GENÇLİK VE YENİ PARADİGMA
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde gençliğin rolünü, süreçte yaşanan tıkanıklıkları ve ideolojik dönüşümü Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Gençlik Meclisi Üyesi İbrahim Akbay ile konuştuk.
Gençliğin Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde üstlendiği temel rol nedir?
Gençlik, toplumun kurucu ve öncü gücü olarak Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde tarihsel bir sorumlulukla karşı karşıya. Bugün gençliğin rolünü yalnızca mevcut parti çalışmalarını yürütmek veya rutin gençlik örgütlenmesiyle sınırlandırmak mümkün değil. Demokratik toplumun, demokratik ulusun ve komünlerin inşasının merkezde olduğu bu dönemde, gençliğin pratik öncü rolü ideolojik öncülükle iç içe geçiyor.
Toplumun savunulan değerleri, verilen mücadeleyi ve hedeflenen yaşamı kavrayabilmesi için en büyük görev gençliğe, genç kadına ve kadın hareketine düşüyor. Gençlik hem bu tarihsel süreç özelinde hem de süreçten bağımsız olarak her dönemde toplumun öncü dinamiği olma konumunu sürdürüyor.
‘ÖZEL SAVAŞ POLİTİKALARINDAN VAZGEÇİLMİYOR’
Sürece dair olumlu beklentilerin yanı sıra Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin ilke ve esaslarına uygun olmayan bir dizi uygulama da söz konusu. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
50 yıla yaklaşan mücadelenin ardından, Önder Apo’nun adımlarıyla girilen süreçte, barış ve demokratik toplumun ruhuna uymayan pratikler varlığını koruyor. “Umut Hakkı”nın uygulanmaması, kayyım rejiminin sürdürülmesi, seçilmiş siyasetçilerin cezaevinde tutulması, ekolojik kıyım ve gençliğe yönelik baskı ile gözaltılar, sürecin en belirgin engelleri olarak öne çıkıyor.
Süreç siyasallaşmayla sonuçlansa dahi toplumsal ve siyasal mücadele yeni bir boyut kazanarak sürecektir. Çatışmasızlık hali sağlansa da devletin özel savaş politikalarından ve cezasızlık kültüründen vazgeçmediği açıktır. Sadece bugüne değil, düne de bakmak gerekiyor. Mesela Selçuk Mızraklı yedi yıl sonra tahliye oldu; sadece Kürt halkının siyasi iradesi olduğu için. Böyle daha birçok seçilmiş var tutuklu olan.
Halkın siyasi iradesini temsil eden isimlerin yıllarca cezaevinde tutulması, Kürtlere siyasal alanın hâlâ açılmadığını gösteriyor. Faili meçhul cinayetler, katliamlar ve yakılan köylerle yüzleşmeyen bir devlet gerçekliği karşımızda duruyor. Cumartesi Anneleri 30 yıldır evlatlarının kemiklerini ararken, failler yargılanmadan ve gerçek bir muhasebe yapılmadan kalıcı bir barışın inşasının mümkün olduğunu düşünmüyorum.
‘ÖZ GÜCE DAYALI İNŞA VE KURUCU ORTAKLIK’
Barışın toplumsallaşması ve sürecin ilerlemesi için atılması gereken somut adımlar nelerdir?
Kürt Özgürlük Hareketi, pasif bir talepçi konumda kalmayacağını, devletin tutumundan bağımsız olarak kendi toplumsal modelini inşa edeceğini net bir biçimde ortaya koyuyor. Yani örneğin Kürtçenin anadilde eğitim ve resmi dil olması talebi var; ama aynı zamanda kendi Kürtçe eğitim çalışmasını örgütleme, belki eğitim modelini geliştirme perspektifi de var. Yerel demokrasi ve statü talebi var; ama aynı zamanda komünler inşa etme, tüm Kürdistan’da komünler komünü yaratma paradigması da var.
Sürecin başarıya ulaşması ve barışın toplumsallaşması için siyasallaşmanın önünün açılması gerekiyor. Bunun yanı sıra Kürtlerin kurulacak demokratik yapıda kurucu ortak olarak yer alması; anayasal güvence, Kürt hukukunun tanınması ve doğuştan gelen tüm demokratik hakların iadesiyle mümkündür. Ayrıca Kürdistan’da süren ekolojik kıyıma bir an önce son verilerek Kürt halkının kendi öz kaynakları üzerinde hak sahibi olması şarttır.
Öte yandan, Meclis’ten geçen çerçeve yasa mevcut haliyle elbette yetersizdir. Yasa, PKK’yi hâlâ “terör örgütü” olarak tanımlıyor; Önder Apo dahil ağırlaştırılmış müebbet alan tutsakları ve üst düzey yöneticileri hariç tutuyor. Fakat Hareket’in yöneticilerinin de söylediği gibi bu adım, çatışmalı ortamın sürdürülmesine kıyasla olumlu bir başlangıç noktasıdır. Kalıcı çözüm için yasal düzenlemelerin devamı gelmelidir.
‘İDEOLOJİK DÖNÜŞÜMÜ TOPLUMA YETERİNCE ANLATAMADIK’
Toplumda sürece dair yaşanan sorgulamaların temel nedeni sizce nedir?
Bu duruma özeleştirel yaklaşmak gerekiyor. Halkımızın haklı tepkileri ve eleştirileri vardır. Bunların bir kısmı bazı mevzilerin yitirilmesi sebebiyledir ki bu, mücadele tarihinde ilk değildir. Mücadele, kazanımları da dönem dönem kayıpları da kendinde barındırır. Ancak mücadelenin kararlılıkla sürdürülmesi, bu sebeple doğan tepkileri ve eleştirileri tersine çevirebilmiştir; tarih bunu gösteriyor.
Diğer yandan, 50 yıllık mücadelenin getirdiği ideolojik değişim ve dönüşümü tam olarak kavrayamamaktan kaynaklanan bir yanı da var. Bu da elbette bizim eksikliğimiz. İdeolojik öncülük iddiasını taşıyorken en başta bizler, yani gençlik, topluma değişen paradigmayı ve bugün inşa edilmek istenenin ne olduğunu yeterince anlatabilmiş, benimsetebilmiş ve bu doğrultuda örgütleyebilmiş olsaydık, bu yönlü anlayamamaktan, yanlış anlamaktan ya da bazı çevrelerin dezenformasyonlarından kaynaklı tepkiler de oluşmazdı.
Bizim açımızdan bakarsak hem halkımız hem kadrolar açısından bizleri mücadeleye ilk bağlayan değerler ve yurtseverlik duygusu oluyor. Ancak bunlar tek başına paradigmayı pratiğe geçirmek, bir toplumsal inşa için yeterli değil. Bunlarsız da olmaz ama sadece bunlarla da olmuyor; bir ideolojik yoğunlaşma gerekiyor.
Günün sonunda hepimiz bir arayış içindeyiz. Ancak Önder Apo’nun fikirlerini, reel sosyalizmin tıkanıklıklarına yanıt getiren analizlerini kavradıkça ideolojik netliğe ulaşıyoruz. Ortaya koyduğu “Demokratik Konfederalizm” ve “Komünalizm” çizgisi, kapitalist modernitenin hegemonyasını kırmaya dönük bir “hakikat arayışı”dır. Gençliğe düşen öncülüğün temel görevi de bu çizgiyi topluma aktarmaktır.