Medya Haber TV’de yayınlanan özel programa katılan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu’daki önemli gündemlere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
3 Temmuz 2018 yılında şehit düşen PKK’nin kurucu kadrolarından Ali Haydar Kaytan’ı anarak konuşmasına başlayan Karasu, “Heval Fuat özgürlük mücadelesine bütün zamanını verdi. Aktif rol oynadı, Partinin kurucusuydu. Bütün parti tarihimizin canlı tanığıydı. Bu yönüyle önemli bir birikim ve tecrübesi de vardı. Hareketimizin en önemli özelliği ret kabul ölçülerinin çok yüksek olmasıdır. Bu yönüyle yurtseverlik ölçüleri çok yüksektir, insanlık ölçüleri çok yüksektir. İşte bu ölçülerin düzeyini yükseltmede de Fuat arkadaş gerçekten büyük bir rol oynamıştır. O yönüyle Fuat arkadaşı her zaman hatırlayacağız, anacağız, onu hep yanımızda hissedeceğiz” dedi.
Devam eden Barış ve Demokratik Toplum sürecine değinen Karasu, Önder Apo ile 24 Mayıs’tan bu yana görüşme sağlanamadığını ve bunun ciddi bir sorun olduğunu belirtti. Devletin Kürt sorununa bu kadar yüzeysel yaklaşmasının kabul edilemez olduğunu vurgulayan Karasu, sorunun tekrar silah bırakma olarak ele alınması halinde halkın, da örgütün de, savaşçıların da böyle bir durumu kabul etmeyeceğini kaydetti. Kürt sorununun toplumsal destekle, siyasi partilerin uzlaşmasıyla, Önder Apo ve Özgürlük Hareketi’nin çıkacak yasaya onay vermesiyle çözülebileceğinin altını çizen Karasu, sorunun ‘ben yaptım oldu, ister kabul edin ister kabul etmeyin’ demekle çözülemeyeceğini bir kez daha tekrarladı.
Sürecin yoğun tartışıldığı bir dönemde özellikle MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Bağdat, Hewlêr ve Süleymaniye’de görüşmeler yapmasının akıllara savaş hazırlığı mı yapılıyor sorusunu getirdiğine dikkat çeken Karasu, Türk devletinin neredeyse tüm bölgede herkesi Kürt Özgürlük Hareketi’nin üzerine sürmek istediğini söyledi. Türkiye’de gerçekleşen NATO toplantısına da değinen Karasu, “Türkiye kendisini pazarlayarak, hatta ABD’ye yamanarak, İsrail’e yamanarak aslında Kürtler üzerinde soykırım politikasını sürdürebilir miyim hesabı içindedir. Türkiye hala bu hesabı yapıyor. Hala dış destek alarak iç sorununu çözmeye çalışıyor. Şimdi NATO’ya da böyle bakıyor. Bu Türkiye için gerçekten çıkmaz bir politikadır” diye konuştu.
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu’nun değerlendirmeleri şöyle:
Apocu grubun ilk üyesi, PKK’nin kurucularından büyük devrimci Ali Haydar Kaytan’ın şehadetinin 9. yılına girdik. Büyük şehit Ali Haydar Kaytan, özgürlük hareketi için ne ifade ediyordu?
İlk önce Fuat (Ali Haydar Kaytan) arkadaşı, şehadetinin yıldönümünde minnet ve saygıyla anıyorum. Fuat arkadaşın ve tabii ki Apocu hareket içinde, PKK içinde, özgürlük hareketi içinde, bizlerin mücadelesi içindeki yeri çok anlamlı, çok değerlidir. Önder Apo’nun ilk arkadaşıdır. Zaten Çubuk Barajı’nda yer alarak Apocu grubu oluşturmuştur Önder Apo ile birlikte. O günden şehadetine kadar mücadelede hep aktif yer almıştır. Zaten PKK’nin kurucusudur. Bu yönüyle mücadelemizdeki yeri gerçekten önemlidir. Önder Apo’yu en iyi anlayan, özgürlük hareketinin ideolojisini, politikasını iyi anlayan bir arkadaş olarak bir nevi hareketimizin ruhu gibiydi Fuat arkadaş. Önder Apo zaten beni benden iyi anlayan arkadaş diyerek Fuat arkadaşın bu mücadele içindeki yerinin ne olduğunu çok çarpıcı bir biçimde ortaya koymuştur.
Gerçekten de Fuat arkadaş entelektüel birikimiyle, ideolojik birikimiyle, teorik birikimiyle derinlikli olan bir arkadaştır. Her olguyu, her olayı derinliğine ifade ederdi. Öyle birkaç cümleyle ifade etmezdi. Her olguyu gerçekten de çarpıcı bir biçimde, kapsamlı bir biçimde ortaya koyardı. Böyle bir özelliği vardı. Bu yönüyle tabii ki hareketin duygusunun oluşmasında, düşüncesinin oluşmasında, eğitiminde, işte Önderliğin paradigmasının kavranmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Bu yönüyle Fuat arkadaş gerçekten hareketimiz açısından çok önemli bir yer ifade ettiği için şehadeti büyük bir boşluk yaratmıştır. Gerçekten büyük boşluk yaratmıştır. Onun boşluğunu her zaman hissediyoruz. Tabii ki herkesin, her arkadaşın ayrı bir özgünlüğü vardır. Ama Fuat arkadaş gerçekten kişiliğiyle, duruşuyla, duygusuyla, düşüncesiyle, mücadelemiz açısından bir tür olmazsa olmaz karakterinde bir yoldaşımızdı. Bu bakımdan şehadeti bizim için boşluk yarattı.
Tabii ki Fuat arkadaş öyle, gününü, yaşamını anlamlı hale getirmeyen bir arkadaş değildi. Değerlendirmelerle, konuşmalarla, dersleriyle, çözümlemeleriyle dolu, dolu bu mücadelenin içinde yer aldı. Değerlendirmeler yaptı. Bu yönüyle Fuat arkadaşı öğrenmek için çok fazla bir belge var, belgesel var, doküman var, yaptığı programlar var. Bu bakımdan Fuat arkadaşı tabii şehadetinden sonra da öğrenme, anlama imkanlarımız fazlasıyla vardır. Bu yönüyle zamanını çok iyi değerlendirmişti. Sürekli okurdu, sürekli değerlendirirdi. Gerektiğinde yazardı. En önemlisi tabii eğitimdi. Bir hareket için eğitim her şeyden öncedir. Önder Apo’nun da zaten en önemli yaptığı iş eğitimdi. Önder Apo ilk grup aşamasından bugüne kadar bütün çabası eğitimdir. Arkadaşlarını eğitmektir, yönlendirmektir, ideolojik politik eğitim. Bunları hep yapar. Bu bakımdan Önder Apo bir yöneticinin en temel görevi eğitim yapmaktır derdi.
