Derya Aydın: Bunca kayıp yaşamış insanlar alabildiğince metanetle süreci destekliyor

Barış süreçlerinde yas tutulmasının olağan olduğunu belirten Derya Aydın, “Bunca kayıp yaşamış insanlar alabildiğine metanetle süreci destekliyor; barış ve bir arada yaşam iradesi neredeyse bütün anlatılarda öne çıkıyor” dedi.

DERYA AYDIN

Özgürlük Hareketi son bir aydır, özellikle son 10-15 yıllık süreçte çatışmalarda yaşamını yitirenlerin isimlerini açıklamaya başladı. Açıklamalarla birlikte Türkiye ve Kürdistan’ın birçok kentinde taziye ve anmalar gerçekleştirildi.

Taziye ve anmalara kitlesel katılım, özellikle Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne karşı olan çevreler tarafından kriminalize edilmeye çalışıldı ve bu yönde açıklamalar yapıldı.

Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi’nden antropolog Derya Aydın ile çatışma çözüm süreçlerinde yas ve taziye hakkını, dünyadaki örnekleri ve bugün Kürdistan ile Türkiye’de kurulan taziyelerin taşıdığı anlamı konuştuk.

‘VEDALAŞMA VE YAŞAMAYA DEVAM ETME KONUSUNDA HAK İFADESİNİ DİKKATLİ KULLANMAK GEREK’

Öncelikle şunu sorayım: Taziye hakkı nedir ve neyi ifade eder?

Bitlis’te bulunan Garzan Mezarlığı’ndan PKK’lilere ait cenazelerin İstanbul’a gönderildiğinin ortaya çıktığı dönemde hem bu olaya hem de politik cenazelere yönelik ihmal ve hakaretler çoğunlukla yasal çerçevede ele alınıyordu. Hem ihmaller mevzuata sıkıştırılıyordu hem de savunmalar. 2018’di; politik ölü bedene yönelen şiddetin hukuka sıkıştırılamayacağını, bunun politik ve etik bir mesele olarak ele alınması gerektiğini düşünmeye başladım.

Bu nedenle taziye, yas, anma; yani ölü bedeni karşılama, ağırlama ve uğurlama biçimleri, onu öte dünyaya en uygun biçimde transfer etmenin yöntemleri ve onunla vedalaşma ya da yaşamaya devam etme söz konusu olduğunda “hak” ifadesini dikkatli kullanmak gerektiğini düşünüyorum. Hem hukuken düzenlenmiş “hak” hem de sıklıkla ifade edilen “doğal haklar”ın ötesinde düşünmemiz gerekir.

Geçmişten bugüne öleni öte dünyaya gönderme, zaman ve ritüel açısından karmaşık ve çeşitlidir. Sözgelimi siz pozitivist bir yaklaşımla biyolojik ölümü bir son olarak görüp “hak”kı bu temelde inşa edebilirsiniz ancak başkaları için bu böyle olmayabilir. Onlar, “giden bedendir” deyip ölüleriyle yaşamaya devam edebilir. Üstelik bu yaklaşım teolojik olmak zorunda değil, kültürel ya da siyasal da olabilir. İki yüzyıldır antropoloji bunu muazzam biçimde görünür kıldı. Kürdistan’da çatışma kaynaklı politik ölüm algısının bunu kapsadığını düşündüğüm için bu noktayı çok önemli buluyorum. “Hak”kı konuşmayalım demiyorum elbette ancak politik-etik çerçevelerde biçimlenen biyolojik ve sembolik ölümü göz ardı etmeden “hak”kı ele almanın zorunluluğundan söz ediyorum.

Ölenin ve geride kalanların haysiyetini korumaya, onurunu iade etmeye dönük bir dizi yasal düzenleme mevcut. Bunlar insan hakları hukukunda Uluslararası Kızılhaç’ın derlediği Geleneksel Uluslararası İnsancıl Hukuk, 1907 tarihli Lahey Sözleşmesi, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi ve nihayet doğrudan ölü bedene yaklaşımı esas alan ilkelerin yer aldığı Birleşmiş Milletler Hukuk Dışı, Keyfi ve Yargısız İnfazların Önlenmesine ve Soruşturulmasına İlişkin El Kılavuzu, yani Minnesota Protokolü’dür. Bunlar çatışma süreçlerini de kapsayacak şekilde oluşturulmuş düzenlemelerdir.

