'Kızıltepe JİTEM Davası, failleri bilindiği halde cezasız bırakılan cinayetlerin örneğidir'

ÖHD Mardin Şubesi Eşbaşkanı Berivan Orhan, Hasan Atilla Uğur’un gözaltına alınmasının gerçek bir yüzleşmeden çok devlet içindeki güç dengelerinin değişmesiyle gelişen bir hesaplaşmaya işaret ettiğini söyledi.

KIZILTEPE JİTEM

Kürdistan’da 1990’lı yıllarda yaşanan ağır insan hakları ihlalleri, zorla kaybetmeler ve yargısız infazlara ilişkin dosyalar, uzun yıllardır cezasızlık tartışmalarının merkezinde yer alıyor. Tartışmaları yeniden gündeme taşıyan son gelişmelerden biri, emekli Jandarma Kurmay Albay Hasan Atilla Uğur’un eski MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun 2011 yılında Silivri Cezaevi’nde hayatını kaybetmesine ilişkin yeniden başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınması oldu.

Uğur’un adı, yalnızca Kozinoğlu soruşturmasıyla değil, 1990’lı yıllarda Mardin’in Kızıltepe ilçesinde yaşanan zorla kaybetme ve yasadışı infaz iddialarının konu edildiği Kızıltepe JİTEM Davası’yla da gündeme gelmişti.

Kızıltepe JİTEM Davası’nda Uğur, dönemin Diyarbakır İl Jandarma Komutanı Eşref Hatipoğlu, Jandarma Komando Bölük Komutanı Ahmet Boncuk, Başçavuş Ünal Alkan ve köy korucularının da aralarında bulunduğu dokuz sanıktan biriydi. Sanıklar, 1990’lı yıllarda Kızıltepe’de yaşanan zorla kaybetme ve yasadışı infaz iddiaları kapsamında yargılandı.

Yıllar süren yargılama beraatle sonuçlanırken, mağdur avukatları ve insan hakları örgütleri dava sürecini cezasızlık politikaları açısından eleştirdi.

Uğur’un yıllar sonra başka bir soruşturma kapsamında gözaltına alınması ise “Geçmişle gerçek bir yüzleşme mi başlıyor, yoksa devlet içerisindeki yeni bir hesaplaşma mı yaşanıyor?” sorusunu yeniden gündeme getirdi.

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Mardin Şubesi Eşbaşkanı Avukat Berivan Orhan ile Hasan Atilla Uğur’un gözaltına alınmasını, Kızıltepe JİTEM Davası’nı, cezasızlık politikasını ve geçmişle yüzleşmenin hangi koşullarda mümkün olabileceğini konuştuk.

‘KIZILTEPE JİTEM DAVASI’NI FAİLİ MEÇHUL BİR DAVA OLARAK TANIMLAMAK MÜMKÜN DEĞİL’

Kızıltepe JİTEM Davası gibi ağır insan hakları ihlallerini içeren dosyalar cezasızlıkla sonuçlanmışken, bu dosyalarda yargılanmış isimlerin ancak farklı soruşturmalar kapsamında gözaltına alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durum gerçek bir “adalet ve hakikat arayışı” mı, yoksa devlet içi dönemsel bir hesaplaşma mı?

Öncelikle Kızıltepe JİTEM Davası’nı “faili meçhul” bir dava olarak tanımlamamız mümkün değil. Kızıltepe’de JİTEM tarafından gerçekleştirilen cinayetlerin failleri bellidir. Bu davada yargılanan sanıkların beraat etmiş olması, bizim açımızdan, Kürdistan’da devlet adına gerçekleştirilen cinayetlerin yargı eliyle nasıl aklandığını gösteren açık bir örnektir.

Faillerin aslında bilinmesine rağmen davaların beraat ve cezasızlıkla sonuçlanması, bu tür olayların “faili meçhul” değil, aksine failleri açıkça bilinen ancak korunan kişiler tarafından gerçekleştirildiğini göstermektedir.