ÖRGÜTÜMÜZ EĞİTİMLE AYAKTA KALIYOR
Bu yönüyle eğitim bir örgütü ayakta tutar, bir toplumu ayakta tutar. Eskiden insanlar, dünya işte sarı öküzün kafası üzerinde duruyor dermiş, bizim örgütümüz de eğitim üzerinde duruyor. Eğitimle ayakta kalıyor. Bunu bilmek gerekir. Çünkü öyle bir yoğun mücadele altındayız ki, öyle bir saldırı altındayız ki, mücadele günlük büyük bir dinamizm içinde olduğu için sürekli bir eğitim içinde olmasak, bu mücadelenin ihtiyaçlarına cevap olunamaz. Bu mücadeleyi kavrayamayız, değerlendiremeyiz, geliştiremeyiz, yürütemeyiz. Bu yönüyle Fuat arkadaş eğitimci özelliğiyle bütün hareketimizin eğitilmesinde, mücadele gücünün ortaya çıkmasında, duygusunun ortaya çıkmasında, inancının ortaya çıkmasında gerçekten çok rol oynamıştır. Savaşçı eğitimlerine hep koşturmuştur, gençleri fedailik düzeyinde eğitmiştir. Öyle ki bizim özel kuvvetler vardı. Bu özel kuvvetlerimiz de sürekli eğitim görürdü. Özel kuvvetler bu eğitimleri çok önemli gördüğü için kendi yerlerinde her zaman Fuat arkadaşa bir yer ayırırlardı. Ki Fuat arkadaş yanlarında kalsın da sürekli onlara eğitim versin, onlara o ruhunu, duygularını güçlendirsin.
Fuat arkadaş gerçekten bir duygu yapıcısıydı. Düşünce gücüyle insanların duygularını yönlendirirdi, biçimlendirirdi, güçlendirirdi. Böyle bir arkadaştı. Zaten şair özelliği de vardı. Şiir de yazardı. Aslında çok yazabilirdi. Mücadele pratiği içinde belki yazma zamanı az oldu. Yoksa Fuat arkadaş büyük bir şairdi, yazabilirdi. Ama Fuat arkadaş şunu çok iyi biliyordu. Siyasal mücadele olmazsa, özgürlük mücadelesi yürütülmezse hiçbir şeyi Kürdistan’da anlamlandırmak mümkün değil. Bu bakımdan her şeyi anlamlandırmak için özgürlük mücadelesinin gelişmesi gerekiyordu. Bu yönüyle de özgürlük mücadelesine bütün zamanını verdi. Aktif rol oynadı. Bunu böyle belirtmek gerekiyor. Partinin kurucusuydu. Bütün parti tarihimizin canlı tanığıydı. Bu yönüyle önemli bir birikim ve tecrübe de vardı. Bu mücadelenin içinde eksiklik nedir, yanlışlık nedir, doğrular nedir bunları da gören bir arkadaştı. Öte yandan tabii ki bizim hareketimizin en önemli özelliği ret kabul ölçülerinin çok yüksek olmasıdır. Bu yönüyle yurtseverlik ölçüleri çok yüksektir, insanlık ölçüleri çok yüksektir.
Bugüne kadar hareket ayakta kalmışsa, mücadele geliştirmişse bunu yaratan ölçülerinin yüksekliğidir. Militan ölçülerinin, yurtseverlik ölçülerinin, özgürlük ölçülerinin yüksekliğidir. İşte bu ölçülerin düzeyini yükseltmede de Fuat arkadaş gerçekten büyük bir rol oynamıştır. O yönüyle Fuat arkadaşı her zaman hatırlayacağız, anacağız, onu hep yanımızda hissedeceğiz. Çünkü o değerlendirmeleriyle, tartışmada ortaya koyduklarıyla, ifadeleriyle, eğitimleriyle hep bizim yanımızda olacak. Bunu böyle söyleyebilirim. Bu mücadelenin gerçekten her zaman anacağı, sadece bizim hareketin değil halkımızın da anması gereken, bütün devrimcilerin de anması gereken bir devrimciydi. Bu vesileyle bir daha minnet ve saygıyla anıyorum.
İki aya yakındır hiçbir görüşmenin yaptırılmadığı, halk önderi Abdullah Öcalan’ın üzerinden çerçeve yasayla ilgili açıklamalar yapılıyor. Siz Hareket Yönetimi olarak bu konuda önemli bir açıklama da yaptınız. Bu durumla ilgili bizimle ne tür bilgiler paylaşabilirsiniz?
Bu konu çok önemli tabii. Bir halkın geleceğini ilgilendiriyor, özgürlüğünü ilgilendiriyor. Sadece bizim hareketimizi ilgilendirmiyor. Bizim hareketimiz bir halkın özgürlük mücadelesini büyüten harekettir. Halkın geleceğine yön veren, bugüne kadar büyük değerler yaratan bir harekettir. Bu açıdan bu konu çok, çok önemli. Şu anda Önderliğin inisiyatifiyle Barış ve Demokratik Toplum süreci yürütülüyor. Bu konuda Önderlik tutumunu ortaya koydu. 27 Şubat çağrısında, 2025’te bütün yaklaşımını orada özlü biçimde ortaya koydu. Ama bu konuda gerçekten istenilen sonuca ulaşmış değiliz. Barış ve Demokratik Toplum süreci, Türk devletinin yaklaşımları nedeniyle biz çok çaba göstermemize rağmen, ön açıcı adımlar atmamıza rağmen gerçekten çok fazla bir gelişme olmadı. Evet, Önderlik üzerindeki tecrit belirli düzeyde gevşedi. Bazı heyetler gitti, görüştü. Zaman zaman bizden mesajlar gitti, Önderlikten mesajlar aldık. Ama bunlar bu süreci somut adımlara hala götürmüş değil. Bunu bir kere böyle belirtmek gerekir.
