Medya Haber TV’de yayınlanan özel programa katılan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Kürdistan, Ortadoğu ve Türkiye’deki gündemlere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Haziran ayında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin umut hakkının görüşüleceği toplantı öncesi çok sayıda hukuk örgütün, baroların ve DEM Parti’nin çağrılarının önemli olduğunu ama umut hakkı konusunda daha etkili bir mücadele yürütülmesine ihtiyaç olduğunu belirten Karasu, şimdiye kadar umut hakkı konusunda adım atılması gerektiğini vurguladı. Barış ve Demokratik Toplum sürecinin hala istenilen düzeyde ilerlememesinin nedenlerinden birinin de Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünün sağlanmaması olduğunu ifade eden Karasu, “Eğer Önder Apo’nun özgür çalışır koşulları olmazsa ya da süreçte aktif hale gelmezse tabii ki süreç ilerlemez. Umuyoruz ki Önder Apo’nun sürece daha fazla katkı sunacak, müdahil olacak ilişkiler içinde olması sağlanır. Böylece süreçte ilerleme olur” dedi.
Son günlerde özellikle basında çıkan yeni yasa çerçevesine ilişkin kendilerine bilgi gelmediğini söyleyen Karasu, 100 yıllık soruna ciddi yaklaşılması gerektiğini belirtti. Sorunun ancak Demokratik Cumhuriyet temelinde çözülebileceğinin altını çizen Karasu, “Bunun için de en başta Kürt inkarına yasal olarak son verilmeli. Hukukta, yasada, anayasada da inkârı kaldıracak, asimilasyonu yok edip kaldıracak bir kök yasa olmalıdır” diye konuştu.
İş insanı Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına yönelik ırkçı ve cinsiyetçi ifadelerine tepki gösteren Karasu, bunu tekil bir olay olarak görmemek gerektiğini, Rahmi Koç’un, Türkiye’deki bir zihniyeti açığa vurduğunu ifade etti. Bu zihniyetten 100 yıllık Kürt soykırım politikasının sorumlu olduğunun altını çizen Karasu, bugün mücadeleleriyle dünya kadınlarına örnek olan Kürt kadınlarının Türk devletinde kompleks yarattığını vurguladı.
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu’nun değerlendirmeleri şöyle:
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Haziran ayında umut hakkının görüşüleceği toplantı öncesi çok sayıda hukuk örgütü ve 10 baro bir bildirimde bulundu. İmralı heyeti ve DEM Parti eş başkanları bu toplantı için bir mektup gönderdiler. Öncelikle bu konuda neler belirtmek istersiniz?
Bunlara cevap vermeden önce 1 Haziran 2004 Hamlesi şehitlerini, Önderliğin özgürlüğü için mücadele eden Fransız filozof Edgar Morin’i, Haziran ayında şehit düşen heval Sema, heval Zîlan, Şêx Seîd ve arkadaşlarını, heval Helmet’i minnetle ve saygıyla anıyorum. Haziran ayı bizim açımızdan fedailik ayıdır. Gerçekten bu ayda çok değerli arkadaşlarımız şehit düşmüştür. Tabii mücadelemiz bu fedailiğin üzerinde bundan sonra da yürüyecektir. O fedailerimiz Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesi için yaşamlarını verdiler. Onların özlemleri mutlaka gerçekleşecektir.
Belirttiğiniz gibi Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, umut hakkı konusunda Türk devletine zaman vermişti. Sadece Önderlik açısından değil, bütün ağırlaştırılmış müebbet hapisler için böyle bir zaman vermişti. Fakat Türk devleti 10 yıldan fazladır bu konuda herhangi bir adım atmadı, atmıyor. Zaten Türk devleti sadece bu konuda değil, Kürt sorununu ilgilendiren, doğrudan ya da dolaylı ilgilendiren her konuda ya Avrupa Birliği’nin kararlarına uymamış ya da hep ertelemiştir. Bunu da Önderliği ilgilendirdiği için Türk devleti bunu dikkate almamıştır. Ama Avrupa Birliği de dünyanın her tarafında kendi kararlarının takipçisi olurken, üzerinde dururken, sıra Türkiye’ye geldiğinde gerçekten de kendi kararlarına sahip çıkmıyor, Türkiye’nin oyalamacı yaklaşımlarını kabul ediyor. Özcesi Türkiye’ye yaklaşırken hak, hukuk, adalet ölçüleriyle yaklaşmıyor. Siyasal yaklaşım gösteriyor. Bu yönüyle Türkiye de bunu bildiği için umut hakkı konusunda adım atmadı.
Başka konularda da hep böyle oyalıyor veyahut şerh koyuyor. Böylelikle işlerini yürütüyor. Avrupa Birliği’ne üye olacağını diyor ama Avrupa Birliği’nin belki de en önemli kıstaslarına hep şerh koyuyor. Özellikle demokrasiyle ilgili konularda adım atmıyor. Çünkü demokratikleşme ile Kürt sorunu arasında doğrudan bağ var. Demokratikleşme adımları atılırsa Kürtler yararlanıyor diyor. Bu nedenle Avrupa Birliği’nin demokratikleşme yönündeki kararlarını hep böyle oyalıyor veyahut da şerh koyuyor. Umut hakkı konusunda da böyle yaptı ama Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi gerekli tutumu almadı. Şimdi Haziran'da toplanacağı söyleniyorr. Hatta toplanır mı toplanmaz mı biçiminde tartışmalar vardı. Bu ortamda barolar, hukuk örgütleri, sivil toplum örgütleri Avrupa Konseyi’ne raporlar gönderdiler, mektuplar gönderdiler. DEM Parti bu yönlü çağrılar yaptı, mektuplar gönderdi. Avrupa’daki Kürt kurumları, demokratik kurumlar bu yönlü çağrılar yapıyor. Yine Avrupa’da birçok demokrat, siyasetçi Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine çağrı yapıyor umut hakkı konusunda.
