Kürtlere sorun

Kürtler hakkında yeterince konuşuldu. Kürtler adına yeterince karar verildi. Kürtlerin ne istediğini durmadan tercüme etmeye gerek yok. Kürtler, ne istediklerini başkalarının onlar adına açıklamasına ihtiyaç duyan bir toplum değildir.

KÜRTLER NE İSTİYOR?

Barış üzerine daha önce yazarken, silahların susmasının tek başına barış anlamına gelmeyeceğini söylemiştik. Hakikat, adalet, hafıza, güven ve toplumsal katılım olmadan çatışma sona erebilir, fakat barış toplumsallaşmaz. Bu düşünce etrafında epeyce değerlendirme yapıldı, söz söylendi.

Bugün artık bunun bir adım ötesini konuşmak gerekiyor. Çünkü Kürt meselesinde yalnızca çatışmanın sona ermesini değil, gelecekte kurulacak siyasal ilişkinin niteliğini belirleyecek bir dönüşümü tartışıyoruz. Rejimler dönüştürülüyor, örgütsel yapılar değişiyor, paradigmalar yeniden tarif ediliyor, “demokratik entegrasyon”, “demokratik toplum”, “Demokratik Cumhuriyet” ve yeni bir ortak yaşamın imkanları konuşuluyor. Bütün bunlar küçümsenemeyecek ölçüde önemli.

Müzakere masasının kurulması, silahlı çatışmanın sona erme ihtimali ve bunun yalnızca Türkiye’de değil, Kürdistan’ın diğer parçalarında yaratabileceği imkanlar tarihsel önemdedir. Bu nedenle sürece ilişkin söylediğimiz her eleştirel sözün nasıl bir zemine temas ettiğinin farkındayız. Mesele, masayı değersizleştirmek değil, böylesine ağır bir tarihin karşısında değersizleşmeyecek bir barışın nasıl kurulabileceğini tartışmaktır.

Çünkü müzakereyi gerekli, hatta kaçınılmaz kılan yalnızca bugünün siyasal koşulları değildir. Onu bugüne taşıyan bir tarih, bir de ödenmiş ağır bir bedel vardır. Ödenmiş bedel, sonucu önceden belirlemez; fakat ortaya çıkan sonucun yeterliliğini sorgulamayı kaçınılmaz kılar.

ENTEGRASYON: KİME VE NEYE?

Bugün en fazla kullanılan ve üzerinde tartışılan kavramlardan biri “demokratik entegrasyon.” Bunun asimilasyon, teslimiyet veya Kürtlerin mevcut düzene koşulsuz biçimde dahil edilmesi anlamına gelmediği; eşit, gönüllü ve iki tarafı da dönüştüren yeni bir demokratik ilişkinin kastedildiği özellikle söyleniyor ve işleniyor.

Bu ayrım önemlidir. Fakat tam da bu nedenle kavramı tarihsel gerçekliğin önüne koyup yeniden düşünmek gerekiyor.

Çünkü Kürtlerin devletle ilişkisi bugün başlamadı. Kürtler bu devletin yurttaşı, memuru, askeri, işçisi, öğretmeni, senatörü, milletvekili, bakanı ve yöneticisi oldu. Türkiye’nin ekonomik, toplumsal ve siyasal hayatının her alanında bulundu. Dolayısıyla Kürt meselesinin temel problemi hiçbir zaman basitçe Kürtlerin devlete “entegre olamaması” değildi.

Belki soruyu tersinden sormak gerekiyor: Kaç kez bütünleşmeye, entegre olmaya çalıştı bu halk?

İnsanlar yerlerinden edildi, köylerinden kentlere sürüldü, yeniden hayat kurdu. Devletin okullarında okudu, kurumlarında çalıştı, ordusunda askerlik yaptıl. Bütün bunlara rağmen Kürt meselesi ortadan kalkmadı. Çünkü kurumsal entegrasyon ile siyasal eşitlik aynı şey değildir.

Türkiye’nin tarihsel paradokslarından biri burada duruyor: Kürt birey sisteme dahil olabilir, Kürtlük siyasal özne olarak sistemin sınırına çarpabilir. Mesele, Kürtlerin sisteme nasıl dahil edileceği değil, Kürtlerin zaten içinde bulunduğu sistemin onların kolektif varlığı karşısında nasıl değişeceğidir.