Şimdi en fazla kök yasa tartışılıyor, çerçeve yasa tartışılıyor. Çıktı çıkacak deniliyor, meclise götürülecek deniliyor. Fakat bu konuda da tam bir özel savaş mı diyelim, karartma mı diyelim, kafa karışıklığı yaratma mı diyelim, gerçekten anlaşılmaz bir durum var. Evet, Önder Apo bir çerçeve yasanının çıkması için, bir kök yasanının çıkması için çok çaba harcadı. En son 24 Mayıs’ta Önder Apo bir taslak sundu Türk devletine. Biz taslağın böyle biraz özetini öğrendik. Tümü elimize geçmedi ama görüşmede aktarılanlar belli düzeyde bize yansıdı. Şimdi bu taslak hükümet tarafından değerlendirilecekti tekrar Önderliğe götürülecekti, biz bilgilendirilecektik. Ama böyle büyük bir sorun var 24 Mayıs’tan beri Önderlikle görüşme yok. Şimdi bu olacak şey mi? Sadece bu durum bile gayri ciddi bir yaklaşımdır, sürece doğru yaklaşılmadığını gösteriyor. Böyle çok önemli bir süreç ortadayken, bir de görüşme imkanları varken Önderlikle 24 Mayıs’tan bu yana bir buçuk aydır. Görüşme olmaması aslında ciddi bir sorundur.
Bu yönüyle bazı açıklamalar var. İşte çerçeve yasa tartışılıyor, meclise getirilecek, hatta işte mutabakat var gibi kavramlar da kullanılıyor. Ama bizim bilgimiz yok. Bizde öyle bir bilgi yok. Bizi ilgilendiren bir konu, en fazla bizim öğrenmemiz lazım, bizim bilmemiz lazım. Ama bizde Önderlikle bir görüşme yapıldığına dair, bir mutabakat yapıldığına dair bir bilgi yok. Evet, Önderlik bir yasa çerçevesi sundu, taslağı sundu. Ama bu konuda hükümetin bu yasa konusunda bir uzlaşması, bir ortaklaşması olmadı. Biz şunu anlıyoruz, Önderliğin belirttikleri çerçevede bir yasa hazırlığı yapmadıkları için, bu konuda bir uzlaşma, bir mutabakat olmadığı için şimdi sürüncemededir. Bunu böyle görmek gerekiyor. Böyle görmek gerekiyor. DEM Partisi de dedi ki bizim bilgimiz yok dedi. Onlar da öyle söylediler. Şimdi DEM Parti’nin bilgisi yok, bizim bilgimiz yok. Böyle bizi ilgilendiren konu, en temel konu ama Türk basınında herkes her şeyi söylüyor. En son Numan Kurtulmuş gelecek diyor yasa ve bir daha şunu söylüyor; biz bunu yaptığımız açıklamalarımızda da uyarmıştık, böyle olmaz demiştik. Bir yasa çıkar, gelen gelir, gelmeyen gelmez. Bu kadar yüzeysel bir yaklaşım olabilir mi? Bu soruna böyle yaklaşılabilir mi? Sorun gelen gelmeyen sorunu mudur?
SORUNU HALA SİLAH BIRAKMA OLARAK ELE ALIYORLAR
Soruna gelenler, gelmeyecekler sorunu olarak bakmak zaten bir çözüm projesi ortaya koymamaktır. Sorunu sadece silah bırakma olarak ele almaktır. Sorun zaten sadece silah bırakma olarak ele alınırsa zaten nasıl kabul edecek bunu halk, örgüt, savaşçılar nasıl kabul edecek? Soruna gerçekten böyle bakılmaması gerekiyor. Daha bütünlükle bakılması gerekiyor. Böyle muğlaklık yaratacak, kafa karıştıracak bir yaklaşım içinde olmamak gerekiyor. Çünkü böyle önemli bir sorun ancak toplumsal destekle çözülür. Siyasi partiler arasındaki bir uzlaşmayla çözülür. En önemlisi de önderlikle bizim böyle bir yasa konusunda evet dememizle çözülür. Bu süreç böyle, yaptım oldu olmaz. Ben yaptım, böyledir. İster kabul edin ister kabul etmeyin demekle olmaz. O zaman niye bir buçuk yıldır bu süreç sürüyor? Niye önderlikle görüşmeler yapılıyor? Bize önderlikten mesaj gelmesi konusunda aracı oluyorlar. Bu bakımdan ve bu sürece yaklaşım konusunda ciddiyet olması gerekir.
Öte yandan diyorlar NATO sonrası olacak. NATO toplantısından sonra olacak deniyor. Bu da ciddi bir durum. Bu ne demektir? NATO toplantısı olacak. Bakacağız duruma göre. Eğer NATO toplantısından diyelim destek alırsak, NATO üyelerinden destek alırsak ne yaparız? O zaman böyle bir sürece de gerek yok. Kürt sorununun çözümü de gerek yok. Tekrar savaşa devam. NATO toplantısı sonrasına bırakmak bunu ifade ediyor. Bunu biz söylemiyoruz, onlara yakın çevrelerde deniliyor. NATO toplantısı sonrası yasa gelebilir. Gelebilir, gelecek değil. Bu NATO görüşmelerine bağlı olarak ortaya çıkacak bir durum olarak görülüyor.
Yasa çıkarma sürecinin hızlandırılmasını sağlamak amacıyla KCK Yürütme Konseyi Başkanı Besê Hozat öncülüğünde 30 gerillayla bir yıl önce 11 Temmuz’da silah yakma töreni gerçekleştirildi. Bu törenden sonra Devlet Bahçeli yaptığı açıklamada keşke silah yakanlar direkt Türkiye’ye gelselerdi dedi. Ama bir sene sonra gelmesine rağmen herhangi bir yasanın çıkarılmaması bize ne anlatıyor?
Devlet Bahçeli öyle demişti, evet keşke gelselerdi diye. Şöyle bir anlamda söyledi, bir yasa çıksaydı uygun bir şey, gelselerdi iyi olurdu biçiminde. Öyle bir cümleydi. Şimdi Özgürlük Hareketi böyle bir irade ortaya koydu. 30 arkadaş gitti silah yaktı. Bizzat Besê arkadaşın bu grubun başında olmasının nedeni de hareketin iradesini göstermek için. Biz kararlıyız, irademiz böyledir demek için o grubun sorumluluğunu aldı ve silahlar yakıldı. Bu önemli bir etki de yaptı. Aslında Özgürlük Hareketi’nin silah bırakacak bir irade olduğunu kamuoyu da anladı. Böyle yorumlandı, böyle değerlendirildi. Gerçekten de bizim irademiz öyleydi. Biz o 11 Temmuz’daki silah yakma töreninden sonra gelişmenin hızlanacağını düşündük. Böyle Türk devleti adımlar atar artık sadece silah yakma değil de artık gerçekten Türkiye’de sorunların çözümü için adım atılır. Ülkeye, Bakur’a dönüş de olur yaklaşımı içindeydik.