Sözgelimi Lahey ve Cenevre sözleşmeleri, savaşan tarafların ölüleri arayıp bulma ve bedenlerinin yağmalanmasını önleme, ölülere ait bütün bilgileri ve maddi-manevi değeri olan eşyaları kaydedip karşı tarafa veya yakınlarına iade etme, ölülerin insan onuruna layık bir şekilde defnedilmesi, mümkünse mensup oldukları dini vecibelere göre bunun yapılması, mezar yerlerinin işaretlenmesi ve mezarlıkların korunması yükümlülüğü gibi temel düzenlemeleri içerir. Bu yasaların birçoğunun izdüşümü iç mevzuatta var ve zaten tarafı olduğu için Türkiye bunları uygulamakla yükümlü.

‘KÜRT TOPLUMU DEHŞET SINIRINDA TUTULMAK İSTENİYOR’

Peki bunca yasa ölünün haysiyetini neden korumuyor? Çünkü mesele bana göre ister inanç ister hukuk tarafından düzenlenmiş olsun, salt “hak” değil. Toplumun kavrama biçimine dayanan anlam ve ritüelin, inançlar ve hukuk tarafından belli açılardan esas alınarak “suç” ve “ceza” kategorizasyonunda yeniden yorumlandığı doğru. Sorun, ölü bedene yönelik şiddetin bu sınırları aşıp aşmaması değil; meselenin daha yapısal kökleri var. Bu, toplumların varlık, varoluş ve eyleme biçimlerinin reddinde yatıyor.

Geleneksel Kürt toplumunda, mesela Êzidî toplumunda, yas oldukça sarsıcı bir süreçtir; öyle ki yakarışlar performans düzeyinde görünürdür. Kadınlar saç keser ki bu eylem yaşamın olağan akışının dışındadır. Peki, Êzidîliğin inkâr edildiği bir zeminde yasını nasıl bir “hak” çerçevesinde ele alabilirsiniz?

Kürtlerin “cenaze yerde bırakılmaz” konusundaki kadim ahlaki-politik yaklaşımını anlamadan ne egemenin bu politikadaki ne de Kürtlerin politik yaslara sahip çıkmadaki ısrarını anlayabilirsiniz. Kürtlerin varlığı ve içinde oluştuğu anlam kozmolojisi, egemenler tarafından bir inkâr sözleşmesine yerleştirildiği için yasları kolaylıkla yerinden edilebiliyor.

Dolayısıyla evet, taziyenin neden hak olduğunu anlamak için sadece yasalara değil, o toplumun anlam, düşünce ve duygu dünyasını biçimlendiren yaşam ve ölüm algısına bakmalıyız. Bu, yasın meşruluğunu “hak”kın çok ilerisine taşıyan bir boyut. Egemenlerin bunu çok iyi bildiğini, politik ölümle derdinin de bu olduğunu düşünüyorum. Toplumun anlam dünyasını oluşturan ritüeli yargılama, engelleme ve şiddete maruz bırakma, hele ölümün gücüyle oynama girişimleri dehşeti doğurur. Nitekim yıllardır Kürtlerin politik yaslarına ilişkin uygulamalara baktığımda salt taziye hakkının ihlal edildiğini değil, Kürt toplumunun bir dehşet sınırında tutulmak istendiğini görüyorum.

‘BARIŞ SÜREÇLERİNDE YAS TUTULUR, DÜNYANIN HER YERİNDE BÖYLEDİR’

Türkiye, Kürt Özgürlük Hareketi ile başlattığı görüşmelerde yeni bir döneme girdi. Bu süreçte Kürt Özgürlük Hareketi, bugüne kadar açıklanamayan şehitlerin listesini açıkladı ve Türkiye ile Kürdistan’da toplu taziyeler kuruldu. Bu taziyeler ne anlama geliyor?

Barış süreçlerinde yas tutulur, bu olan ve doğal olandır. Cenazeler toplanır. Dünyanın her yerinde böyledir. Çünkü çatışma sürerken ne ölüm ne de ölü beden üzerine yeterince düşünebilirsiniz. Bir, zamanınız yok; iki, ölümün ağırlığıyla yaşayamazsınız; üç, hayatta kalmak zorundasınız. Bunlar önemli oranda çatışma sonrasına kalır.