SÜRECİN İLERLEMEMESİ DEVLETİN ADIM ATMAMASINDAN KAYNAKLIDIR
Bu yönüyle tabii ki bunlar önemli ama daha da etkili mücadele vermek gerekiyor. Umut hakkı konusu, demokratikleşme konuları sadece bu tür kararlara bırakılamaz. Avrupa Konseyi karar aldı, Türkiye yapar diye bırakılamaz. Öte yandan Devlet Bahçeli gelsin Meclis’te konuşsun, örgütünü feshetsin, silahlı mücadeleyi durdursun, umut hakkından sonuna kadar yararlansın dedi. Ama bu konuda da bir adım atılmadı. Bu yönüyle Devlet Bahçeli’nin dedikleri çerçevesinde şimdiye kadar umut hakkı konusunda adım atılması gerekiyordu. Çünkü PKK’nin feshi gerçekleşti, silahlı mücadele durduruldu, birçok başka adımlar atıldı. Ama bu konuda Önder’in umut hakkı konusunda muhatap alınması, resmi muhatap ve siyasal sıfatı konusunda adımlar atılmadı.
Bu aslında tabii ki ister istemez Önder Apo’nun Devlet Bahçeli’ye verdiği cevap çerçevesinde 27 Şubat’ta inisiyatif aldığı Barış ve Demokratik Toplum sürecini olumsuz etkiliyor. Barış ve Demokratik Toplum Süreci eğer ilerlemiyorsa ya da bir buçuk yıldan fazla bir süreç var; bu konuda hâlâ toplumda, siyasi kesimlerde kaygılar, kuşkular varsa bunun önemli bir nedeni, bu sürecin baş aktörü olan Önder Apo konusunda Türk devletinin gereken adımları atmamasıdır. Bu yönüyle tabii ciddi bir sorundur. Yakında göreceğiz, önümüzdeki süreçte göreceğiz. Eğer Önder Apo’nun özgür çalışır koşulları olmazsa ya da süreçte aktif hale gelmezse tabii ki süreç ilerlemez. Umuyoruz ki Önder Apo’nun daha fazla inisiyatif bulması, daha fazla sürece katkı sunacak, müdahil olacak ilişkiler içinde olması sağlanır. Böylece süreçte ilerleme olur.
Siz de belirttiniz; bir buçuk yılı aşkındır Barış ve Demokratik Toplum Süreci devam ediyor. Bu sürecin önemli bir parçası da Meclis’te kurulan komisyondu. Meclis komisyonu her ne kadar eleştirileriniz olsa da sizin de önemsediğiniz bir raporu Meclis’e sundu. Ancak Meclis şu ana kadar herhangi bir yasa çıkarmış değil. Neden ısrarla geciktiriliyor?
Bırakalım orada belli bir biçimde ortaya konulan yasaların çıkarılmasını, yasa çıkarılmadan yapılacak şeyler vardı. O raporun altıncı ve yedinci maddesi bizzat hükümetin hemen derhal yapacağı şeylerdi. Sen buna uyacaksın zaten. Bu aslında ekstra bir adım değil. Yapılmamış bir görevin, sorunun yerine getirilmesi. Komisyon raporu bunu hatırlatmıştı, bunu ortaya koymuştu. Bu bile gerçekleşmedi. Bu konuda ayak diretiliyor. En yapılması gereken konuda adımlar atılmıyorsa, tabii ki yasayı gerektiren konular sıkıntılı oluyor. Şimdiye kadar yasa çıkmamasının nedeni biraz da öyle. Hükümetin, iktidarın rahatlıkla atabileceği adımları atmaması durumu var. Bu yaklaşım, bu zihniyet ister istemez yasa konusunda da bir gecikme ortaya çıkardı. Şimdi yasanın çıkacağından söz ediliyor. Böyle bilgi var.
Bu konuda Önder Apo’nun da bazı görüşler sunduğu konusunda bilgi var. Biz de bu bilgileri aldık. Sonucu nedir, ne olacak bilmiyoruz. Ama şimdiye kadar gecikti. Daha da fazla gecikmemesi lazım. Eğer niyet çözümse, Ortadoğu’nun durum ortada, Türkiye’nin sorunu ortada. Eğer istikrar yaratılacaksa, güven ortamı sağlanacaksa, sorunlar çözülecekse, o zaman niye gecikiliyor? Bu gecikme niye? Gerçekten böyle olunca toplumda da, Kürt halkında da, çeşitli çevrelerde de kaygı oluşur. Umarız bu konuda söyleniyor ya, bir yasa çıkar ve bu yönlü adımlar atılarak süreç hızlanabilir.
İktidara yakın medya tekrardan yasalarla ilgili haberleri servis etmeye başladı. Servis edilen haberlerdeki çerçeve yasa ile süreç ne kadar sağlıklı ilerleyebilir? Sizce nasıl bir çerçeve yasa sürecin sağlıklı ilerlemesini sağlayabilir?