Nitekim Besê arkadaş da bir programda böyle olursa geliş de olur dedi. Sorunun çözülmesine bağlı olduğunu söyledi. Ama aradan işte bir yıl geçti. Sanki silahlar yakılmamış, böyle bir irade gösterilmemiş. Daha sonra Bakur’dan, Türkiye’den silahlı gruplar çekildi. Bunlar kamuoyuna açık biçimde yapıldı. Yine bazı çatışma alanlarında güçler geriye çekildi. Herhangi bir çatışma çıkmasın diye. Bizler böyle bir sorumluluk duyduk. Ama Türk devleti bu sorumluluğumuza gerçekten doğru cevap vermedi. Bu da giderek kamuoyunda, özellikle Kürt kamuoyunda hükümet adım atacak mı atmayacak mı biçimde kaygılara yol açtı. Evet, biz gerçekten bu sorunun çözümünü istiyoruz, taktik yapmıyoruz. Strateji değiştirdik. Artık halk savaşı gerilla yoluyla değil de demokratik siyaset yöntemini tercih ettik. Onu bıraktık. Bu bir stratejik değişiklik yaptık. Taktik değil.
Böyle bir değişiklik yapmamıza rağmen, partiyi feshetmemize rağmen, silahları yakmamıza rağmen, bu konudaki iradeyi de açık, net göstermemize rağmen gerçekten gereken karşılık verilmedi. Şu açık, kamuoyunda da, genel kamuoyunda da bizim adımlarımıza iktidarın karşılık vermediği biçimde bir kanaat var. Çünkü her şey ortada. Bizim yaklaşımımız ortada. Hala devlet gerçekten bir adım atmış değil. Önderlik 27 Şubat çağrısını yaparken siyasi hukuk zeminden bahsetti, 27 Şubat’ta belirtilenlerin siyasi ve hukuki zeminle gerçekleşebileceğini söyledi. Söyledi. Ama bu gerçekleşmedi. Bu yönüyle 11 Temmuz adımına da, silah yakma adımına da, diğer adımlara da herhangi bir cevap verilmemiştir. O adımlarımız bir nevi tek taraflı kalmıştır.
Önceki programlarda değerlendirmiştiniz. Ancak çokça tartışıldığı için ben tekrardan sormak istiyorum. Nasıl bir yasa Kürt sorununun çözümünde ön açıcı olur?
Bir kere şunu belirtelim; devlet iktidar anlamak istemiyor. Bu işe sıradan yaklaşılıyor. Önder Apo’nun özgür, yaşar ve çalışır duruma gelmeden bu sorunu çözmek mümkün değildir. Şöyle mi olacak? Bu sorun çözülecek, Önderlik orada esir olarak, rehin olarak kalacak mı? Böyle olmaz. Eğer bir çözüm olacaksa, çözüm muhatabı, baş müzakerecimiz, halkın da baş müzakereci iradesi Önderliğimizin özgür, çalışır durumda olması gerekiyor. Özgürlüğün sağlanması gerekiyor. Bu ciddi bir durumdur. Önderlik tabii sabırlı davranıyor. Süreci bozmamak için dikkatli davranıyor. Ama bunun da bir sınırı var. Önderliğe doğru yaklaşılmazsa, bir çözüm muhatabı olarak görülmezse nasıl olacak? Bu bakımdan hangi adımlar atılması, yasalar gerekiyor derken ilk başta Önderliğin durumunu netleştirmek lazım. Bu haliyle Önderlik tecrit altında. Bir buçuk ayda görüşme olmuyor. Böyle nasıl ilerleyecek? Ne yasa çıkarılacak? Önderliği içermeyen, Önderlikle ilgili olmayan, Önderliğin özgürlüğüne dair olmayan bir yasa çıkarmaya ne anlam olacak?
Şöyle, biz çağrı yaparız, bazıları gelir, Apo da içeride kalır, özgürlük hareketi yöneticilerini de kapsamaz. Böyle mi olacak? Bu bakımdan ilk önce bir daha altını çizerek söylüyorum. Önder Apo’nun özgür, çalışır, yaşar konumda olması lazım. Herkesle görüşmesi lazım, ilişkiyi sürdürmesi lazım, ikna etmesi lazım. Toplumsal desteği artırması lazım. Sadece Kürt halkının değil, Türkiye halkının da Önderliğin ne istediğini bilmesi lazım. Hala Önderliği Türkiye halkına bilmem ne gösteriyorlar. Nasıl olacak o zaman, çözüm nasıl olacak? Önderlik açıkça Türkiye halkına da seslenmeli, ilişki kurmalı ki o yaratılan algılar ortadan kalksın, çözüm zemini doğsun. Bu önemli. Diğer taraftan, şöyle olmaz, işte biz bir yasa çıkarırız sadece, gelen gelir, gelmeyen gelmez. Böyle bir şey yok, böyle bir dünya yok. Dünyadaki çatışma çözüm süreçleri böyle mi yürüyor ya? Biz hiç kimsenin yapmadığı, dünyada hiçbir hareketin yapmadığını yaptık, adımlar attık. Adımları biz attık, herkes şaşırdı zaten. Ama bunu niçin attık? Biraz ön açmak için yaptık. Hızlandırmak için yaptık. Bir niyet varsa, o niyete karşılık vermek için yaptık. O niyetin, diyelim, pratikleşmesi için yaptık.
Bu bakımdan, bir şeyler yasa olarak çıkacaksa tabii ki, gidilecek diyelim, gidildi. Yarın, Kürtlerle ilgili, demokrasiyle ilgili, özgürlükle ilgili değerlendirmeler yapıldı. Ya da halk örgütleniliyor. Ya da yasal olarak halk örgütlenecek, örgütlü toplum haline gelecek. Demokratik toplum diyor Önderlik. Demokratik toplum, barış ve demokratik toplum manifestosuydu. Barış ve demokratik toplum çağrısında bulundu. Demokratik toplum nedir? Örgütlü toplumdur. Örgütlü toplumu birileri örgütleyecek, toplumu örgütleyecek. İktidarın herhangi bir eksiğine karşı eylem yapacak, tepkisini gösterecek, özgürlük yasaları çıkmazsa, demokratikleşme olmazsa, yarın buradan gidenlerin hepsini içeri atarlar. Öyle mi olacak? Öyle çözüm olabilir mi? Bu bakımdan, demokratik siyasetin özgürce yapılacağı bir ortamın da oluşması lazım. Şimdi, hala diyelim kayyumlardan bile vazgeçilmiyor. Diyelim, yerel yönetim yasasının çıkması lazım, öyle müdahale edilmemesi lazım. Önderlik buna, özgürlük yasaları dedi.
