Deviren: Kalıcı barış ve demokratik toplum için yerelin güçlendirilmesi gerekiyor

Sürece ilişkin konuşan yazar Mehmed Deviren, yasal düzenlemelerin sürecin önemli bir ayağını oluşturduğunu belirterek, ‘Kalıcı bir dönüşüm ancak toplumsal irade, demokratik katılım ve yerel mekanizmaların güçlendirilmesiyle mümkündür” dedi.

MEHMET DEVİREN

Kürt sorununun demokratik çözümüne ilişkin tartışmalar sürerken, gözler bir yandan Meclis'te hazırlanması beklenen “Çerçeve Yasa”ya çevrildi. Ancak tartışmalar yalnızca hukuki düzenlemelerle sınırlı değil. Sürecin toplumsal zemininin nasıl güçlendirileceği, yerel yönetimlerin ve halkın sürece nasıl dahil olacağı da yeni dönemin temel başlıkları arasında yer alıyor.

Yazar Mehmed Deviren, bu tartışmaları ajansımıza değerlendirerek, kalıcı barışın ancak toplumun örgütlü iradesiyle mümkün olacağını söyledi.

Bugün Türkiye’nin önünde duran meselenin yalnızca Meclis’e gelecek bir ‘Çerçeve Yasa’ ya da birkaç yasal düzenleme olmadığını belirten Deviren, asıl meselenin bu toplumun yüz yılı aşkın süredir tartıştığı demokrasi, birlikte yaşam ve barış sorununun çözüme kavuşturulamaması olduğunu vurguladı. Süreci yalnızca hukuki düzenlemeler üzerinden okumanın eksik kalacağını ifade eden Deviren, hukukun ancak toplumun iradesiyle buluştuğu ölçüde anlam kazandığını, hiçbir yasanın toplumun vicdanında ve gündelik yaşamında karşılık bulmadan tek başına kalıcı bir dönüşüm yaratamayacağını kaydetti.

Sürecin onurlu bir barışa evrilmesi ve kalıcılaşması için özgürlük yasalarıyla beraber öz örgütlülüğü sağlayacak zemine ihtiyaç olduğunu dile getiren Deviren, öz güce dayanan bir çalışma perspektifinin ve yerel imkanların halk lehine işletilmesinin güven oluşturacağını belirtti.

‘GÜÇLÜ DEVLET İLE GÜÇLÜ TOPLUM BİRBİRİNİN ALTERNATİFİ DEĞİL’

Bunun nihai bir çözüme kavuşması için Önder Apo’nun uzun yıllardır işaret ettiği demokratik toplum ve yerellik perspektifinin tartışmalara önemli bir düşünsel katkı sunduğuna dikkat çeken Deviren, sorunun bu perspektifler ışığında ele alınmasının daha sağlıklı olacağını ifade etti. Bu perspektifte esas olanın devleti zayıflatmak ya da yeni ayrışmalar üretmek olmadığını söyleyen Deviren, toplumun kendi sorunlarını konuşabildiği, çözümler üretebildiği, öz iradesiyle kendini yönetebildiği ve temsili demokrasinin ötesine geçen bir demokrasinin geliştirilmesi olduğunu vurguladı. Bu yaklaşımda güçlü devlet ile güçlü toplumun birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki unsur olarak öne çıktığını belirtti.

Siyasal tartışmalar sürerken sokaktaki insanların ve yerel halkın bu süreçten somut beklentisinin son derece net olduğunu kaydeden Deviren, insanların huzur ve güven içinde yaşamak ve çocuklarının geleceğinden kaygı duymamak istediğini ifade etti. Gençlerin göç etmek yerine kendi şehirlerinde üretmek ve yaşamak istediğini, esnafın istikrarlı bir ekonomi, çiftçinin ise emeğinin karşılığını arzuladığını dile getiren Deviren, siyasetin bu beklentilere cevap verebilmesi halinde toplumsal desteğin de doğal olarak güçleneceğine işaret etti.

Bugün tartışılan ‘Çerçeve Yasa'nın da bu açıdan değerlendirilmesi gerektiğini belirten Deviren, hazırlanacak yasal düzenlemelerin yalnızca teknik metinler olmaması gerektiğini, metinlerin topluma güven vermesi, demokratik siyasetin önünü açması, belirsizlikleri azaltması ve insanların geleceğe umutla bakmasını sağlaması gerektiğini vurguladı. Deviren, kalıcı barışın yalnızca silahların susmasıyla değil; hukukun güven verdiği, siyasetin çözüm üretebildiği ve toplumun kendisini sürecin öznesi olarak gördüğü bir iklimin oluşmasıyla mümkün olacağını kaydetti. 