Bu önemli bir konu. Kürt sorunu Türkiye açısından ciddi bir sorun ve sorunların sorunudur. Kürt sorunu söz konusu olduğunda, Türkiye’de karar alıcılar, siyasetçiler netleşmiyor, doğru yaklaşım içine girmiyor, hep böyle gelgitleri yaşıyorlar. Ya da hep böyle bir hesap yapıyorlar. Diyelim mücadeleyi zayıflatma hesabı, seçim hesabı, başka hesaplar yapıyorlar. Bir yönüyle, bu bir özel savaş oluyor. Gerçekten şimdiye kadar böyle önemli bir süreç var, yüzyıllık en önemli sorun çözülecek; AKP’ye yakın basın bir özel savaş yürütüyor. Sürecin ilerlemesini sağlayan değil de köstekleyen, sürece karşı güveni zayıflatan bir yaklaşım ortaya koyuyorlar. Ortaya çıkacak çerçeve yasa için de böyle. Bilmiyoruz tabii, AKP iktidarı nasıl bir şey sunuyor fakat o söylenenler öyle olmaz. Öyle tek taraflı, Önder Apo’nun dediklerini dikkate almayan, Hareket'in dediklerini, Kürt halkının dediklerini dikkate almayan, sorunun çözümünde ön açıcı olmayan, sadece tasfiyeye yönelik, sadece silahların bırakılmasına yönelik bir yaklaşım, doğru bir yaklaşım değil tabii.
Yüzyıllık sorun çözülecek. Meclis’in raporu öyle değil miydi? Yüzyıllık sorunu değerlendiriyordu, tartışıyordu. Kendileri de söylüyorlar. Böyle bir soruna ciddi yaklaşılır. Bir bakımdan o belirtilen konular, söylenenler bir özel savaş yöntemi. Artık toplumun nabzını mı ölçüyorlar? Bilmem tepkileri mi azaltmak istiyorlar? İşte böyle bir çerçeve şey ederek bunu dayatmaya mı çalışıyorlar? Böyle gerçekten bir özel savaş yöntemi.
Büyük ihtimalle arkasında hükümet de var. Bu süreç içinde MİT de belli bir rol oynuyor. Herhalde arkasında o da var. Niye böyle? Başından beri basının yaklaşımı olumlu olmuyor. Belirttiğiniz gibi, Önder Apo süreci ilerletmek istiyor. O konuda Önder Apo da görüşlerini sundu, hızla çözülmesini de istiyor. Önder Apo, bu yönlü görüşlerini hükümete de sunmuş bulunuyor. Bunu biliyoruz. Ama hükümet ne cevap verdi, ne konuda ortaklaşma oldu, nasıl oldu; bilmiyoruz. Ama böyle bir tartışmanın olduğunu, Önderliğin de görüşlerini sunduğunu, bir yasa konusunun tartışıldığını biliyoruz.
Bize bir çerçeve gelmedi. Tabii ki gelirse biz de düşüncelerimizi iletiriz. Çünkü sorun doğrudan bizi ilgilendiriyor. Bizi ilgilendirdiğine göre tabii ki gelirse, Önder Apo bize iletirse biz de düşüncelerimizi belirtiriz. Şu açık; biz zaten Önder Apo’yu baş müzakereci kabul etmişiz. Onun yaptığı müzakereleri, yapacağı müzakereleri zaten kabul etmişiz. Çünkü Önderlik baş müzakereci. Ama tabii ki konu çok önemli olduğu için, bizim düşüncelerimiz de herhalde alınmak istenir, öğrenilmek istenir. Öyle bir şey olursa biz de düşüncelerimizi belirtiriz. Nasıl bir yasa diyorsunuz? Çerçeve yasa deniliyor, kök yasa deniliyor. Öyle bir yasa olmalı ki, birçok şeyin önünü açacak. İşte demokratikleşmenin önünü açacak bir yasa olmalı. İnkârı kaldırmanın önünü açacak bir yasa olmalı. Hükümet, biz inkârı kaldırdık diyor ama öyle bir şey yok. Sözde. Hukukta, yasada, anayasada yok. Hukukta, yasada, anayasada da inkârı kaldıracak, asimilasyonu yok edip kaldıracak bir kök yasa olabilir, bir çerçeve yasa olabilir.
Yine özgürce demokratik siyaset yapılacak. Kimsenin düşüncelerinden dolayı içeri atılmadığı bir yasa olması lazım. Şimdi siyasetçiler zindanları doldurmuş. Diyelim yerel demokrasi yok. Wan’da halk ne yaptı? Bütün il ve ilçelerin belediye başkanlarını aldı. Ne yaptı hükümet? Kayyum atadı. Böyle olabilir mi? Bunların hepsinin önünü alacak bir yasa olacak. 100 yıllık Kürt sorununun çözümü için bir kök yasa, bir yol açacak. Böyle adım, adım bu kök yasa çerçevesinde diğer tüm sorunların da çözümünü sağlayacak, çözümüne yol açacak bir kök yasa olması gerekiyor. Böyle olursa zaten anlamlı olur. Yoksa sorunları çözmeyecek. 100 yıllık sorunları ilgilendirmeyecek. Demokratik siyaseti ilgilendirmeyecek. İnkârı, asimilasyonun tümden kalkacağı bir zemin yaratmayacak. Sadece silahların bırakılması. Böyle olmaz. Evet, silahlar susmalı. Çatışmanın olmadığı demokratik siyaset ortamında sorunlar çözülmeli. Ama bir çözüm perspektifi olmalı. Biz yasa konusunda bunları belirtebiliriz.