Özgürce demokratik siyaset yapma, özgürce öz iradeyi ortaya koyma, düşünceyi ortaya koyma, koyma ve tabii ki, en önemlisi de Kürt yasadışıdır, Önderlik de söyledi. Kürdün yasa içine alınması gerekiyor. Kürdün varlığının tanınması gerekiyor. Şimdi evet, fiili olarak Kürt deniyor ama, hukuki olarak, siyasi olarak, yasal olarak, anayasal olarak Kürt yoktur. Öyle bir şey yok. Yasa dışıdır. Tabii ki, Kürdün yasa içine de alınması gerekiyor. Böyle, yasalar çıkarsa, ön açarsa, böyle çözümün önünü açarsa, hemen, birden bütün sorunlar belki çözülemez ama, çözümün zihniyetinin oluşması lazım. Önünün açılması lazım. Anlayışın değişmesi lazım. Kürt olana bakışın, Kürt halkının özgür yaşamasına bakışın, kendi kimliğiyle, kültürüyle özgürce yaşamasına bakışın değişmesi gerekiyor. Bugüne kadar tanınmıyor. Hak hukuk yoktur. Sadece Kürt diyor, yeri gelince Kürt kardeşim diyor. Ama bunun yasa da yeri yok.
Başta MİT Müsteşarı olmak üzere birçok devlet yetkilisi, hem uluslararası hem de bölgesel güçlerle yoğun görüşmeler gerçekleştiriyor. Hareket Yönetimi olarak açıklamanızda da buna dikkat çekmiştiniz. Bu görüşmeler bir savaş hazırlığı olarak görülebilir mi?
İbrahim Kalın dolaşıyor. Evet, bir başbakan gibi dolaşıyor. Ama esas olarak kimdir İbrahim Kalın? Güvenlik bürokrasisindedir, güvenlikle ilgilidir esas olarak. Peki, Türkiye’de güvenlik sorunu deyince aklına ne geliyor? Kürt sorunu geliyor. Birinci sorun odur? Bırakalım, güvenlik konusunda, diplomaside de oldu mu ilk akla gelen Kürt sorunudur. Türkiye’nin en temel sorunu Kürt sorunudur. Diplomasisi de öyle şekillendiriliyor, güvenlik bürokrasisinde, güvenlik mimarisi mi diyorlar, ne diyorlar? Onların hepsi Kürtlerle ilgili şekillendiriliyor. Şimdi Irak’la gidip konuşuldu. Süleymaniye’de konuşuldu, Hewlêr’de konuşuldu. Ne konuşuldu? Evet, süreçle ilgili konuşuldu deniliyor, öyle şeyler de var. Evet, süreçle ilgili konuşuldu. Ne konuşuldu? Süreç açısından adımlar mı atılacak?
Türk devleti adımlar mı atacak, bunu mu konuştu? Kararlılığını mı koydu? Şimdi pratiğe bakınca öyle bir şey yok. Sanki şöyle bir şey var, yarın bir yasa çıkaracak, kabul edilmeyecek bir yasa, o da kabul edilmeyince, bakın Kürt Özgürlük Hareketi çözüme yanaşmıyor, süreci bozdu. Sanki şimdiden onun iç ve dış zeminini hazırlamaya çalışıyor İbrahim Kalın. Hem de en yoğun sürecin tartışıldığı, yasanın geleceği dönemde, İbrahim Kalın’ın Bağdat görüşmesi, Hewlêr görüşmesi, Süleymaniye görüşmesi, gerçekten insanın aklına acaba bir savaş hazırlığı mı var diye getiriyor. Tabii ki KDP’nin politikasını biliyoruz. Fakat YNK şimdiye kadar Türk devletinin politikalarına alet olmadı. KDP’ye dayatılan aslında ona da dayatıldı. Onlar şimdiye kadar kabul etmediler. Irak da aslında bazı konularda Türk devletinin dediğini kabul etti ama her konuda Türk devletinin dediklerini kabul etmedi. Türk devleti zorluyor, zorlayarak bütün bölgede, herkesi neredeyse Kürt Özgürlük Hareketi’nin üzerine sürmek istiyor.
Şöyleyse o zaman açıkça sürece destek istiyoruz desin. Zaten desteğe gerek yok. Biz zaten destek veriyoruz. Buna açığız, bu konuda bizim herhangi bir kaygımız olmadığı için, bu konuda net olduğumuz için, bu yönlü şeyler tabii ki kuşku yaratır. Biz çözüm için, yaklaşım gösteriyoruz, adımlar atıyoruz. Yaklaşımımız bu. Yaklaşımımız olumlu olmasa, hadi diyelim Türk Devleti sağa sola gider güya, diyelim kendi politikasını anlatabilirdi. Bu bakımdan kuşkularımız oldu. Çünkü Türk devleti Kürt sorununu çözmediği müddetçe ki daha çözmemiştir, o zaman diplomasisi hep Kürt sorunuyla ilgilidir, güvenlik açısından ilgilidir. Bütün politikalarda Kürtlerin aleyhine olumsuz yaklaşımlar işleyecek, işler geliştirmeye çalışır. Bu bizim 50 yıllık, 60 yıllık, hatta 100 yıllık tecrübemizin sonucudur.
NATO’nun Türkiye’de gerçekleştirdiği toplantıda önemli bir gündem maddesi oluyor. Türk devletinin bu toplantıyı bölgedeki statükoyu korumak ve Kürtlerin aleyhinde tavizler alabilmek için değerlendireceği yönlü tartışmalar var. Kürt halkı uluslararası güçler arasındaki uzlaşmalara kurban edilebilir mi?
