GÖRÜNTÜLÜ

Dr. Schamberger: Almanya, Kürt siyasetçileri tutuklayarak süreci baltalıyor

Dr. Kerem Schamberger, Kürt Özgürlük Hareketi’nin yaşadığı dönüşüme rağmen Kürt siyasetçi ve aktivistlerin Almanya’da tutuklanmasına tepki göstererek bu politikayı, “barış sürecine bir sabotaj” olarak nitelendirdi.

KEREM SCHAMBERGER

27 Şubat’ta Önder Apo’nun “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nın ardından, PKK önce 5-7 Mayıs tarihlerinde düzenlediği 12. Kongresi ile kendini feshetti; 11 Temmuz’da düzenlenen silah yakma töreniyle de yeni bir aşamaya geçildi.

Öte yandan Almanya Dışişleri Bakanlığı, Önder Apo’nun 27 Şubat çağrısını desteklediğini açıklarken, Dem Parti heyetine de Türkiye’de yürütülen sürece ilişkin “talep gelirse arabulucu” olabileceğini” basın aracılığıyla iletti.

Buna karşılık, Almanya’da 1993’ten beri süregelen PKK faaliyet yasağı nedeniyle Kürt sivil toplum kuruluşları polisin baskılarına maruz kalıyor, Yüksel Koç gibi tanınmış Kürt siyasetçiler tutuklanıyor.

Almanya’nın bu tutumunu, “Vom System zum Netzwerk: Medien, Politik und Journalismus in Kurdistan” kitabının yazarı ve siyaset bilimci Dr. Kerem Schamberger ile konuştuk.


Almanya’da 1993’ten beri süregelen PKK faaliyet yasağı kapsamında bir kriminalizasyon politikası söz konusu. Bu politikave hala sürdürülmesindeki ısrarı nasıl yorumluyorsunuz?

Kürtler Almanya'da onlarca yıldır varlar. Aslında 1950'lerden beri burada bir Kürt varlığı söz konusu; öğrencilerden başlayan bu süreç, daha sonra özellikle 1960'larda ve 1970'lerde, iş gücü göçüyle karakterize oldu. Yani, ucuz iş gücüne ihtiyaç duyulduğu için çağrılan insanlar vardı. Alman faşizmi ve İkinci Dünya Savaşı sırasında çok sayıda Alman erkeği öldüğü için, İtalya'dan, Yunanistan'dan, Yugoslavya'dan ve ayrıca Türkiye'den insanlar çağrılmak zorunda kaldı.

Bu, Kürtlerin Türkiye'den sadece saf bir iş gücü göçü değildi. Aynı zamanda, Türkiye'deki Kürt bölgelerinin -yani Kuzey Kürdistan'ın- Türk devleti tarafından ekonomik olarak geliştirilmemesi sonucu politikti de. Bu bölgelerde hiçbir sanayi kurulmamış; bölge esas olarak bir ham madde ve ucuz iş gücü kaynağı olarak hizmet etmiş ve bu nedenle birçok Kürt Avrupa'ya, özellikle de Almanya'ya iş bulmak için gitme ihtiyacı hissetmiştir.

1980'deki faşist askeri darbeden sonra, bu iş gücü göçüne ek olarak elbette bir siyasi kaçış da oldu. Türk askeri cuntasının baskısından kaçanlar oldu. Ve bu süreçlerin hepsi birbirine karıştı. Tüm bu süre boyunca Alman devleti, aslında Türk devletinin homojenleştirme politikasını yansıttı ve on yıllar boyunca Türkiye'den gelen insanlar arasında çok sayıda Kürt olduğunu neredeyse kabul etmedi.