Demokratikleşmenin tartışıldığı ortamda muhalefete yönelik baskılar azalmış değil. CHP’ye yönelik mutlak butlan kararı bu anlamda kamuoyunda hâlen tartışılıyor. CHP’ye yargı üzerinden yapılanları sadece dizayn etmek ilişkileri olarak tanımlamak yeterli olur mu?
Bir yönü CHP’yi dizayn etmek. AKP iktidarı kendine göre muhalefet yaratmak istiyor. Defalarca söyledi ya Türkiye’de doğru muhalefet yok. Doğru muhalefet nedir? Senin dediğin gibi mi olacak? Senin istediğin gibi mi olacak? Kimse kendine göre muhalefet arayamaz. Muhalefet zaten senin dediğin gibi olmayacak. Sana muhalefet edecek. Eskiden derlerdi işte ekselanslarının muhalefeti, bilmem kral, kraliçe muhalefeti, işte onların muhalefeti gibi kavramlar vardı. Şimdi böyle bir şey aranıyor. Tabii bir yönü bu. Ama sadece bu mu? Sadece bu değil tabii. Şimdi demokratik siyasete yönelik bir şey var. Sorun CHP değil. CHP değil. Siyasete böyle yargının müdahil olmaması lazım. Yargı ne şey edebilir? Diyelim belli çok. Adi şeyler olabilir, o da kişiler olabilir. Kişilerle ilgili karar alabilir. Bilmem her partide bir şey de işleyebilir, suç da işleyebilir. Bu AKP’de de olabilir, MHP’de, CHP’de de olabilir. Fakat şimdi bilmem şurada şu olmuş, bu olmuş.
Gerçekten bunlar hikâye şeyler. AKP’de neler olduğunu biliyoruz. Eğer böyle paraysa, dolandırıcılıksa, rüşvetse, adam kayırmaysa, diyelim deveyi hamuduyla yutmaysa bunlar zaten AKP iktidarında olan şeyler. Belediyeler, bütün belediyelerde her zaman bu tür şeyler olur. Ama sorun burada şey değil. Sorun tabii ki demokratik şeydir. Türkiye’nin en temel sorununu çözüyorsun, çözmek istiyorsun. O zaman ana muhalefetin desteğini al. İşte bizi en fazla kuşkuya düşüren de o. Bu sorunu çözeceksin, tamam, çözersin. Bu Türkiye’nin sorunudur. Bu ne AKP’nin sorunudur, ne MHP’nin ne CHP’nin; bu, bütün Türkiye’nin sorunudur. Böyle bakmak lazım. Ama şimdi böyle bir yaklaşım olunca çeşitli şeyler ortaya çıkıyor. Yine diyorlar işte; seçime gitme... Böyle olmaz. Seçime böyle yaklaşılmaz. Ya da Türkiye’nin en temel sorunu böyle araçsallaştırılamaz. Eğer böyleyse çok tehlikeli, çok kötü. O zaman Türkiye tarihinin en kötü politikası budur denilebilir. Bu yönüyle doğru yaklaşmak lazım.
Devlet sıkışmış. Bu sorun Türkiye’yi zorluyor. İktidarı da zorluyor. İktidar diyor ki; bu sorun çözülürse şu kadar uçarız, bu kadar uçarız, bu kadar gelişiriz, bu kadar şöyleyiz. Evet, öyle olur. Onun için tabii ki adım da atmaları gerekir. Eğer bu yönüyle adım atarlarsa, bu CHP için de iyidir, herkes için iyidir, bütün muhalefet için iyidir. Böyle Kürt sorununun çözümü konusunda belli bir adım atılırsa, bunu herkesin sahiplenmesi lazım. Bu AKP sorunu, MHP sorunu değil. Ya da belli bir adım atılacaksa onu AKP, MHP yapıyor denilemez. O Türkiye’deki demokratikleşme birikiminin sonucu olduğu gibi Türkiye’deki ağır sorunların çözümü, sonucu devletin zorlanması konusunda attığı adımlar olarak görmek lazım. Böyle bakmak lazım. Bu yönüyle tabii ki biz bu CHP’ye yönelik saldırılara karşı zaten baştan tutumumuzu koyduk. Bu konuda biz de tutumumuzu koyduk. DEM Parti de tutumunu koydu. Önderlik de böyle olmaz dedi. Bu yönüyle gerçekten tutumumuz nettir. AKP başka daha ne hesaplıyor bilmiyoruz. Ama belli ki, diyelim majestelerinin ya da ekselanslarının muhalefeti gibi bir muhalefet arayışı var.
13-14 Haziran tarihlerinde İstanbul’da “Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” gerçekleştirilecek. Bu konferans için neler belirtmek istersiniz?