Tabii NATO bir askeri örgüt. Barış örgütü değil, savaş örgütü. Soğuk savaş döneminde kuruldu, Sovyetlere karşı kurulan bir savaş örgütü. Yapılanması da öyle, refleksleri de öyle. Planlamalar da öyle. Bu yönüyle şimdi biz ne bekleyeceğiz, NATO’dan barış mı bekleyeceğiz? NATO’dan herhangi bir siyasi sorunun çözümü mü bekleyeceğiz? Aksine NATO, çeşitli anlaşmazlıkları, çeşitli sorunları kışkırtarak, onlara dayanarak kendi savaş politikasını yürütecektir. Biz Türkiye’nin nasıl NATO’ya girdiğini çok iyi biliyoruz. NATO’ya girmek için Kore Savaşı’na katıldı. Şu anda Kuzey Kore denen güçlerin direnişine karşı uluslararası güçler Kuzey Kore’ye saldırdılar. Türkiye de oraya asker gönderdi ve öyle NATO’ya girdi. Şimdi NATO Türkiye’de toplanıyor, önemli. Hatta Trump, Türkiye’de olmasaydı, Erdoğan olmasaydı ben katılmazdım bile dedi. Bu açıdan açıkça aslında Türkiye’ye belirli roller vermek istiyorlar. Türkiye’yi daha kendilerine bağımlı hale getirmek istiyorlar. Türkiye’yi kullanmak istiyorlar.
Türkiye ise NATO ilişkisini sürdürerek, destek alarak kendi pozisyonunu biraz korumaya çalışıyor Ortadoğu’da. Pozisyonu zayıfladı, eskisi gibi değil. Eskiden NATO’nun Ortadoğu jandarmasıydı. Ortadoğu’daki en önemli aktörüydü. Şimdi Avrupa ülkeleri de aslında ABD de tam böyle bakmıyor. Özellikle İsrail’in İbrahim Anlaşmaları ve Araplarla ilişkiler geliştirmesiyle Türkiye bir yönden boşluğa düştü. Hatta Türkiye Ortadoğu’da etkisini aslında İsrail ilişkileri üzerinden yürütüyordu. İsrail ile ilişki kurmak demek ABD-Batı desteğini almak demektir. O konuda da İsrail ile ilişkiler bozulunca, aslında bu bozulma aynı zamanda ABD ile Avrupa ilişkisinin de bozulması demektir. Bunu böyle belirtebiliriz. Böyle olunca zayıfladı. Şimdi Türkiye kendisini biraz daha pazarlayarak, benim şöyle bir askeri gücüm var, böyle bir askeri gücüm var diyerek, NATO’ya pazarlayarak Ortadoğu’da zayıflayan konumunu biraz güçlendirmeye çalışıyor. Eski haline gelemez. Türkiye’nin NATO içinde de eski haline gelmesi mümkün değil.
Ortadoğu değişti, dünya değişti. Evet, eskiden o Soğuk Savaş döneminde Türkiye Sovyetlerin tam da güneyindeydi, önemli bir güçtü. Bu bakımdan tabii ABD’nin, Avrupa’nın Türkiye’ye verdiği rol vardı. Şimdi o şey oldu. Şimdi Türkiye ne alacak? Evet, Türkiye’ye bazı şeyler verebilirler. Bazı silahlar verebilirler, bazı motorlar verebilirler. Böyle şeyler verebilirler Türkiye’ye. Ama Türkiye’den ne alacaklar? Türkiye’yi ABD ve Avrupa politikalarına daha bağımlı hale getirecek. Şimdi İsrail’in yaptığı İbrahim Anlaşması var, İsrail’in Ortadoğu’da etkili olma politikaları var. Bu konuda Türkiye’yi bu politikalara uyumlu hale getirecek. Türkiye’yi bir yönüyle ABD ve İsrail’in Ortadoğu’daki etkili olma politikasının önünde engel olmaktan çıkaracaklar. Öyle bir şeyler var. Türkiye ise kendisini pazarlayarak, hatta ABD’ye yamanarak, İsrail’e yamanarak aslında Kürtler üzerinde soykırım politikasını sürdürebilir miyim hesabı içindedir. Türkiye hala bu hesabı yapıyor. Hala dış destek alarak iç sorununu çözmeye çalışıyor, Kürt sorununu çözmeye çalışıyor. Dış destek alırım, Kürtleri ezerim politikası yürütüyor.
KÜRTLERİ ESKİSİ GİBİ FEDA ETMEK KOLAY DEĞİL
Şimdi NATO’ya da böyle bakıyor. Bu Türkiye için gerçekten çıkmaz bir politikadır. Sorunları kendi demokratik temelde uzlaşarak çözeceğine dışarıdan destek almakla çözülüyor. Bu nedir? Dışarıdan kendini bağlamaktır. O bağlamanın, o iş birliğinin bir gün Türkiye’yi nereye götüreceğini belli olmaz. Birden tepe taklak olabilir. O sağlam bir dayanak değildir. Sağlam dayanak kendi sorunlarını, iç sorunlarını kendisi çözmesidir. Ama ben NATO’ya dayanıyorum, Kürtleri ezerim. NATO’ya da dayanıyorum, muhalefeti ezerim, sustururum. Konjonktürel olarak zaman, zaman belki kullanmıştır Türkiye’de. Ama artık bu temel bir politika olarak sürerse gerçekten Türkiye için ne gibi sorunlar doğar bunu ileride görebiliriz.
Kürtler feda edilebilir mi? Vallahi Suriye’de gördük. DAİŞ’e karşı en fazla mücadeleyi Kürtler verdiler. 10.000’den fazla şehit verdiler. Ama böyle ABD HTŞ’yi destekledi. Düne kadar terörist dediğini destekledi. DAİŞ’ın aynı zihniyette olanını destekledi. Bu bakımdan tabi şimdi Kürtler eskisi gibi güçsüz değil. Kürtleri de eskisi gibi öyle feda etmek kolay değil. Kürtler de örgütlü gücüyle, ilişkileriyle bunları boşa çıkaracak bir şeye sahip. Boşa çıkarabilir. Bu yönüyle evet, Türkiye düşünebilir, dış güçlerin desteğini alarak yine böyle Kürtler üzerine egemenlik pozisyonu sürdürebilir ama Kürtler eski Kürtler değil. Türkiye böyle bir hesap yaptığında şunu söyleyebilirim; yanlış hesap yapar. Derler ya yanlış hesap Bağdat’tan döner. Yanlış hesap da Kürt halkının iradesinden döner. Bunu Türk devletinin bilmesi gerekiyor.
İran, ABD-İsrail yoğun bir savaştan sonra bir müzakere sürecine girdiler. Ancak savaşın hala tam olarak sonlandığını belirtemeyiz. Ancak tam da böyle bir ortamda İran rejimi son zamanlarda Rojhilatlı devrimci güçlere yönelik askeri operasyonlar gerçekleştiriyor. Bu operasyonda yaşanan şehadetler var. ABD-İsrail savaşında ağır darbe alan rejim Kürtlere yönelik bu saldırılarla neyi amaçlıyor?