Bu nedenle bugün yapılan gözaltı ve soruşturmaları bir “hakikat ve adalet arayışı” olarak okumak, sahadaki gerçeklik açısından oldukça iyimser bir yaklaşım olur. Mevcut tabloyu, devlet içindeki güç dengelerinin, farklı odakların ve dönemsel siyasi-bürokratik hesaplaşmaların bir yansıması olarak değerlendiriyoruz.

‘HAKİKAT ARAYIŞI KURUMSAL VE BAĞIMSIZ BİR YARGI SÜRECİNİ GEREKTİRİR’

Adalet Bakanı’nın “faili meçhullerin aydınlatılacağı” yönündeki açıklamalarına karşın zamanaşımı kararları, yıllarca süren ve beraatle sonuçlanan JİTEM davaları ortada. Mevcut yargı pratiği bu açıklamalarla ne kadar uyuşuyor? Sistemik cezasızlık aşılmadan faili meçhul dosyalarının aydınlatılması mümkün mü?

Gerçek bir hakikat arayışından söz edebilmek için, evrensel insan hakları normlarını esas alan, geçmişle samimi ve kurumsal bir yüzleşmeyi amaçlayan bağımsız bir yargısal faaliyet gereklidir.

Oysa bugün karşılaştığımız tablo, böyle bir adalet iradesinden ziyade devlet içindeki farklı odakların, blokların veya dönemsel siyasi ve bürokratik dengelerin değişmesiyle tetiklenen bir tasfiye ya da hesaplaşma sürecine işaret etmektedir.

Dün bu kişilere ve mekanizmalara koruma kalkanı sağlayan yapılar, bugün güç dengelerinin değişmesiyle ortadan kalkmış veya başka bir biçime bürünmüş olabilir. Ancak bu durum, geçmişte işlenen ağır insan hakları ihlallerine ilişkin sistemik cezasızlık sorununu ortadan kaldırmaz.

Dolayısıyla yalnızca belirli kişilerin bugün gözaltına alınması veya soruşturulması, geçmişteki ihlallerin aydınlatıldığı anlamına gelmez. Hakikat ve adalet arayışı, kişisel ya da dönemsel tasfiyelerden bağımsız, kurumsal ve bağımsız bir yargı sürecini gerektirir.

‘ASIL MESELE ADALETİ YILLARCA TIKAYAN SİSTEMDİR’

Tüm bu gelişmeler Türkiye’de geçmişle yüzleşme ve toplumsal hafızanın kurulması açısından yeni bir fırsat penceresi sunabilir mi? Yoksa mağdur aileleri ve insan hakları savunucuları açısından yeni bir cezasızlık zincirinin ve hayal kırıklığının habercisi mi?

Mevcut konjonktürde bu gelişmeleri, mağdur aileleri ve insan hakları savunucuları açısından kalıcı bir hakikat penceresinin açılması olarak değerlendirmiyoruz. Aksine, yeni bir hayal kırıklığının ve cezasızlık döngüsünün devam etmesi riskini taşıdığını düşünüyoruz.

Çünkü burada temel mesele yalnızca belirli kişilerin gözaltına alınması değildir. Asıl mesele, faili belli olan ağır insan hakları ihlallerinde adaleti yıllarca tıkayan sistemin kendisidir.

Bu sistem, bugün gerçekleştirilen operasyonlarla bir “temizlik” veya “hesaplaşma” görüntüsü verse dahi sistemik cezasızlık sorununu çözmez. Aksine, hukukun dönemsel iktidar ve güç mücadelelerinin bir enstrümanı haline geldiği yönündeki algıyı güçlendirir.

Gerçek bir yüzleşme için mağdur ve yakınlarının haklarının merkeze alındığı; faillerin kimliğine, konumuna veya hangi dönemde hangi güç odağıyla ilişkili olduğuna bakılmaksızın etkili soruşturma ve kovuşturmanın yürütüldüğü bağımsız bir hukuk mekanizmasına ihtiyaç vardır.

Ancak böyle bir yaklaşım, geçmişte yaşanan ağır insan hakları ihlallerinin aydınlatılması, toplumsal hafızanın kurulması ve cezasızlık döngüsünün kırılması açısından gerçek bir anlam taşıyabilir.