Dolayısıyla insanlar etnik aidiyetlerini ya da kendilerine atfettikleri sıfatları ancak birkaç yıl önce tanımaya başladılar. O zamana kadar Kürtler, aslında varlıkları ve kimlikleriyle kabul görmüyorlardı. Kürt Özgürlük Hareketi’nin büyümesiyle birlikte, 1980'lerde Almanya'da çok sayıda Kürt'ün sokağa çıkması da eklendiğinde, Kürtler her şeyden önce bir ‘güvenlik tehdidi’ olarak algılandı. Bu yüzden hemen ‘terörist’ olarak yaftalandılar; bir sorun olarak damgalandılar.

Size 1988'den 1993-1994'e kadar süren Düsseldorf davalarını hatırlatmak isterim; o deönemde medyada Kürt kadınların bir güvenlik tehdidi oluşturduğuna dair çok güçlü bir söylem vardı. Bu açıdan, 1980'lerde Kürtler hiçbir zaman bu toplum için bir zenginlik ya da katkı olarak görülmedi; her zaman ya yok sayıldı ya da bir sorun olarak görüldü.

Bu, geçmişte kaldı. Bugün bu durumun biraz değiştiğini; Kürtlerin toplumun her alanında, çalışma yaşamında ve aynı zamanda siyasi hayatta var olduğunu; Kürt Özgürlük Hareketi’nin faaliyetleri ile bu hareketin etrafındaki çok sayıda dernek ve kuruluş sayesinde Kürtlerin artık burada belli bir kabul gördüğünü, burada yaşadıklarını ve buraya katkıda bulunduklarını söyleyebilirim.

Ancak bu, Alman devletinin artık Kürtlere karşı baskı uygulamadığı anlamına gelmiyor. Ama Kürtlerin varlıklarının artık inkar edilemeyeceğine inanıyorum. Özellikle IŞİD terör örgütüne karşı verilen mücadeleden bu yana, bu imaj bir kez daha genişledi ve Kürtlerin Ortadoğu'da olumlu bir rol oynadığı, dolayısıyla Almanya'da da genişlediği görüldü. Bunun göz ardı edilmemesi gerektiğine inanıyorum.

Dolayısıyla, Almanya'da 32 yıldır Kürtlere uygulanan siyasi zulmün yasal dayanağı, Kasım 1993'te PKK ve bağlantılı örgütlerin faaliyetlerine getirilen yasaklamadır. Yasal gerekçe budur. Ancak elbette bu yasağın neden uygulandığının siyasi bir boyutu da var. Rol oynayan çeşitli faktörler var.

Bir yandan, Kürtlerin -özellikle de kendilerini Kürt özgürlük hareketine ait hissedenlerin- çok aktif olduğu, temel haklarını kullandığı, sokaklara döküldüğü, eylemler ve gösteriler yaptığı, otoyolları kapattığı gibi iç siyasi faktörler var. Irkçılığın çok sıkı bir şekilde yerleştiği Alman devleti için, ‘Biz buradayız ve haklarımızı kullanıyoruz’ diyen direnişçi bir göçmen grubundan daha kötü bir şey olamaz. Bu, tabiri caizse iç siyasi boyuttur.

Bir de Kürt nüfusun ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin kendini her zaman sosyalist bir hareket olarak tanımladığı bir başka boyut var. Almanya'da kökleri Alman İmparatorluğu dönemine kadar uzanan, ancak Alman faşizmi döneminde daha da belirginleşen ve daha sonra sorunsuz bir şekilde Federal Almanya Cumhuriyeti'ne taşınan köklü bir anti-komünizm geleneği var. İnsanlar, 1978'de kurulduğunda ilk sembolü orak-çekiç olan ve bir ‘güvenlik tehdidi’ olarak görülen örgüt için sokaklara döküldü, bugün artık böyle bir sembolü yok. Bu semboller değişti; ideoloji evrim geçirmiş olsa da hâlâ sol bir hareketle savaşmak ve onu sindirmek istiyorlardı.