‘BARIŞIN GERÇEK SINAVI SAHADA VERİLİR’

Bu süreçte yerel siyasetin rolünün belirleyici hale geldiğine dikkat çeken Mehmet Deviren, Ankara’nın yasalar çıkarabileceğini, ancak barışın gerçek sınavının Amed’te, Wan’da, Mêrdin’de, İstanbul’da, İzmir’de, yani insanların birlikte yaşadığı toplumsal sahada verildiğini söyledi. İnsanların birbirine güvenmediği, gençlerin geleceklerini bu ülkede kuramadığı, kadınların karar mekanizmalarında yeterince yer alamadığı ve farklı kimliklerin birbirini dinlemediği koşullarda en iyi yasanın bile beklenen toplumsal dönüşümü tek başına sağlayamayacağını belirten Deviren, kalıcı barışın toplumsal katılım ve ortak yaşam kültürüyle güçlenebileceğini vurguladı.

Belediyelerin yalnızca yol yapan, park inşa eden ya da altyapı hizmeti sunan kurumlar olarak görülmemesi gerektiğini belirten Deviren, yerel yönetimlerin aynı zamanda demokratik kültürün üretildiği ve yeniden işlevsel hale getirildiği alanlar olması gerektiğinin altını çizdi. 

Deviren, kent konseyleri, kültür merkezleri, gençlik ve kadın çalışmaları ile sosyal politikalar aracılığıyla insanlar arasında güven kurabilme yönünden önemli bir role sahip yerel yönetimlerin, halkın yönetime en doğrudan temas ettiği kurumlar olduğunu belirtti. Bu nedenle yerel yönetimlerin demokratik katılımın en güçlü zeminlerinden birine dönüştürülmesinin bu süreç açısından önemli olacağını vurguladı. 

Önder Apo’nun yerellik yaklaşımının da bu çerçeveden değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Deviren, yerelliğin insanların yaşadıkları kente, mahalleye ve geleceğe daha fazla söz söylemesi anlamına geldiğini söyledi. Karar alma süreçlerinin halka yaklaşmasının, katılımın artmasının ve toplumun edilgen değil etkin bir özne haline gelmesinin demokratik toplumun temelini oluşturduğunu dile getiren Deviren, yurttaşların yalnızca seçim dönemlerinde değil, hayatın her alanında söz sahibi olabilmesi gerektiğini belirtti. 

‘YEREL İLE MERKEZ ARASINDAKİ GÜVEN SORUNU, DEMOKRASİYİ ENGELLER’ 

Yerelin merkeze, merkezin ise yerele duyduğu güvensizliğinin Türkiye’de bilinen bir gerçek olduğunu söyleyen Deviren, yerel yönetimlerin yetki alanlarının genişletilmesi ve toplumsal katılımın güçlendirilmesinin önündeki en büyük engellerden birinin, merkez ile yerel arasında yaşanan güven sorunu olduğunu dile getirdi.

Yetki paylaşımı, mali kaynaklar, idari denetim ve siyasal kutuplaşmanın zaman zaman yerel yönetimlerin hareket alanını daralttığına dikkat çeken Deviren, demokratik toplumun gelişebilmesi için hem güçlü yerel yönetimlere hem de şeffaf, hesap verebilir ve hukuka bağlı bir yönetim anlayışına ihtiyaç olduğunu söyledi. Güvenin ise ancak karşılıklı sorumlulukla inşa edilebileceğini kaydetti.

Demokratikleşmenin yalnızca kurumların değişmesi değil, aynı zamanda toplumsal zihniyetin değişmesi olduğunu belirten Deviren, insanların birbirini tehdit olarak değil aynı toplumun eşit bireyleri olarak görebildikleri gün gerçek anlamda yeni bir dönemin başlayacağını ifade etti.

Deviren, barışın sadece siyasi aktörlerin imzaladığı metinlerle değil; komşunun komşuya duyduğu güvenle, çocuğun geleceğe umutla bakmasıyla ve toplumun ortak yaşam iradesini güçlendirmesiyle kalıcı hale geleceğini vurguladı.

‘ASIL MESELE TOPLUMSAL İRADEYİ OLUŞTURABİLMEKTİR’

Barış için atılacak siyasi ve yasal adımların yerelde toplumsal bir karşılık bulmasının tabana yayılmasının sürecin kalıcılığı açısından hayati önem taşıdığını vurgulayan Mehmet Deviren, şunlara dikkat çekti:

“Önümüzdeki dönemin en büyük meselesi yalnızca bir yasa yapmak değildir. Asıl mesele, o yasanın arkasında duracak toplumsal iradeyi oluşturabilmektir. Eğer hukuk, siyaset ve toplum aynı hedefte buluşabilirse; yerel yönetimler katılımı artırır, demokratik siyasetin alanı genişler ve insanlar kendilerini bu sürecin gerçek öznesi olarak hissederse, Türkiye çok daha güçlü bir demokratik geleceğe yürüyebilir.

Halklar, siyasal ve toplumsal öncülükten hesapsız bir öncülük beklemektedir. Kendini değil halkı esas alan bir anlayışla toplumsal her sorun çözüme kavuşabilir. Toplumsal, ekolojik ve siyasi krizlerden kurtularak demokratik topluma kavuşma da ancak böyle mümkün olabilir. Umut ise Sayın Abdullah Öcalan’ın ortaya koymuş olduğu demokratik çözüm perspektifinde yatmaktadır.”