Gerçekten çok önemli bir konferans. Türkiye’nin temel sorunu bu. Evet, Osmanlı bir saltanattı, imparatorluktu. Halife vardı, padişah vardı. Tamam, cumhuriyet oldu. Fakat 1920’lerde dünyada da böyle otoriter eğilimler arttı. Böyle baskıcı bir sistem, böyle tekçi zihniyet hâkim oldu. Böyle tek devlet, tek millet, tek şey aslında genelde bir eğilimdi. Türkiye’de o eğilim oldu. Fakat bu Türkiye’ye dar geliyor. Türkiye’de farklı inançlar var, farklı kimlikler var. Bir de Kürtler var. Türkiye nüfusunun üçte birine yakını Kürtlerdir. Kürtlerin yüz yıllık itirazı var. Bir de bu Cumhuriyet artık böyle eskisi gibi tekçi, otoriter olamaz. O zaman hangi değişimden söz edebiliriz? Bir dönüşümün, bir değişimin olması lazım. Artık böyle yürümez. Mevcut devlet anlayışıyla, iktidar anlayışıyla, mevcut anayasa, yasa, siyaset anlayışıyla yürümez. O bakımdan böyle farklı kimlikleri kabul edecek, o tekçilik anlayışı yıkılacak. Türkiye’de farklı topluluklar var. Kürtler var, inanç olarak çoğuldur, etnik olarak çoğuldur. Şimdi ben tek millet yaratacağım, tek inanç yaratacağım, tek dili yaratacağım. Öyle olmaz.
Demokratik Cumhuriyet, cumhuriyetin dönüşümü, demokratikleşmesi Türkiye’ye büyük güç katar. Ama şimdiye kadar Kürtler yararlanır diye kapandı. Demokratikleşmeye kapandı. Ama artık böyle süremez. Kürtleri eskisi gibi mi yönetecekler, eskisi gibi soykırım politikası mı, asimilasyon, kültürel soykırım mı yürütecekler? Diyelim inanç özgürlüğü olmayacak mı? Farklı topluluklar kendini ifade etmeyecek mi? Emekçiler, kadınlar böyle demokratik bir örgütlenme ve mücadele içine giremeyecek mi? Bu yönüyle Demokratik Cumhuriyet toplantısı çok, çok önemli. Artık cumhuriyetin kuruluşundaki o kaygıların bir tarafa bırakılması lazım artık. O zihniyetin de bırakılması lazım. O 20. yüzyılın başındaki her yerdeki o tekçi zihniyet vardı. Öte yandan Osmanlı dağılmıştı, onun için Kürtleri de yok edelim. Osmanlı gitti, bari Kürtleri de tutalım ama nasıl tutalım? Yok ederek... Böyle olmaz. Bu bakımdan Demokratik Cumhuriyet toplantısı önemli. Aydınlar, demokratlar zaten bunu ortaya koyuyorlar. Türkiye’nin ihtiyacı bu.
Eğer demokratikleşme olursa, Türkiye Demokratik Cumhuriyet olursa, Türkiye gelişir, büyür, Türkiye etkili olur. Öyle bölünmez, parçalanmaz. O yönüyle zaten biz kendimiz ulus devlet anlayışına karşıyız. Her yerde karşıyız. Bu zihniyetin 19.-20. yüzyılda bırakılması, her yerde bırakılması lazım. Halklar, inançlar demokrasi içinde özgürce yaşamaları lazım. Öyle suni sınırlar olamaz. Evet şu halk şurada yaşıyordur, bu halk burada yaşıyordur, bu inanç şurada yaşıyordur. Evet öyle zaten doğal bir coğrafya var. Ama böyle zorla şu sınırlar içindekini ezeceğim, yok edeceğim. O yaklaşımın bırakılması lazım.
Ben o toplantıyı selamlıyorum. O toplantıda önemli tartışmalar olacağına inanıyoruz. Biz de o Demokratik Cumhuriyetin parçası olmak istiyoruz. Türkiye’nin demokratikleşmesine, Demokratik Cumhuriyet olmasına katkı sunmak istiyoruz. Bizim yaklaşımımız da, mücadelemiz de, hedefimiz de böyledir. Böyle anlaşılması gerekiyor. Önderliğin bütün çabası Demokratik Cumhuriyet içinde sorunları çözmektir. Bunları belirtelim.
Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de çirkin bir olay yaşandı. Türkiye’nin tanınan zengin ailelerinden biri olan Rahmi Koç, yanında Binali Yıldırım, Türkiye’nin eski başbakanı, AKP’nin bilinen isimlerinden biri, bir hastane açılışında fıkra adı altında genelde kadınlara, özellikle Kürt kadınlarına hakaret etti. Bu kamuoyunda da önemli bir tepkiye yol açtı. Siz bu durumu nasıl tanımlıyorsunuz?
Vallahi biz de dinledik, şaşırdık. Nasıl oluyor? Sen 90 yaşına dayanmışsın. Belki de 90’ı da geçmişsin. Yeri geldiği zaman da diyorlar, "biz Türkiye’nin aydınlık yüzüyüz". Öyle diyor bu Koç ailesi. Ama gerçekten o söz konusu fıkra, zaten diyorlar böyle bir fıkra da yok. Uydurulmuş. Kürt düşmanlığının, Kürt karşıtlığının uydurduğu bir fıkradır. Öyle bir fıkrayı kimse bilmez. Biz yeni duyuyoruz. Bu kadar Kürt karşıtlığı, Kürdü geri gören. Ya Türkiye’de Kürtler de var. Senin komşun değil mi? Bu zaten Kürdü yok saymak. Senin için Kürt yok. Böylelikle rahatlıkla bunu söyleyebiliyor. Türkiye’nin bir başbakanı da yanında kahkaha atıyor. Eski başbakanı, AKP’li. Hem de Erdoğan’ın en has adamı. Bu nasıl oluyor? Yanında bir kadın var, o da kahkahayla gülüyor. Düşünmüyor ki orada bir kadına hakaret var. Bir kadın bilinci bile yok. Evet, Türkiye’deki bu sistem kadın bilincinin de önünü alıyor. Bunu tekil bir olay olarak görmemek lazım.
