Mera yasakları: Kırsalın çöküşü ve zorunlu göçün yeni halkası

Kürdistan'daki gözlemlenen kırsal çözülme, zorunlu göç ve hayvancılıktaki gerileme, analistler ve yerel temsilciler tarafından "kaçınılmaz bir kader" olmaktan ziyade, uygulanan somut idari ve güvenlik politikalarının bir sonucu olarak nitelendiriliyor.

MERA YASAKLARI

Kuzey Kürdistan’da on yıllardır süren güvenlik odaklı politikalar, kırsal nüfusun yaşam kaynağı olan hayvancılığı adım adım tasfiye ediyor. Meraya çıkışın askeri gerekçelerle kısıtlanması, otlakların "özel güvenlik bölgesi" ilan edilmesi ve köylülerin hayvanlarını dağa, yaylaya çıkaramaz hale getirilmesi, Kürdistan halkının binlerce yıllık geçim biçimini fiilen ortadan kaldırıyor. Bu durum tesadüf değil; bilinçli, sistematik ve siyasi bir tercihtir.

Kürdistan’da kırsal ekonominin belkemiğini oluşturan küçükbaş ve büyükbaş hayvancılık, son yıllarda görünmez ama etkili bir kuşatma altında. Köylüler artık hayvanlarını otlatmak için yaylalarına çıkamıyor. Çıkabildiklerinde ise güvenlik gerekçesiyle belirlenen dar koridorlarla, sürekli kimlik kontrolleriyle ve keyfi giriş yasaklarıyla karşılaşıyor. Bu kısıtlamalar, bir ulaşım sorunun ötesine geçmiş durumda. Bu, bölge halkının kendi toprağıyla, kendi ekonomik özerkliğiyle kurduğu bağın kasıtlı biçimde koparılması anlamına geliyor.

Yayla yasakları çoğu zaman herhangi bir somut gerekçe gösterilmeden, sezon ortasında ve haber verilmeksizin uygulanıyor. Bir çiftçi için birkaç haftalık mera yasağı, o yılki tüm hayvan varlığının kaybı anlamına gelebiliyor. Bu da köylüyü ya hayvanlarını erken ve zararına elden çıkarmaya ya da tamamen üretimden çekilmeye zorluyor.

“GÜVENLİK” GEREKÇESİYLE KAPATILAN YAYLALAR

Bugünkü mera ve yayla yasaklarının kökleri, 1990'lı yıllarda yürütülen köy boşaltmaları ve olağanüstü hal uygulamalarına dayanıyor. O dönemde binlerce köy ve mezra devlet güçlerince boşaltılmış, halk kendi topraklarından koparılmıştı. Bugün ise aynı mantığın daha "sivil" görünümlü bir devamı yaşanıyor. Köyler boşaltılmıyor ama köylünün geçim kaynağı olan meralar fiilen kullanılamaz hale getiriliyor. Sonuç aynı yere çıkıyor. Toprağın ve otlağın halktan koparılması, bölgenin demografik ve ekonomik yapısının yeniden şekillendirilmesi olarak ortaya çıkıyor.

Korucuların bazı meralara ayrıcalıklı erişimi, buna karşılık devletle ilişkileri olmayan köylülerin dışlanması, bölgedeki eşitsizliği daha da derinleştiriyor. Böylece mera, tarafsız bir doğal kaynak olmaktan çıkıp, sadakat ve itaat üzerinden dağıtılan bir imtiyaza dönüşüyor.

ÇÖKEN BİR EKONOMİNİN İZLERİ

Bölge çiftçi odaları ve meslek örgütleri, zaman zaman basına verdikleri beyanatlarda, son yirmi yılda küçükbaş hayvan sayısında bölgesel ölçekte ciddi bir gerileme yaşandığını, birçok köyde hayvancılığın neredeyse tamamen sona erdiğini ifade ediyor. Bir zamanlar sürüleriyle anılan köyler, bugün sadece yaşlı nüfusun kaldığı, üretimden kopmuş yerleşimlere dönüşmüş durumda. Genç kuşak, ailesinin geçim kaynağını sürdürme imkanı bulamadığı için köyünde kalmayı bir seçenek olarak dahi görmüyor.

Hayvancılığın çöküşü bir gelir kaybından öte, yüzyıllardır süregelen bir bilginin, bir yaşam kültürünün de sona ermesi anlamına geliyor. Yaylacılık, sürü yönetimi, ortak kullanım gelenekleri, kuşaktan kuşağa aktarılan bir toplumsal örgütlenme biçimiydi. Bu örgütlenme, meraya erişimin fiilen ortadan kaldırılmasıyla birlikte hızla erozyona uğradı.

YAYLALARDAN KENTLERE GÖÇÜN YENİ ROTASI

Geçim kaynağını yitiren köylü ailelerin önünde tek bir yol olarak göç kalıyor. Bu göç, 1990'lardaki zorunlu ve toplu boşaltmalardan farklı olarak, daha "gönüllü" görünen ama aslında aynı ölçüde dayatılmış bir sürece dönüşmüş durumda. Aileler, Amed (Diyarbakır), Wan, Riha (Urfa), Mêrdîn gibi bölge kentlerinin çeperlerine ya da Kuzey Kürdistan dışındaki büyük şehirlere göç ederek, çoğunlukla güvencesiz, düşük ücretli ve mevsimlik işlerde tutunmaya çalışıyor.

