Dev Yapı İş Sendikası Genel Sekreteri Demir: Demokratik çözüm, işçi ve emekçilere de kazandıracak

Demokratik çözümün Türkiye işçi sınıfına da kazandıracağını belirten Dev Yapı-İş Sendikası’ndan Nihat Demir, “Çatışmalı süreçlerden en büyük zararı her zaman emekçiler gördü. Barış yalnızca silahların susması değil, emekçilerin özgürlüğüdür” dedi.

NİHAT DEMİR

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin emekçiler açısından olası etkilerini değerlendiren Dev Yapı-İş Sendikası Genel Sekreteri Nihat Demir, barışın yalnızca silahların susması değil, emeğin özgürleşmesi anlamına geldiğini, savaşın yükünü ise emekçilerin taşıdığını söyledi. Demokratik çözümün Türkiye işçi sınıfına da kazandıracağını vurgulayan Demir, “Dayanışmayı büyütelim, örgütlülüğü güçlendirelim” çağrısında bulundu.

Dev Yapı-İş Sendikası Genel Sekreteri Nihat Demir, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin emekçiler üzerindeki olası etkilerini ANF’ye değerlendirdi.

Çatışmalı süreç, işçi ve emekçilerin sosyal ve demokratik hakları üzerinde nasıl bir etki yarattı?

Çatışmalı süreçlerden en büyük zararı her zaman emekçiler gördü. Çünkü savaşın yükünü hiçbir zaman zenginler taşımadı; fabrikada çalışan işçi, tarladaki emekçi, inşaattaki usta, pazardaki kadın ve geleceğini arayan genç taşıdı.

Çatışma ortamı yalnızca can kayıpları yaratmıyor; aynı zamanda yoksulluğu büyütüyor, işsizliği artırıyor, sendikal örgütlenmeyi zayıflatıyor ve demokratik hakların kullanılmasını zorlaştırıyor. Güvenlik politikalarının öne çıktığı dönemlerde emeğin talepleri geri plana itiliyor. İşçiler ücretlerini, çalışma koşullarını ve iş güvenliğini konuşamaz hale geliyor.

Oysa biz biliyoruz ki barış yalnızca silahların susması değildir. Barış, işçinin ücretinin zamanında ödendiği, kimsenin aç kalmadığı, herkesin sendikal haklarını özgürce kullanabildiği bir toplumsal düzenin adıdır.

‘DEMOKRATİK ÇÖZÜM TÜRKİYE İŞÇİ SINIFINI DA ETKİLEYECEK’

Kürt meselesinin çözümsüzlüğü ile yoksulluk, işsizlik, güvencesiz çalışma ve örgütsüzlük arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

Bu mesele yalnızca bir kimlik meselesi değil, aynı zamanda bir emek meselesidir. Çözümsüzlük, yıllardır özellikle bölge halkını yoksulluk, göç ve işsizlikle karşı karşıya bıraktı. İnsanlar köylerinden koparıldı, büyük kentlerin en ağır işlerinde en düşük ücretlerle çalışmak zorunda bırakıldı. Bugün Türkiye’de en güvencesiz işlerde çalışan milyonlarca emekçinin önemli bir kısmı, göç etmek zorunda kalan ailelerin çocuklarıdır.

Barışın olmadığı yerde yatırım da üretim de adil bölüşüm de gelişmez. Bu nedenle demokratik çözüm yalnızca Kürt halkı için değil, bütün Türkiye işçi sınıfının ekonomik geleceği açısından da önemlidir.

Savaşa ayrılan kamu kaynaklarının temel alanlara yönlendirilmesi, emekçilerin yaşam koşullarını nasıl değiştirebilir?

Bir ülkenin bütçesi, aslında o ülkenin vicdanıdır. Kaynaklar savaşa değil, insana ayrıldığında daha fazla okul yapılabilir, daha fazla hastane açılabilir, depreme dayanıklı konutlar üretilebilir, emekliler insanca yaşayabilir, gençler iş bulabilir ve çocuklar nitelikli eğitim alabilir.