Devlet Kürtlerle eşit bir ilişki kuracaksa önce şunu kabul etmelidir: Bu ilişkiyi kuramayan taraf, yüz yıldır Kürtler değil, devletin kendisidir.

KÜRDİSTAN BUNUN NERESİNDE?

Buradan daha zor bir soruya geliyoruz. Kürtlerin geleceğine ilişkin böylesine kapsamlı bir dönüşüm tartışılırken Kürdistan gerçekliği bu yeni ilişkinin neresinde duruyor? Çünkü Kürtlerin varlığını kabul etmek ile Kürdistan meselesini siyasal bir mesele olarak kabul etmek aynı şey değildir.

Daha önce “Kürdistan özgürleşmeden Türkiye demokratikleşemez” derken kastettiğimiz de önceden belirlenmiş tek bir devlet modeli değildir. Özgürleşmeyi bağımsız devlet, federasyon veya başka bir hazır modele indirgemek zorunda da değiliz. Daha temel mesele, Kürtlerin kolektif varlığının ve kendi geleceklerini tahayyül etme hakkının devlet tarafından çizilmiş sınırların dışına çıkabilmesidir.

Çünkü Türkiye’nin otoriter devlet geleneğinin önemli bir bölümü Kürt meselesi içerisinde yeniden üretildi: Merkeziyetçilik, güvenlikçilik, siyasal alanın kriminalizasyonu, kayyım uygulamaları, dil ve kimlik üzerindeki sınırlamalar, olağanüstü yönetim biçimleri… Bu ilişkinin yapısı değişmeden Türkiye demokrasisinin yapısal sınırları da değişmez.

Bize bunun bir süreç olduğu söylenebilir. Silahlı mücadele sona erecek, demokratik siyaset alanı genişleyecek, hukuki düzenlemeler yapılacak ve Kürtler mücadelelerini bundan sonra demokratik zeminde sürdürecekler. Elbette ki yüz yılı aşan böylesi bir mesele bir müzakere masasında bir gecede çözülmez. Fakat o halde şu soruya cevap vermek gerekir: Yarının demokratik mücadelesinde Kürtlerin neyi talep etmesine izin verilecek ve buna kim karar verecek?

Çünkü bir geçiş sürecinin demokratikliği yalnız bugün verdiği haklarla değil, yarın hangi hakların talep edilebileceğinin özgürlüğüyle de ölçülür.

Kürtler Demokratik Cumhuriyet'i, özerkliği, federalizmi, konfederalizmi veya bağımsızlığı savunabilir, bunlardan vazgeçebilir ya da başka bir ortak yaşam biçimi geliştirebilirler. Bu taleplerin dile getirilebilmesi, devletin veya toplumun bunları kabul etmek zorunda olduğu anlamına gelmez. Devlet de mevcut anayasal ve siyasal düzeni çerçevesinde bunlara karşı çıkabilir; toplumun farklı kesimleri de başka görüşleri savunabilir. Fakat demokratik mücadeleden söz ediyorsak, mesele hangi görüşün baştan kabul veya reddedileceğinden önce, bu seçeneklerin barışçıl biçimde düşünülebilmesi, söylenebilmesi ve siyasal mücadele konusu yapılabilmesidir. 

Demokratik mücadele yalnızca devletin kabul etmeye hazır olduğu şeyleri talep etme özgürlüğü değildir. Bir düşünceden özgürce vazgeçmek ile o düşüncenin düşünülemez hale getirilmesi aynı şey değildir.

SİYASET MÜZAKERE EDER, TOPLUM HATIRLAR

Aynı ayrım geçmiş için de geçerlidir. Siyaset bugünün koşulları içerisinde hareket eder, müzakere eder, erteler, strateji ve dil değiştirir. Bir örgüt kendi örgütsel geleceğine ilişkin karar alabilir. Devlet hukuki düzenlemeler yapabilir. Bunlar siyasetin alanıdır. Fakat toplum müzakere heyeti değildir.

Son yarım yüzyılın mücadelesi yalnızca örgütsel bir tarih olarak yaşanmadı; ailelere, köylere, cezaevlerine, mezarlıklara, sürgünlere ve kuşakların hafızasına yayıldı. Dolayısıyla örgütsel karar alma yetkisi, tarihsel deneyim üzerinde tek başına söz sahibi olmak anlamına gelmez.