Belirttiğiniz gibi aslında İran zayıfladı, birçok yönden. Askeri olarak zayıfladı, siyasi olarak zayıfladı, toplumsal zemini zayıfladı, ekonomik olarak zayıfladı. Böyle bir İran ancak kendi toplumuyla barışık olursa, bir uzlaşma içine girerse ayakta kalabilir. Yoksa hem bu kadar darbe yiyecek, zayıflayacak ama aynı zamanda kendi halkıyla, toplumuyla kavgalı olacak, toplumuyla sorunlarını çözmeyecek. Bu akıl alır bir politika değildir. Aslında şunu söyleyebilirim. İran’ın tarihteki politikaları gerçekten büyük birikim ve deneydir, tecrübedir. Ancak özellikle bu modernist çağla birlikte, bu milliyetçiliğin, ulus devlet anlayışının girmesiyle birlikte, İran’daki o tarihsel kültür, tarihsel siyasal anlayışta da bir aşınma oldu. Burada da ulus devlet anlayışına, milliyetçiliğe kayma yaklaşımı oldu. Halbuki İran tarihinde çok farklı halkları bir arada tutmak konusunda bir deney var. Bu konuda belki de dünyada en deneyimli ülke. Kürtler, Azeriler, Beluciler, diğer halklar ortak bir arada kalmışlar İran’ın toplum içinde.
Nizamülmülk’ün Siyasetname kitabı var. Orada Melikşah Nizamülmülk’ten tecrübelerini aktarmasını istiyor. En önemli öğütlerinden biri Nizamülmülk’ün, Melikşah’a diyor bürokratını da memurlarını da farklı halklardan yapacaksın, ordunu da farklı halklardan yapacaksın, tek bir millete dayanmayacaksın. Bu Nizamülmülk’ün Melikşah’a öğüdü. Aslında bir İran kültürü ve İran böyle tarih boyu güç olmuş. Şimdi bu İran halklarla böyle bir uzlaşma içine gireceğine, halkların varlığını, kimliğini, kültürünü kabul edeceğine, öz yönetimlerini kabul edeceğine böyle katı bir yaklaşım içinde aslında bir nevi Ortadoğu’daki diğer devletlerin örnek alıyor. Bu aslında çok şey diyorlar ama Batı karşıtlığı yapıyorlar, bilmem ne karşıtlığı yapıyorlar. Aslında Batının modernist anlayışını, ulus devlet anlayışını benimsemesinin yarattığı sonuçlardır.
Bu bakımdan İran’ın hemen Kürtlerle bu kadar çatışma içine girmesi gerçekten kabul edilemez. Bu süreçte şehit düşen Kürt gerillalar oldu. Hem PJAK’lı dört gerilla şehit düştü. Hem de diğer Kürt örgütlerinden 5-6 Peşmerge şehit düştü. Hepsini minnet ve saygıyla anıyorum. Fakat İran bu politikası yanlış. Biz yıllarca etkimizi de kullanarak bir ateşkes olmasını sağladık İran’da. Ateşkes sağlayarak İran’ın Kürtlerle sorunlarını uzlaşarak, tartışarak çözmesini istedik. Şimdi İran’ın Kürtlerle, Azerilerle, Araplarla ve Belucilerle sorunlarını, yine kadınlarla sorunlarını uzlaşarak çözmesi lazım. Zaten İran bir de kadın toplumuna tümden karşı bir yaklaşım içindedir. Evet, Jin Jiyan Azadî. Devriminden sonra biraz yumuşama gerçekleşmiş, iyidir. Biraz kıskacı gevşetmişler ama yetmez. Bu bakımdan İran’ın bu yönlü saldırılardan, halklara yönelik saldırılardan vazgeçmesi lazım. Biz bu tür çatışmaların kimseye hayırlı olacağını düşünmüyoruz. Bu konuda İran dikkatli olmalı.
Kürtlere yaklaşımda dikkatli olmalı, saygılı olmalı. Kürtler bu savaş sürecinde doğru tutum takındılar. Hatta Trump, ABD yönetimi Kürtleri eleştirdi. Öyle değil mi? Sen bu tutuma saygı duyacağına, şimdi işte savaş bitti. Oradan savaşı bitirdim, ben bir süre yüzümü halklara dönerim, Kürtlere dönerim. Böyle olmaz. Öyle olursa Kürtler de kendilerini bir savunma içine sokarlar. Bu yapıldığında İran kendini toparlayamaz. Eskisi gibi yaparım diyemez. Eskisi gibi oldu, ben ezdim, ezerim diyemez. Bu yönüyle dikkat etmesi lazım. Bu politikalar böyle olmaz. Bunu Kürt halkı da kabul etmez, halklar da kabul etmez, kadınlar da kabul etmez. Bu yönüyle biz her zaman doğru politikanın ne olduğunu ortaya koymaya çalıştık. Şimdi bunu ortaya koyuyoruz. Halklarla sorunları uzlaşarak çözmesi, dayatarak değil, benim dediğim olarak değil. Halkların da isteklerini, taleplerini, kadınların da isteklerini, taleplerini karşılayarak sorunları çözmesi gerekiyor.
14 Temmuz büyük ölüm orucu eyleminin 45. yılına gidiyoruz. Kürdistan tarihinde önemli bir dönüm noktası olan bu direnişe tanıklık etmiş bir direnişçi olarak neler söylemek istersiniz?
14 Temmuz şehitleri Kemal, Hayri, Akif, Ali şahsında tüm zindan şehitlerini minnetle, saygıyla anıyorum. Mazlum Yoldaş bu direnişe öncülük yaptı, Ferhat, Eşref, Necmi, Mahmut, Mazlum’un çaktığı kıvılcımı harladılar. 14 Temmuz direnişinin de ortaya koyduğu iradeyle 12 Eylül rejimini ideolojik yenilgiye uğrattılar. Sadece Amed zindanındaki o baskıları püskürtmediler, gerçekten de 12 Eylül rejimini ideolojik yenilgiye uğrattılar, politikalarını boşa çıkardılar. Eğer Amed’de, zindanda Türk devletinin politikaları tümden başarılı olsaydı, Kürdistan tarihinin kaderi değişirdi. Kürdistan toplumunun kaderi değişirdi. Çünkü Türk devleti zindandaki tutsaklar şahsında, özellikle PKK’yi de zindanın betonlarına gömmek istiyordu. Hem de Kürt halkının iradesini kırmak istiyordu. Bakın, özgürlük diyenler, Kürdistan’ı özgürleştireceğini söyleyenler teslim oldu diyerek, bütün o yılgınlığı, teslimiyeti bütün Kürdistan’a yayacaklardı. Bu zulüm üzerinden beyaz katliam yapacaklardı, kültürel soykırımı derinleştireceklerdi. Bir kere bu gerçeğin bilinmesi gerekiyor.