Aslında Rahmi Koç, Türkiye’deki bir zihniyeti açığa vurmuş, patlatmıştır. Ne olduğunu ortaya koymuştur. Tabii ki bundan 100 yıllık Kürt politikası, Kürt soykırımı politikası sorumludur, işte son 25 yıla yakın neredeyse iktidarda olan AKP sorumludur. Bu nasıl anlayış? Bilmem itiraz etmiş AKP’liler. AKP’nin en has adamı yanında gülüyor. Bir de bu. Niye değiştiremediniz 25 yıl toplumdaki zihniyeti? Onların da sorumluluklarını görmeleri gerekiyor. Herkesin... Kürt kadınına, Kürt insanına böyle yaklaşılabilir mi? Kahkaha atıyor eski başbakanı. Diyecek ya bu nedir, sen ne yapıyorsun? Bir yanlışlık oldu. Hatta öyle bir fıkradan sonra, akıllı olan birisi diyebilirdi; bütün kameraları kapatın. Silin bu fıkrayı diyebilirdi.
Ama bu bir tekil olay değil, bir zihniyettir. Filmler yapılıyor, diziler yapılıyor. Her zaman Kürt geridir, ilkeldir. Dizilerle o Kürt algısı yaratılıyor. Bir şey bilmez, anlamaz, cahildir. Bu Türkiye’deki sanat ve edebiyatın da ne kadar geri kaldığını, gerici olduğunu gösteriyor. Onlar yaratıyor, en fazla da diziler, filmler yaratıyor.
Sanıyorum Kemal Tahir miydi? Kimindi? Bu Amasya’da, o tarafta geçen bir roman, Kürtler de var orada. Şöyle bir şey söylüyordu, hatırlıyorum onu hep. Romanda Kürtleri kastederken diyordu, "bunların hiç kafasını kaldırmasına müsaade etmeyecek, hep kafasına vuracaksın ki, dilenmesinler". Evet, bu romanda vardı. Bunu tekil olarak görmemek lazım. Bu gerçekten Kürtlere yönelik kapsamlı bir saldırıdır. Ya da 100 yıllık zihniyetin yaratıldığı işte budur. Biz biraz da Kürt sorununun çözümü derken, Türkiye değişsin, Demokratik Cumhuriyet olsun derken bunu söylüyoruz. Bu zihniyet kalksın, bu anlayış kalksın.
Şimdi bir de kompleks var, belki de bilinçli yapıyorlar. Kompleks var. Niye? Kürt kadını şu anda dünyada öncü, özgürlük mücadelesinde öncü, Ortadoğu’da öncü, Türkiye’de kadın özgürlük çizgisinin, kadın hareketinin gelişmesinde Kürt kadınları öncü. Geri kalan Türkiye toplumundaki kadın gerçeği. Hâlâ Türkiye toplumundaki kadın gerçeği, gerçekten hâlâ erkek egemenliğinin baskısı altında. Erkek egemenlikçi zihniyet çok fazla. Kürt kadını bunu kırdı. Özgürlük mücadelesini geliştirdi. Türkiye’deki kadın hareketlerini de etkiledi. Bu, sanki Türk devletinde kompleks yaratmış. Türkiye’nin belli kesiminde kompleks yaratmış. Nasıl bunun üstünü örteriz? Kürtlerin bu özgürlük gelişimini, bu duruşunu, artık Kürtlerin en ilerici yüzünü, en özgürlükçü yüzünü, en demokratik yüzünü böyle nasıl kapatırız biçiminde. Bir kompleksin, hatta belli ki bir özel savaş planlamasının sonucu. O kadar dizi yapılıyor, film yapılıyor. Hep hâlâ Kürtler geri, Kürtler şey, Kürtler sizin filmlerinizin, dizilerinizin geri karakterinin sembolü müdür? Hâlâ bunun sürdürülmesi, Türkiye’deki sanatın, edebiyatın, kültürün durumunun ne halde olduğunu gösterir. Tamam, devlet içinde bu olabilir, siyasi olabilir. Ama sanat, edebiyat var. Biraz bundan kurtulması lazım. Kurtulmuyor.
Ben de mahkûm ediyorum. Bu böyle basit bir olay değil. Sorun Rahmi Koç olayında değil. Sorun bir özürle geçiştirilecek bir durum da değil. Sorun, Türkiye’deki durumu ifade ediyor o. Türkiye’deki toplumda hangi zihniyet yaratılmış; bunu ifade ediyor. Sorun bu. Bu nedenle de bir yönüyle de Rahmi Koç, bu toplumun bir gerçeği. Kendi toplumsal gerçeğini, Kürde yaklaşımın nasıl olduğunu ortaya koymuştur. Öyle anlamak lazım.
KNK Genel Kurul toplantısını gerçekleştiriyor. Toplantıda Demokratik Kürt birliği vurgusu öne çıkıyor. Bu tartışmaları nasıl görüyorsunuz?