Bugün silahlı mücadeleden vazgeçilebilir. Geçmişteki stratejiler, 15 Ağustos, 14 Temmuz, Şeyh Said veya PKK’nin elli yıllık pratiği bütün yönleriyle tartışılabilir. Hiçbir tarih eleştiriden muaf değildir. Fakat tarihi tartışmak ile bugünün siyasal ihtiyaçlarına uygun bir geçmiş üretmek aynı şey değildir.

Son dönemde, farklı tarihlerde şehit düşmüş yüzlerce gerillanın isimlerinin açıklanması etrafında ortaya çıkan toplumsal yas dili bu nedenle çok önemlidir. Burada toplum bir kez daha siyasetin önüne geçerek ona yürüyeceği yönü işaret ediyor. Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi’nin dile getirdikleriyle ailelerin söyledikleri arasında esaslı bir kopukluk yoktur. Farklı sözlerle de olsa hepsi, barışın yalnızca siyasal kararların ve büyük uzlaşmaların düzeyinde kurulamayacağını, ölünün, mezarın, kaybın ve yasın bulunduğu yere kadar ulaşması gerektiğini siyasetin önüne koyuyor. Tam da bu nedenle, üzerinde dikkatle durulması gereken önemli bir momentle karşı karşıyayız.

Çünkü toplum, barış ile hafıza arasında seçim yapmak zorunda değildir.

Hafıza yalnız tarih kitabı da değildir. İsimdir, mezardır, yastır. Kaybolmuş bir insandır. Yıkılmış bir evdir. Yerinden edilmiş bir ailenin yıllar sonra döndüğü köydür. Bir annenin kendi ölüsünün adını korkmadan söyleyebilmesidir.

Bu nedenle yeni dönemin yalnız hukuki ve siyasal mekanizmalara değil, bağımsız bir toplumsal yüzleşme ve onarım alanına da ihtiyacı vardır. Ailelerin, insan hakları örgütlerinin, kadınların, eski mahpusların, yerinden edilenlerin, hukukçuların, araştırmacıların ve hafıza kurumlarının kendi sözleriyle konuşabildiği, yaşananların kayda geçtiği, kayıpların görünür olduğu ve hakikatin siyasal ihtiyaçlara göre yeniden kurulmadığı bir alan.

Bu mekanizmanın görevi, insanlara yeni paradigmayı anlatmak değil, onların anlatmasına imkan vermek olmalıdır: Bize ne oldu? Neyi yaşadık, kimi kaybettik, neyi bilmek istiyoruz, hangi hakikatin tanınmasını bekliyoruz?

Çünkü siyaset; doğası gereği uzlaşabilir, ama yas, uzlaşma metni değildir. Geçmiş, siyasetin sonucunu belirlemez, fakat geçmişin tanınması barışın niteliğini belirler.

SAVAŞ BİTERKEN SÖZ DE SERBEST KALMALIDIR

Silahlı mücadele döneminin sona erdiği söyleniyorsa, yalnızca silahın değil, savaşın ürettiği siyasal kültürün de değişmesi gerekir. Savaş merkezileştirir, disiplin üretir, ortak bir dil ve stratejik uyum ister. Bunun tarihsel nedenleri anlaşılabilir. Barış ise başka bir siyasal kültür gerektirir ve savaş biterken söz de serbest kalmalıdır.

İnsanlar yeni paradigmayı destekleyebilmeli, eleştirebilmeli, farklı gelecek tasavvurlarını savunabilmelidir. Çünkü gerçek tartışmanın sonucu önceden bilinmez. Alınmış kararların topluma anlatıldığı toplantılar ile toplumun söylediklerinin kararı değiştirebildiği toplantılar aynı şey değildir. Sessizlik de otomatik olarak rıza değildir.

Yeni dönemde toplumsal meşruiyet aranıyorsa, daha fazla propaganda değil, daha fazla siyaset; daha fazla açıklama değil, daha fazla özgür tartışma alanları gerekir.

HALKI ESAS ALMAK İLE HALKA SORMAK AYNI ŞEY DEĞİLDİR

Bugünkü süreçte parlamenter mekanizmalar, hukuki düzenlemeler, rol dağılımları, demokratik entegrasyon, anayasal reformlar, hakikat ve onarım mekanizmaları konuşuluyor. Bunların her biri önemli olabilir. Fakat bunların büyük bölümü temsil ve müzakere mekanizmalarıdır.