Bu göç dalgası, kent merkezlerinde yeni bir yoksulluk ve marjinalleşme kuşağı yaratıyor. Kırsalda üretici olan aileler, kentte ucuz iş gücüne dönüşüyor ve toprakla, hayvanla, doğayla kurdukları özerk ilişki, yerini kentin köşe mahallelerinde kırılgan bir hayatta kalma mücadelesine bırakıyor. Bu, bireysel bir yoksullaşmanın da ötesine geçerek toplumsal bir kök sökümünü dayatmış oluyor.

DENETİM VE YENİDEN ŞEKİLLENDİRME

Devletin Kürdistan’daki güvenlik politikaları, sadece çatışmayı yönetme aracı olarak konulmuyor. Aynı zamanda toprağı, ekonomiyi ve nüfusu yeniden düzenleme aracı olarak da işlev görüyor. Meraların kapatılması, HES ve baraj projeleriyle su kaynaklarının el değiştirmesi, ormanlık alanların askeri gerekçelerle sınırlandırılması da aynı stratejinin parçalarında yer alıyor. Amaç, bölge halkının kendi kaynakları üzerindeki denetimini kırmak, ekonomik bağımsızlığını ortadan kaldırmak ve nüfusu kent merkezlerine sıkıştırarak toplumsal direniş zeminini zayıflatmak.

Bu bakış açısına göre, kırsaldaki çöküş "kalkınmanın doğal bir sonucu" ya da "modernleşmenin bedeli" olarak sunulamaz. Aksine bu, halkın kendi toprağında var olma, üretme ve kendi kaderini belirleme kapasitesini hedef alan bilinçli bir siyasi tercihtir. Meraya çıkışın bir izin belgesine ya da bir askeri onaya bağlanması, aslında halkın kendi yaşam alanı üzerindeki egemenliğinin devlet eliyle gasp edilmesidir.

MERAYA, SUYA VE TOPRAĞA ÖZGÜR ERİŞİM

Bölgede mera, su kaynakları ve ormanlık alanlara erişimde yaşanan sınırlamalar, yerelde yaşayan halk ve hak savunucuları tarafından temel bir hak ve yönetim meselesi olarak tartışılmaya devam ediyor. Hazırlanan raporlar ve saha gözlemleri, söz konusu kaynaklara erişimin askeri izin süreçlerine tabi kılınmasının, ekolojik ve toplumsal yapıda çeşitli aksamalara yol açtığını ileri sürüyor. Bu çerçevede, doğal kaynakların yerel meclisler ve kooperatifler aracılığıyla yönetilmesi gerektiği yönündeki yaklaşım, ekolojik sürdürülebilirlik ile toplumsal özerkliği bir arada değerlendiren idari modelin temel argümanlarından birini oluşturuyor.

Öne sürülen bu perspektife göre, kırsal yapının yeniden canlandırılabilmesi; güvenlik bürokrasisinin alan üzerindeki etkisini azaltması, erişim kısıtlaması bulunan meraların yeniden üretime açılması ve hayvancılık kooperatiflerinin özerk yapılar olarak örgütlenmesi şartına bağlanıyor. Aksi takdirde, bölgedeki göç hareketliliğinin ve kırsal alandaki yoksullaşma eğiliminin sadece sosyo-ekonomik bir boyutta kalmayıp siyasi bir kriz alanı olarak da derinleşebileceği ifade ediliyor.

KIRSAL ALANIN GELECEĞİ VE POLİTİK SÜREÇLER

Kürdistan genelinde gözlemlenen kırsal çözülme, zorunlu göç ve hayvancılık sektöründeki gerileme, analistler ve yerel temsilciler tarafından "kaçınılmaz bir kader" olmaktan ziyade, uygulanan somut idari ve güvenlik politikalarının bir sonucu olarak nitelendiriliyor. Bu durumun, uygulanacak alternatif politikalarla tersine çevrilebileceği savunuluyor.

Meralara, su kaynaklarına ve toprağa engelsiz erişim hakkı, bölge halkının ekonomik ve siyasi özerkliğinin temel bileşenleri arasında gösteriliyor. Dolayısıyla kırsalın yeniden yapılandırılması, sadece bir tarım ve hayvancılık politikası olarak algılanmıyor; halkların kendi yaşam alanlarındaki varlığını sürdürme hakkı bağlamında da ele alınıyor.

Tarihsel süreçler incelendiğinde, yerel toplulukların üretim alanları ve doğal kaynaklar üzerindeki karar alma süreçlerine dahil olabildiği dönemlerde kırsal yaşamın yeniden toparlanma potansiyeli gösterdiği kaydediliyor. Güncel tartışmalarda öne çıkan ana eksen ise yeni bir kalkınma söyleminden ziyade, karar alma mekanizmalarının yerelleştiği ve güvenlik merkezli idari vesayetin geriletildiği bir düzenin tesis edilmesi gerekliliği üzerinde şekilleniyor.