Bugün parası olan en iyi hastaneye gidebiliyor, olmayan ise aylarca sıra bekliyor. Parası olan çocuğunu en iyi okullarda okutabiliyor, olmayanın çocuğu ise eğitim yarışına geriden başlıyor. Biz buna adalet diyemeyiz. Eğer aynı ülkede yaşıyorsak, sağlık da eğitim de barınma da herkes için eşit hak olmalıdır.

‘BARIŞI SAVUNMAK SENDİKALARIN DA GÖREVİ’

Sürecin yalnızca siyasal aktörler arasında yürütülmesi yeterli mi? İşçiler, sendikalar ve meslek örgütleri sürece hangi mekanizmalarla katılmalı?

Hayır. Toplumu ilgilendiren hiçbir mesele yalnızca siyaset kurumuna bırakılamaz. Çünkü barışın bedelini halk ödedi. Dolayısıyla barışın sahibi de halk olmalıdır. İşçiler, kadın örgütleri, sendikalar, gençlik örgütleri, meslek odaları, akademisyenler ve yerel toplum temsilcileri müzakere süreçlerinin doğal parçası olmalıdır. Çünkü yaşamı üreten onlar. Demokrasiyi büyütecek olan da onların söz hakkıdır.

Sendikalar barış ve demokratik çözüm için nasıl bir sorumluluk üstlenmeli?

Sendikalar yalnızca toplu sözleşme yapan kurumlar değildir. Sendikalar, emeğin vicdanıdır. İşçinin ekmeğini savunduğu kadar yaşam hakkını da savunmalıdır. Barışı savunmak yalnızca siyasetin değil, aynı zamanda sendikal mücadelenin de görevidir. Çünkü savaşın olduğu yerde ne sendikal hak gelişebilir ne de demokrasi güçlenebilir.

Bizim görevimiz, işçileri birbirine düşürmek değil; aynı vardiyada çalışan Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkes bütün emekçilerin ortak çıkarlarını büyütmektir.

İşçi sınıfı içinde milliyetçi söylemlerin ve halklar arasındaki kutuplaşmanın aşılması için sendikalar neler yapabilir?

Patronun milliyeti olmaz. Sermayenin kimliği olmaz. Ama işçinin alın teri ortaktır. Aynı iskelede çalışan iki işçiden biri Kürt, biri Türk olabilir. Akşam eve aynı yorgunlukla giderler. Çocuklarının aynı ihtiyaçları vardır. Kirayı aynı şekilde öderler. Yoksulluğu birlikte yaşarlar.

Bu nedenle sendikalar, ortak sınıf bilincini güçlendirmelidir. Birlikte eğitimler düzenlemeli, kültürel etkinlikler yapmalı ve önyargıları azaltacak ortak mücadele deneyimlerini çoğaltmalıdır. İşçiyi birbirinden ayıran değil, birbirine yaklaştıran bir sendikal anlayış büyütülmelidir.

‘KALKINMAYA DEĞİL, İNSAN VE DOĞANIN FEDA EDİLMESİNE KARŞIYIZ’

Çözüm süreci bölgesel kalkınma ve yeni yatırımlar bakımından bir fırsat olarak sunuluyor. Bunun emekçiler için ucuz iş gücü, güvencesiz çalışma ve doğa talanı gibi yeni riskler yaratmaması için hangi güvenceler alınmalı?

Biz kalkınmaya karşı değiliz. Ama sermayenin sınırsız kârı adına insanların ve doğanın feda edilmesine de karşıyız. Barış sonrasında kurulacak her yatırım; öncelikle iş güvencesini, sendikal örgütlenmeyi, eşit ücreti, iş güvenliğini, kadın istihdamını, genç istihdamını ve çevrenin korunmasını güvence altına almalıdır.

Doğa yalnızca bugünün değil, çocuklarımızın geleceğidir. Ekolojik yaşam ile emek mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez. Doğayı kaybeden toplum, geleceğini de kaybeder.

Kadın emekçiler ve genç işçiler sürecin neresinde duruyor?