Kürt Hareketi her ne kadar ölen PKK’lileri anma konusunda istikrarlı bir politikaya ve kurumsallaşmış bir yapıya sahipse de hareketin yöneticisi Murat Karayılan, yaşanan çatışmalı ortamın yarattığı zorunluluklar hasebiyle hayatını kaybedenlerin kimlik bilgilerinin kamuoyuna duyurulamadığını ifade etti.

Nitekim birçok çatışmada benzer süreçler yaşanabiliyor; çatışma sürerken isimleri netleştirmek, cenazeyi defnetmek, anmak mümkün olmayabiliyor. Bu durum ne sadece çatışmanın bu tarafına özgü ne de coğrafyamıza. Devletin kolluk gücüne ait cenazelerin hepsi alınabilmiş mi bilmiyorum. Bu yönlü araştırma ve arşivler muhakkak vardır, bakmak lazım. Ancak hiçbir zaman bunun tam anlamıyla mümkün olduğunu düşünmüyorum. Kamboçya’dan Sri Lanka’ya, İspanya’dan Şili’ye, Arjantin’e, Guatemala’ya ve Bosna’ya kadar çatışma süreçlerinde hayatını kaybedenlerin tamamına ulaşmanın neredeyse imkânsız olduğu biliniyor. Umarız ki buradaki durum benzer olmaz.

Hâlihazırda kurulan taziyeler de böylesi bir sürecin parçası. 2013 ile 2015 yılları arasında da benzer bir süreç yaşanmıştı. O dönem özellikle kırsal alanda çatışmanın çetin olduğu 90’lı yıllarda araziye defnedilmiş ya da ne yazık ki açıkta kalmış cenazeler ya toplanmış ya da yeniden defnedilmişti. Çünkü bu dönemde toplu ölümler daha fazla yaşanıyor. 13 ayrı mezarlık kurulduğunu o dönem yaptığım araştırma kapsamında kaydetmiştim.

Bu mezarlıklara defnedilenlerin çoğunun kimliği belli değildi. Mezar taşlarında ya yaşamlarını yitirdikleri yer yazılıydı ya bölgeleri ya da sadece isimleri. Bütün bilgilerin yer aldığı mezar taşı sayısı azdı. En azından bazı bölgelerde böyleydi. Tabii sonra 2015’te çatışma çözümü süreci bitince buralar hedef haline geldi. Yakın zamanda Besta ve Cudi örneklerinde görüldüğü gibi buralar önemli oranda tahribata uğramış durumda ve son durumlarının ne olduğu hâlâ net değil. Netleştirmek için bu konuda araştırmalara ihtiyaç var. Hem yerler netleşmeli hem de buralara defnedilmiş cenazeler kimliklendirilmeli.

Garzan Mezarlığı’na ne olduğunu net biçimde biliyoruz elbette. Ancak orada da 282 olduğu ifade edilen ve İstanbul’a gönderilmiş cenazelerin kimliklendirilmesi amacıyla 80 ailenin savcılıklara DNA verdiği belirtiliyor; bugüne kadar ise yalnızca 24 cenaze alınabilmiş. Öte taraftan buraya defnedilmiş cenazelerin Kilyos Kimsesizler Mezarlığı’nda hangi parsellerde olduğu net şekilde belirlenmeli ve korunmalı. Zira mültecilerin ölümleri başta olmak üzere burası gittikçe büyüyen devasa bir mezarlık. Bu bilgiler Adli Tıp Kurumu’nun arşivinde olmalı. Devletin ilgili kurumlarının, ölüye saygı ve adalet için mücadele eden kurumlarla ortaklaşarak bunu netleştirmesi ve kimliklendirmelerin yapılarak cenazelerin ailelerine verilmesi, dolayısıyla barışın önemli bir adımı olarak ölülerin haysiyetinin korunması gerekiyor.

‘BUGÜN ÖLÜSÜZ YASLAR TUTULUYOR’

Bugünkü taziye merasimleri bir açıdan hem bir önceki çatışma çözümü sürecinin benzeri ve devamı hem de ciddi farklılıklar taşıyor. O dönem de bugünkü gibi anmalar kolektifti; bu mezarlıklarda ve taziye evlerinde yas birlikte tutuluyordu. Cenazenin kimliği net olsun ya da olmasın bütün yas topluma mal oluyordu. Mezarlıklarda cenazeler eşliğinde kolektif törenler yapılıyordu.