Tabii ki en önemli nokta, Türkiye ile Alman devleti arasındaki tarihsel ilişkilerin aldığı biçimdir. Bu ilişkiler çok eskiye; 120-130, hatta neredeyse 140 yıl öncesine dayanır. Ve bu ilişkilerde, Türkiye'de her zaman ‘isyancı’ bir unsur olarak görülen Kürtler, uçurumdan atıldılar. Özellikle 1993’teki PKK yasağıyla birlikte, Türk devletinin ‘terör’ tanımı, Almanya tarafından, tabiri caizse kendi ‘terör’ tanımı olarak kabul edildi ve Kürtler böylece ‘Kürt terör’ listesine, Kürt Özgürlük Hareketi de ‘Kürt terör’ listesine yerleştirildi.

Bence, Avrupa içindeki devletler arasındaki ilişkilere de bakmak gerekiyor. Kürt Özgürlük Hareketi de Avrupa'daki farklı devletlerin farklı görevleri olduğunu analiz ediyor. Bu çerçevede Almanya, Avrupa ilişkilerinde her zaman Türkiye'nin ‘ağabeyi’ oldu ve Türkiye'nin Kürtlere, Kürtlerin yanı sıra Türkiye'nin ulus anlayışına uymayan diğer gruplara yaptıklarını savundu. Almanya, Türkiye’ye silah tedarik etmiştir. Aralarında yakın ekonomik ve diplomatik ilişkiler var. Bunların hepsi, Türkiye'nin Almanya'daki Kürtlere karşı mücadelesinin devam etmesine yol açan faktörlerdir ve bu süreç bugüne kadar da devam ediyor.

Kürt Özgürlük Hareketi kurulduğu günden bugüne paradigma olarak çok farklı bir aşamaya evrilmiş durumda. Almanya’nın bu evrilmeye bakış açısını nasıl yorumlarsınız?

Şimdi tamamen farklı bir aşamadayız. Kürt Özgürlük Hareketi’nin dönüşüm sürecinin ortasındayız. Türkiye gerçeğini, birazdan bahsedeceğiz; ancak bu mücadele, bugün hâlâ Türkiye tarafından ve Türkiye'nin çıkarları doğrultusunda Alman devleti tarafından sürdürülüyor.

Bu nedenle, Ortadoğu'daki en büyük toplumsal hareketlerden biri olan Kürt Özgürlük Hareketi’nin derin bir dönüşüm geçirdiği tarihi bir dönemde yaşadığımız için şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Biz de bu süreci takip edebiliyor ve adeta bu dönüşümün bir parçası olabiliyoruz.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin silahlı kolunun -ya da silahlı kollarından birinin- ‘Mücadele tarzımızı silahtan ve şiddetten uzaklaştırıp siyasete, demokratik tartışmaya doğru değiştirmek istiyoruz’ dediği bir dönemde, Almanya'da uzun zamandır olmadığı kadar çok Kürt aktivistin ve yoldaşın cezaevinde olması dikkat çekicidir. PKK'nin feshedildiğinin ilan edildiği bu aşamada bile Yüksel Koç'un 20 Mayıs'ta tutuklanması ve PKK'nin hâlâ yasaklı olması, artık daha az anlaşılabilir bir durumdur.

Yüksel Koç, 20 Mayıs'ta 129b maddesi uyarınca ‘terör’ suçlamasıyla tutuklanmıştır. Herhangi bir bireysel suçla değil, sadece PKK üyeliğiyle suçlanmaktadır. Yüksel Koç, Almanya'daki en tanınmış, en önemli Kürt temsilcilerinden biri; tüm Avrupa'yı dolaşmış, uzun süre Almanya'daki Kürt çatı örgütünün başkanlığını yapmış, aynı zamanda Avrupa'da da tanınan bir isim.

Onun tutuklanmasıyla Alman devleti, aslında barış sürecine yönelik bir tür sabotaj sergilemektedir. Yani, Dışişleri Bakanlığı'nın PKK'nin feshinin açıklanmasının ardından ilan ettiği gibi bu süreci desteklemek yerine, pratikte Kürt aktivistlerin tutuklanmasına devam ediyor gibi görünüyor.