Kürtler açısından birlik önemli. Halk, "birlik" diyor. 20. yüzyılın başında Kürtlerde bir siyasi otorite, birlik gelişmedi, parçalıydı. İsyanlar da zaten hep böyle bölgesel parçalı oldu, gelişti. Eğer bir gerçeğine hakkı verilecekse -ki verilmesi gerekir-, Kürdistan’da özgürlük mücadelesini, demokrasi mücadelesini yerel olmaktan çıkarıp bütün Kürdistan’a yayan, sadece Bakur’a değil dört parçaya yayan, PKK olmuştur, Hareketimiz olmuştur. Bu yönüyle o parçalanmışlığın zeminini ortadan kaldırmış, birliği güçlendirmiştir. Aslında toplumsal şeyde bayağı güçlü birlik ortaya çıkarmıştır. Bu, Hareketimizin mücadelesinin sonucudur işte. Rojava’ya saldırdığında her yerde nasıl halk ayağa kalktı? Böyle bir durum var. Kürt halkı tabii ki baskı var, zulüm var, hâlâ Kürtler üzerinde soykırım var; bu yönüyle tabii ki birlik istiyor.
Önder Apo da en son, "birlik kurulsun", "demokratik birlik" dedi. Demokratik birliğin kurulmasını istedi. Gerçekten ulusal birlik çok isteniyor. Ta 80’li-90’lı yıllarda Önderlik, Celal Talabani ile bir ilişki kurduğunda bu yönü gündemleştirmiştir. Yine KDP’lilerle ilişkilendiğinde gündemleştirmiştir. Bu önemli bir gündemdir. Çok çağrı oluyor. Toplum da istiyor. Aslında 2014’te de önemli bir şey oldu, fakat sonuca ulaşmadı. Şimdi hep çağrı yapılıyor da, niye sonuç almıyor? Niye ulusal birlik olmuyor? Niye gerçekleşmiyor? Biraz bunun sorgulanması lazım. Hiç bu sorgulanmıyor. Herkes "ulusal birlik olsun" diye çağrı yapıyor. Niye olmuyor peki? Neden olmuyor? Kim yanaşmıyor? Neden yanaşmıyor? Bunun açığa çıkarılması lazım. Bu konuda gerçekten hep çağrı, hep çağrı var. Çağrılarla ne sonuç alınır? Çağrı oluyor ama sonuç alınmıyor. Niye sonuç alınmıyor? Bütün Kürtler. Kürt siyasi düşüncesi olan herkesin sorgulaması lazım.
Evet, Kürt birliği iyi, demokratik birlik olsun ama niye olmuyor? Neden olmuyor? Bunun sorgulanması lazım. Olmamasının önemli bir nedeni, ulusal birlik konusuna, ulus konusuna, hâlâ 19. yüzyıldaki anlayışla bakılıyor. Tekçi olur. Ya da tek siyaset, bir siyaset hâkim olacak, hepsini kontrol altına alacak. Eskiden öyle ulusal birliği bir güçlü şey olur, hepsini etrafına toplar, ulusal birlik yaratır. Ulus devlet anlayışı. Şimdi biz demokratik ulustan söz ediyoruz. Günümüzde her toplumda farklı ulustur. Diyelim, ulusun içinde farklı inançlar, farklı topluluklar var. Yine Kürdistan bir bütün fakat özellikleri var. Diyelim, Dersim’in özelliği ayrıdır, Hewraman’ınki ayrıdır, Soran bölgesi ayrıdır. Bunları olumsuz görmemek lazım. Bunlar, demokratik temelde ulusal birliği güçlendirecek farklılıklardır. Bu yönüyle, demokratik birlik anlayışıyla olmalı. Demokratik ulus, Kürtler de demokratik ulus olmalı. Kürtler de bir ulustur, farklı topluluklar vardır, farklı siyasi kesimler vardır, farklı inançlar vardır, Kürt olmayan farklı gruplar da vardır.
ULUSAL BİRLİK DEMOKRATİK OLMALI
Bu bakımdan, o eski 19.-20. yüzyıldaki ulus anlayışını, ulus devlet anlayışını, ulus devletin ulusal birlik anlayışını aşmak lazım. O anlayışla olursa, yine olmaz. Çünkü birisi diyor, ben hâkim olacağım, benim dediğim gibi olacak, benim kontrolümde olacak. Hatta, bir parti diyor ki, benim zaten uluslararası alanda ilişkim var, herkese ilişkileniyorum, siyasi gücüm var, şu var bu var. Herkes beni zaten Kürt temsilcisi olarak tanıyor; niye başkalarına ortak edeyim gibi yaklaşımlar da görülüyor. Bu bakımdan, evet, ulusal birlik, demokratik birlik, biz ona artık demokratik birlik diyoruz, demokratik ulus birliği diyoruz. Demokratik ulus anlayışı, birlik, demokratik temelde ele alınmazsa, ne oluyor? Sonuç olmuyor, olmuyor. Herkes illa da bizim dediğimize uyacak değil. Kürdistan’da, evet, bazı bölgelerin farklı özellikleri olabilir, özgünlükleri olabilir. Var; diyelim Behdînan, Soran özgünlüğü var. Bunların özgünlüğünün demokratik temelde birliğini yaratmak güçlendirmez mi? Yoksa diğeri diyor ben hâkim olayım, öteki diyor ben hâkim olayım. Öyle olmaz.