Kadınlar, savaşın da yoksulluğun da en ağır yükünü taşıyor. Hem evde görünmeyen emeği üretiyorlar hem de çalışma yaşamında ayrımcılıkla mücadele ediyorlar. Gençler ise geleceksizlik duygusuyla büyüyor; iş bulamıyor, güvencesiz çalışıyor ve göç etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle kadınların ve gençlerin yalnızca dinlenen değil, karar veren özneler olması gerekiyor. Müzakere süreçlerinde eşit temsil sağlanmalıdır. Kadınların ve gençlerin yaşam deneyimi, barışın kalıcı olmasının en önemli güvencelerinden biridir.

Sürecin şeffaf, toplumsal ve kalıcı olabilmesi için iktidara, muhalefete ve ilgili siyasal aktörlere çağrınız nedir?

Barış, hiçbir partinin tek başına başaracağı bir mesele değildir. Ancak toplumun ortak iradesiyle büyüyebilir. Bu nedenle bütün siyasal aktörlere çağrımız: şeffaf olun, toplumu bilgilendirin, toplumsal katılımı artırın, sendikaları, kadın örgütlerini, gençliği, meslek odalarını ve yerel toplum temsilcilerini sürecin öznesi haline getirin.

Barış, kapalı kapılar ardında değil; halkın gözü önünde, güven veren demokratik mekanizmalarla güçlenebilir.

‘ÇÖZÜMÜ DEVLETİN İNİSİYATİFİNE BIRAKMAMALIYIZ’

Son olarak, işçilere, emekçilere ve sendikal örgütlere nasıl bir çağrıda bulunmak istersiniz?

Biz inanıyoruz ki hiçbir toplum yalnızca siyasetçilerin iradesiyle özgürleşmez. Gerçek değişimi halklar gerçekleştirir; işçiler, kadınlar, gençler ve ezilenler gerçekleştirir. Bu nedenle çözümü yalnızca devletin ya da siyasal aktörlerin inisiyatifine bırakmamak gerekiyor.

İşçiler fabrikalarda, tarlalarda, şantiyelerde; kadınlar yaşamın her alanında, gençler ise okullarında ve üretim alanlarında söz sahibi olmalıdır. Ürettiğimiz değerin sahibi olmak, emeğimiz üzerinde söz sahibi olmak en temel hakkımızdır. Dayanışmanın, kolektif üretimin ve ortak yaşamın güçlendiği bir toplumda, sağlık, eğitim, barınma ve sosyal güvenlik bir ayrıcalık değil, herkes için eşit bir hak haline gelebilir.

Yüzyıllardır bu topraklarda, yazılı hukuk kadar güçlü olan toplumsal ahlakın da bize söylediği önemli ilkeler vardır. “Alın teri kurumadan işçinin ücretini veriniz” sözü, yalnızca inançların değil, aynı zamanda insanlığın ortak vicdanının ifadesidir. Komşusu açken tok yatmamayı öğütleyen bir kültürün mirasçıları olarak, kimsenin açlıkla, yoksullukla ve dışlanmayla yaşamadığı bir ülke kurmak mümkündür.

Barış yalnızca silahların susması değildir. Barış, çocuğun okula aç gitmemesi, işçinin ücretini zamanında alması, kadının şiddetsiz ve eşit bir yaşam sürmesi, gencin geleceğini başka ülkelerde aramak zorunda kalmamasıdır. Barış, doğanın talan edilmediği, emeğin sömürülmediği, halkların eşit ve onurlu yaşadığı demokratik bir toplumsal yaşamdır.

Biz sendikacılar olarak biliyoruz ki örgütlü emek yalnızca ücret mücadelesi vermez, aynı zamanda insan onuruna yakışır bir yaşamın da mücadelesini verir.

Bu yüzden bütün işçilere, emekçilere ve demokratik kitle örgütlerine çağrımız şudur: Farklılıklarımızı ayrışmanın değil, zenginliğin kaynağı olarak görelim. Birbirimizin kimliğine, diline, kültürüne ve emeğine sahip çıkalım. Dayanışmayı büyütelim, örgütlülüğü güçlendirelim ve demokratik yollarla haklarımızı birlikte savunalım. Çünkü kalıcı barış da gerçek demokrasi de eşitlik de ancak örgütlü halkın ortak mücadelesiyle mümkün olacaktır.