Bugünlerde, İtalya'dan Almanya'ya getirilen, burada tutuklanan, iki yıldan fazla hapis cezasına çarptırılan ve şimdi yaşadığı İtalya'ya değil, işkence, hapis ve hatta en kötü ihtimalle ölümle karşı karşıya olduğu Türkiye'ye sınır dışı edilmek istenen Mehmet Çakas'ın durumu da bunun bir başka göstergesidir. Bu gerçekten de Alman bürokrasisinin bu baskılara dair çok acı bir işaretidir.

Sizin de belirttiğiniz gibi Kürt Özgürlük Hareketi bir dönüşüm geçiriyor ancak Alman bürokrasisi bu dönüşüme rağmen eski kodlarında ısrar ediyor. Bu dönüşümün Almanya’da da yaşanması için neler yapılabilir?

Bu dönüşüm aşamasında baskılar hâlâ yüksek seviyede sürüyor. Kamuda neler yapılabileceğini sordunuz. Bence yapılabilecek çeşitli şeyler var.

Öncelikle, Kürt siyasetçilere ve aktivistlere yönelik bu baskılar hakkında çok geniş ve kamuya açık bir tartışma yürütülmesi gerekiyor. Çünkü Alman çoğunluk toplumu, Almanya'da büyük bir demokrasi açığı olarak adlandırdığımız şeyin; yani Kürtlerin temel haklarının çok ciddi bir şekilde kısıtlandığının farkında bile değil. Oysa düşünce özgürlüğü temel haktır; toplanma ve örgütlenme özgürlüğü de öyle. Bu hakların bilinmesi gerekiyor ve bununla ilgili kamuoyunda bir tartışma başlatmalısınız.

Şu anda Kürt Özgürlük Hareketi, geçirdiği dönüşüm nedeniyle medyada çok fazla yer alıyor. Ancak sadece Türkiye ve Kürdistan'da olup bitenler haberleştiriliyor. Oysa burada, Almanya'da da bir zulüm yaşandığı gerçeği gündem yapılmıyor. Bunun gündemleştirilmesi ve konuşulması gerekiyor.

İkinci olarak, PKK yasağının saçmalığı hakkında yeniden bir tartışma yapılması gerektiğine inanıyorum. Şu anda bu yönde bir girişim de var. Özellikle bu dönüşüm ve yeniden yapılanma aşamasında, bugün hâlâ zulmün temeli olan PKK yasağının kaldırılması gerekiyor. Bu yasak iptal edilmeli ve zulüm sona ermelidir.

Üçüncü ve son olarak, Almanya'da çok sayıda Türk’ün yaşadığı gerçeğini ciddi biçimde tartışmamız gerektiğini düşünüyorum. Ben de onlardan biriyim. Aynı zamanda Almanya'da yüz binlerce, hatta bir milyona yakın Kürt yaşıyor. Dolayısıyla, bu barış sürecini desteklemek Almanya'nın da çıkarına olacaktır.

Peki, neden Alman topraklarını bir müzakere, yani buluşma yeri olarak önermiyoruz? Neden Abdullah Öcalan tarafından başlatılan ve Devlet Bahçeli gibi Türk devletinin bazı kesimleri tarafından da benimsenen bu barış girişimine katılmıyoruz? Neden bu girişime katılıp barış sürecini elimizden gelen her şeyle desteklediğimizi söylemiyoruz da Almanya'daki Kürt temsilcilerini tutuklamaya devam ederek ve onları hapse atarak bu barış sürecini baltalıyoruz?

Dr Kerem Schamberger’in “Vom System zum Netzwerk: Medien, Politik und Journalismus in Kurdistan” adlı akademik araştırması aşağıdaki linkten indirilebilir:

https://westendverlag.de/media/37/66/f1/1704965517/10.532919783949925030_Schamberger_Vom%20System%20zum%20Netzwerk.pdf