Sorun orda zindanda zulme karşı direniş değildir, sadece dört yoldaşın, onlarca yoldaşın şehadeti değildir. Bir uğursuz amaç vardı. Amed zindanı şahsında, Diyarbakır’daki beş nolu zindan şahsında, Kürdün özgürlük özlemi, var olma özlemi, varlık sorunu ortadan kaldırılmak isteniyor. Bunu böyle görmek lazımdı. Bu zindan direnişi, 14 Temmuz direnişi, bu politikayı önledi. Eğer bu politika başarılı olsaydı, o dönemden sonra Kürdistan’da uygulanacak politikalar çok farklı olacaktı. Hiç kimse önünde duramazdı. Ama ne yaptı? Zindan direnişi halkı iradeli kıldı. Ne dedi halk? Sadece vücutları olan, tek silahları, iradeleri olan, canları olanlar direniyorsa, demek ki bu mücadelede halk direnebilir, dışarıda direnebilir denildi. Halkın iradesini güçlendirdi, halkı onurlandırdı. Bu bakımdan 14 Temmuz direnişine gerçekten çok derinlikli bakmak lazım. Yüzeysel bakışta, düşman baskı yaptı, tutsaklar da direndi, şehit düştüler. Baskılar ne için yapıldı? Önemli olan ne için yaptı? Amacı neydi 12 Eylül’ün? Sadece tutsakları teslim almak mıydı? Yoksa tutsakları teslim almak şahsında çok uzun vadeli Kürt soykırımını gerçekleştirmede kullanacağı bir amaç mı güdüyordu? Bunun görülmesi gerekiyordu.
Bu bakımdan hala 14 Temmuz zindan direnişinin Kürdistan halkı için, Kürdistan devrimi için, tarihi için ne anlama geldiğinin tam hakkı verilmiyor. Gerçekten başarılsaydı Kürt toplumunun durumu ne olacaktı? Orada direnildiği için farklı bir tarih gelişti, farklı bir mücadele çizgisi gelişti. Direniş olmasaydı, evet, Önder Apo mutlaka ne eder ne yapar direnişi başlatırdı. Çünkü Önder Apo’da çözümsüzlük yoktur. Önder Apo şöyle bir Önderlik değildir; zorluk olduğunda çözümsüz yapamam, yol bulamam. Önder Apo büyük bir devrimcidir, Önder Apo açısından çözümsüzlük yoktur. Ya bir yol bulur ya bir yol yapar. Bu kesindir. Evet, Önderlik bunu yapardı ama gerçekten oradaki direniş olmasaydı sonuçları Kürt halkı için çok ağır olurdu. Bir nevi kültürel soykırımının önü sonuna kadar açılırdı. Zindanda Kürtleri Türkleştirme vardı. Herkes Türk olacak diyordu. Zindandaki politika başarılı olsaydı Kürdistan’da Türkleştirme politikasını yoğunlaştıracaklardı. Bunu böyle bileceğiz, böyle görmezsek gerçekten tarihimizi anlayamayız. Sadece 14 Temmuz direnişinin hakkını vermeyiz diyemeyiz. Tamam, hakkı verilmemiş olur 14 Temmuz direnişinin. Ama esasta Kürt tarihi için derin anlamı, kapsamlı anlamı, sonuçları anlaşılamaz. Bu konuyu çok önemli görmek lazım.
14 TEMMUZ DİRENİŞÇİLERİ KÜRT HALKINA YAŞAM FELSEFESİ KAZANDIRDILAR
Diğer bir yanı da 14 Temmuz direnişinin, 14 Temmuz direnişçileri şahsında ortaya çıkan bir yaşam felsefesi vardır, bir mücadele felsefesi vardır. Bu çok önemli. Bir topluma yaşam felsefesi kazandırmak, mücadele felsefesi kazandırmak çok önemli bir kazanımdır, çok önemli bir değerdir. Bu bakımdan 14 Temmuz direnişçileri Kürt halkına çok büyük değerler armağan etmiştir. Yaşam felsefesini, özgürlük felsefesini, mücadele felsefesini armağan etmiştir. Bir toplum yaşam felsefesini bulursa, mücadele felsefesini bulursa onun özgürlüğünü kimse engelleyemez. Bu bakımdan Kemal Pir dedi ki ben yaşamı uğruna ölecek kadar seviyorum. Bu hem bir yaşam felsefesidir hem de uğruna ölecek kadar mücadele felsefesidir. İşte 14 Temmuz direnişçileri Kürt halkına bir de yaşam felsefesi kazandırdılar. Nasıl yaşama? Uğruna ölünecek düzeyde bir yaşama, basit sıradan bir yaşama değil. Bu çok önemli. Bu Kürtlerde gerçekten sıradan yaşama işte neyse doğacak, evlenecek, çoluk çocuk yaşamını sürdürecek. Sonra ne olacak? Kürtlüğünden vazgeçilip Türkleştirilecek, soykırımda uğratılacak.
Bu açıdan 14 Temmuz direnişçilerini değerlendirirken, işte şu kadar baskı yaptılar, şu kadar zulüm yaptılar, şu kadar direniş, tamam onlar da oldu ama bunun derinliğini, kapsamını ne amaçlandı, ne sonuçlar doğururdu ya da o direnişçiler ne kazandırdı? Sadece direnmedi bir de Kürt halkına bir şeyler kazandırdı. Yaşam ve mücadele felsefesi kazandırdı. En büyük kazanım budur. Kürt halkında, toplumda eksik olan buydu biraz. Tabii ki bu eksikliği bu direnişçiler doldurdular. Direnişçiler de bu felsefeyi Önder Apo’dan aldılar. Önder Apo bu direnişçilere bu yaşam ve mücadele felsefesini vermişti, kazandırmıştı. Onlar hem zindanda pratikleştirdiler bu yaşam ve mücadele felsefesini, hem de bu yaşam ve mücadele felsefesini Kürt toplumunun yaşam ve mücadele felsefesi haline getirdiler. 14 Temmuz direnişini anarken gerçekten böyle anmak, bu direnişçilere büyük değer vermek lazım. Bu temelde bu direnişçileri bir daha saygılarla ve minnetle anıyorum. Onların özlemlerini mutlaka gerçekleştireceğiz.