Bu mekânların yas tutma pratiklerini ve Kürt kolektif belleğini nasıl etkilediğine odaklanarak 2014’te araştırmama başlamıştım. PKK’linin yaşamı ve ölümü üzerinden biçimlenen bu kolektif eksen benzer ancak şimdi cenazeler yok. Ölüsüz yaslar bunlar.

En önemlisi de bugünkü yaslar daha da katmanlı. Her ne kadar açıklanan isimlerin önemli çoğunluğu 2015’ten sonraki çatışmalarda yaşanan ölümler olsa da bu taziyelerde aynı zamanda 90’lardan bugüne kadar kesintiye uğramış, tutulmamış yaslar da tutuluyor. Nitekim 31 yıldır netleşmemiş isimler dahi açıklanabiliyor.

Buralarda bir açıdan 90’lardan 2000’lere, 2016’daki kent çatışmalarında yaşanan ölümlerin de Rojava’da yaşamını yitirenlerin de yası tutuluyor. Özellikle yıllardır yasların yasak olması nedeniyle birikmiş acılar, tutulamamış yaslar birlikte tutuluyor. Bu da bu taziye merasimlerini oldukça katmanlı ve ağır bir hale getiriyor.

‘ONUN BİZİMLE YAŞAMAYACAĞINI BİLİYORDUK AMA ARTIK YAŞAMADIĞINI BİLMEK BAŞKA’

Bu taziyelerin anlamını ifade etmek güç. Aileler, yakınları her gün konuşuyor. Bu anlamı en iyi onlar dile getirebilir ki getiriyorlar. Ancak Kürdistan ve Türkiye özelinde politik ölüme odaklanan bir antropolog olarak bu taziyelere ilişkin birkaç gözlemimi paylaşabilirim.

Bunları en temelde Kürtlerin ölülerine sahip çıkma ve onların onurunu koruma çabası olarak tanımlamak yanlış değil. Tabii aileler çocuklarının öldüğünü bilmiyordu, tedirgin halde haber bekliyorlardı ve iki yıldır süren görüşmeler onların hayatta olduğu ve geri dönecekleri umudunu büyütüyordu. Bu açıdan büyük bir sarsıntı…

Ablasını kaybeden bir genç bana, “Onun bizimle yaşamayacağını biliyorduk ve kabullendik ama artık yaşamadığını bilmek başka bir şey” demişti. Bu açıdan 2016’dan sonra özellikle yer altında yaşamını yitiren yakınlarını derin bir sessizlik ve çaresizlikle izleyenlerin nihayet yaslarını tutabilme olanağı bulduğu da bir eşik. Bu aynı zamanda bir sağaltım ve iyileşme halinin başlangıcı. Ama bu haliyle yetmez tabii, çünkü cenazeler yok…

Bu taziyeler aynı zamanda çatışmalara dair hakikati kamusal alanda anlatma hali. Türkiye kamusal alanında yaratılmış yasın ayrımcı dağılımına itiraz etmenin de bir yolu. Toplumun, kaybettiklerinin yaşam ve ölüm emeği üzerinden inşa ettikleri değerleri savunmanın da bir biçimi. Ve evet, taziyeler yarım asra yakındır süren çatışmaların en gerçek göstereni…

Anlatılara bakınca buranın aynı zamanda bir irade beyanına dönüştüğünü ileri sürmek de yanlış değil. Bedeninde taşıdığı acıyla sessizce “Değdi mi?” diye sorsa dahi —ki bu çok insani bir muhasebe— yas tutanların hem kayıplarına hem de barış iradesine sahip çıktıkları görülüyor.

Burada özellikle Türkiye toplumu tarafından şunun anlaşılması önemli: Bunca kayıp yaşamış insanlar alabildiğine metanetle süreci destekliyor; barış ve bir arada yaşam iradesi neredeyse bütün anlatılarda öne çıkıyor. Bu çok çok kıymetli. Gazeteci Tuğçe Tatari’nin Cizre’de yaptığı görüşmelerde de bu çok açık biçimde görülüyor.

Yarın: Devlet yasların meşrulaşmış bir anmaya dönmesini istemiyor