattı. Onlara, Şengal'in yalnızca bir toprak parçası olmadığını; korunması gereken bir hafıza, bir inanç ve bir yaşam biçimi olduğunu söyledi.

Onun bu yaklaşımı, daha sonra Şengal'in savunmasının temel gücü haline gelecek olan Şengal Direniş Birlikleri'nin (YBŞ) kuruluşunun temelini attı. İmkanları son derece sınırlı olmasına rağmen Dilşêr Herekol'un yarattığı irade ve güven, en ağır silahlardan bile daha güçlü bir etki yaratarak halkın içinde yeni bir güven ve direnme duygusunun filizlenmesini sağladı.

Ağustos ayının en kritik günlerinde, DAİŞ'in tüm gücüyle vahşi saldırılarını başlattığı sırada Dilşêr Herekol en ön saflarda yer aldı. O, savaşçılarıyla birlikte siperlerde yaşayan ve onlarla omuz omuza çarpışan bir yoldaştı.

3 Ağustos sabahının ilk saatlerinde, DAİŞ çeteleri Şengal'i tamamen kuşatmayı hedefleyen saldırılarını başlattığında Dilşêr Herekol, son derece kritik koşullar altında Ana Karargah Merkezi ile irtibatını sürdürdü. O anlarda kurduğu bu iletişim, binlerce insan için adeta bir yaşam hattına dönüştü.

Dilşêr, sahadaki durumu ayrıntılı ve derinlikli bir biçimde Ana Karargah’a aktardı. Paylaştığı bilgiler, daha sonra tarihi müdahale kararının alınmasında belirleyici rol oynadı ve çok daha büyük bir katliamın önüne geçilmesini sağladı. Eğer Dilşêr Herekol'un bu bilinçli, soğukkanlı ve cesur tutumu olmasaydı, müdahale fırsatlarının önemli bir kısmı kaçırılabilir ve ortaya çok daha ağır sonuçlar çıkabilirdi.

Bu yönüyle Dilşêr Herekol, yalnızca cephede savaşan bir komutan değildi; aynı zamanda elinden geldiği ölçüde Êzidî toplumuna yönelik 74. Ferman’ın yol açacağı felaketi durdurmaya çalışan öncü isimlerden biriydi.

Dilşêr Herekol, kaosun hakim olduğu o süreçte aynı zamanda on binlerce Êzidî'nin kurtarılmasının mimarlarından biri oldu. Güvenli tahliye koridorlarının oluşturulmasını organize ederek halkın Şengal Dağı'nın zirvesine ulaşmasının önünü açtı. Bu koridorlar, Dilşêr Herekol ve arkadaşlarının askeri ve insani stratejileri sayesinde güvence altına alınan gerçek yaşam yollarına dönüştü.

Dilşêr, arkadaşlarıyla birlikte gece gündüz köyler arasında gidip gelerek halkın tahliyesini organize etti. Böylece çok sayıda sivilin DAİŞ'in eline düşmesini engellemeyi başardı.

"Biz halkı savunarak kendimizi savunuyoruz" diyen şehit Dilşêr Herekol, yalnızca DAİŞ'e karşı değil, aynı zamanda Êzidî inancını ve kültürünü yok etmeyi hedefleyen anlayışa karşı da mücadele ediyordu. O, 74 kez fermana maruz kalmasına rağmen varlığını sürdüren bir inancın yaşamaya devam etmesi gerektiğini ve onu korumanın kutsal bir görev olduğunu her fırsatta dile getiriyordu.