Eksik kalan demokratik katman, toplumun yalnız temsil edilmesi değil, kendi geleceği hakkında doğrudan söz sahibi olmasıdır.

Müzakere süreçleri zorunlu olarak temsilciler üzerinden yürür. Fakat siyasal geleceğe ilişkin köklü kararların toplumsal meşruiyeti, yalnızca temsil ve müzakereye dayandırılamaz. Dönüşüm ne kadar köklüyse, toplumun kendi iradesini doğrudan ortaya koyabileceği demokratik kanallara duyulan ihtiyaç da o kadar büyür.

Referandum düşüncesi tam da bu noktada gündeme gelir.

Müzakerenin alternatifi veya herhangi bir siyasal aktöre yönelik güvenoyu olarak değil, özgür bir toplumsal tartışmanın ardından Kürtlerin kendi siyasal gelecekleri hakkındaki iradelerinin doğrudan görünür olabileceği demokratik araçlardan biri olarak.

Fakat önce referandum değil, özgür siyasal alan gerekir. Önce düşüncenin özgürlüğü. Sonra iradenin ölçülmesi. Kürtlerin sonunda hangi cevabı vereceğini bilmiyoruz. Bilmek zorunda da değiliz.

Demokrasi, bizim tercih ettiğimiz cevabın halka onaylatılması değil, cevabın halka ait olmasıdır.

KÜRTLERE SORUN

Bu yazının sözü esas olarak Kürtlere değildir. Kürtlere bir kez daha nasıl barışacaklarını, neyi unutacaklarını, hangi kavramları kullanacaklarını, hangi mücadele biçimini benimseyeceklerini veya ne kadarını talep etmelerinin “gerçekçi” olduğunu anlatmak istemiyoruz.

Bu söz öncelikle devletedir.

Yeni bir dönemden söz ediliyorsa ölçü, Kürtlerin ne kadar uyum sağladığı değildir. Bu soru yüz yıldır zaten soruldu, cevabı da biliniyor: Kürtler her defasında uyum sağladı, entegre oldu, sabretti.

Sormamız gereken soru şudur: Devlet bu kez gerçekten değişecek mi, yoksa yalnızca dilini mi değiştirecek? Geçmiş için hakikat gerekir. Bugün için eşitlik gerekir. Gelecek için irade gerekir.

Barış masasını korumak ile hafızayı korumak birbirinin karşıtı değildir. Müzakerenin devamını istemek ile sınırlarını tartışmak da birbirinin karşıtı değildir. Paradigmanın değişebileceğini kabul etmek, geçmişin anlamının tasfiye edilmesini gerektirmez. Barışı istemek de barışın niteliğini sorgulamaktan vazgeçmek değildir.

Barış, Kürtlerden bir kez daha kendilerini değiştirmelerini isteyen yeni bir devlet projesine dönüşürse, bu barış değil, yüz yıllık sömürgeci talebin yeni bir kılıfla tekrarıdır. Devlet değiştiğini söylüyorsa bunun kanıtı Kürtlerin ne kadar değiştiği değil, devletin Kürtlerin hakikati, eşitliği ve iradesi karşısında ne kadar değişebildiği olacaktır.

Kürtler hakkında yeterince konuşuldu. Kürtler adına yeterince karar verildi. Kürtlerin ne istediğini durmadan tercüme etmeye gerek yok. Kürtler, ne istediklerini başkalarının onlar adına açıklamasına ihtiyaç duyan bir toplum değildir.

Bu kez onlara hangi geleceğin mümkün olduğunu anlatmayın. Bunu yapan her aktör, devlet olsun, siyaset olsun, biz olalım, bir asırlık ilişkiyi sona erdirmek yerine yeniden üretmiş olur. Geçmişlerini nasıl hatırlamaları gerektiğini söylemeyin. Hangi talebin makul, hangisinin aşırı olduğuna onların yerine karar vermeyin.

Önce Kürtlerin kendi hakikatlerini söyleyebilecekleri ve kendi yaslarını özgürce tutabilecekleri alanı açın.

Sonra gelecekleri hakkında Kürtlere sorun.