Bu yönüyle iyi bir çalışma. Tabii biz de örgüt olarak, yönetim olarak açık desteğimizi sunduk. Bu çalışmanın ilerletilmesi gerektiğini söyledik. Bütün farklılıkların demokratik temelde birbirine dayanılması gerektiği çerçevesinde Önder Apo’nun da mesajı vardı. Biz de zaten hep geliştirmek istiyoruz. En son Bafıl Talabani açık çağrı yapmıştı. Ona da açık destek verdik. Evet, geliştirmek istiyoruz. Ama temel sorun şu: Geliştirmek istiyoruz da, bunu yeni geliştirmek istemiyoruz ki. Beş yıl önce de, on yıl önce de, on beş, otuz yıl önce de hep söylüyoruz ama gerçekleşmiyor. Gerçekleşmedi. Niye? Bu sorunun cevabının bulunması lazım. Bu sorunun cevabı bulunmazsa, çağrılar iyi niyetli, güzel. Kim ne diyebilir? Çağrı yapılmış. Birlik olsun diye çağrı yapılmış. İyi. Evet, KNK de bu yönlü zaten çaba gösteriyor. Onların çabalarını destekliyoruz, selamlıyoruz. Ama tabii hem demokratik, ulusal birlik, demokratik olmalı, o anlayışla olursa, sonuç alınabilir. Bir de engeller neyse, o engeller görülürse, o zaman sonuç alınabilir.
ABD-İran savaşında müzakere devam ediyor. Ancak bu savaş, beraberinde farklı bir tartışmaya da yol açtı. ABD karşıtlığı yapalım denirken, İran’a anti-emperyalist rol atfedilerek, adeta destek olunuyor. Sivil gösterilerde on binlerce insanı katleden, idamlardan geri adım atmayan ve kadın düşmanlığında ısrar eden bir güç ne kadar anti-emperyalist görülebilir?
Biz her zaman uluslararası güçlerin, dış güçlerin bölgeye müdahalesine karşı olduk. Önder Apo zaten bu zihniyette olduğu için üzerinde komplo gerçekleştirildi, zindana atıldı. Çünkü Önderlik, Ortadoğu’da halklar arası kardeşliği yaratıp, demokratik ilişkiyi yaratıp, böylelikle emperyalist güçlerin, dış güçlerin müdahalesinin zeminini ortadan kaldırmak istiyordu. Ortadoğu çözümü, sorunları Ortadoğu halklarının kendi içinde çözme çabasını geliştirdiğini gördüler, Önder Apo’nun çabaları uluslararası güçlerin işbirlikçi ayaklarını zayıflatacak, böylelikle uluslararası güçlerin bölgeye müdahale imkânları da azalacak. Bunun için Önder Apo’ya komplo gerçekleştirdi. Bu yönüyle biz tabii ki böyle dış müdahaleleri hep uygun görmedik. Karşı çıktık, doğru bulmadık. Zaten bu konuda tutumumuzu koyduk. Özellikle 30-35 yıla yakındır süren 3. Dünya Savaşı’nda hep 3. çizgi dedik. Doğru olanın bu olduğunu söyledik, işte bölge hegemon gücü, baskıcı gücü var ya da dış bir güç var, değil. Ayrı bir 3. güç politikası, 3. yol politikası Ortadoğu’daki bu saldırılar karşısında da tutumumuzu ortaya koyduk.
İran içindeki yaklaşımımız odur. Şimdi, tamam ABD’nin müdahalesi karşı çıkılsın, doğru bulunmasın, ama şu olabilir mi? Sürekli idam yapıyor, binlerce göstericiyi öldürüyor. Kadınların üzerinde şöyle baskı yapıyor. Bu da normal görülemez. Kürtler üzerinde diyelim bir politika üretiyor. Kürtlerin iradesini, öz yönetimini, özgür ve demokratik yaşamını kabul etmiyor. İran tabii açık Kürt inkârı yapmıyor. Türkiye gibi Kürt yoktur falan demiyor. Ama fiil olarak izlenen politika ona götürüyor. Şimdi bu yönüyle İran’a yaklaşımda bir şey var, yetersizlik var. Böyle sol güçlerin, demokrasi güçlerinin daha doğru değerlendirmesi lazım. Bu yönüyle, tamam dış müdahaleye karşı çıkılsın ama İran’a da bir şeyler söylensin. Bu politikayla anti-emperyalist yapılamaz. Halka dayanmadan kim anti-emperyalist olabilir? Halka dayanmayacak, halktan kopacak, anti-emperyalist, öyle değil. Halktan kopulmuştur şu an. Belki halk şu anda savaş sürdüğü için diyelim dış güçlerden yana gözükmek istemiyor. Ama rahatsızdır. 10 yılda bir ortaya çıkan isyanlardan, serhildanlardan belli değil mi?
Bu yönüyle bu konuda gerçekten doğru bir yaklaşımın olması gerekiyor. Özellikle anti-emperyalizm artık demokratik toplumların, demokrasiyi yaşayan toplumların ancak anti-emperyalist olacağını ya da ülkeler ona dayanırsa mücadele edebilir. Demokratik olmadın mı, diyelim halk bu müdahalenin içine girmiyor. Varsa askeri güçler yapıyor, şu yapıyor. Venezuela’da ne oldu? O demokrasi eksikliği nedeniyle halk sessiz kaldı. Bu bakımdan İran’a yönelik gerçekten yaklaşımın doğru ortaya konulması lazım. Dış müdahaleye, ona karşı çıkmak doğru. Biz de doğru bulmuyoruz, karşı çıkıyoruz. Hatta diyelim İran’a sürekli sorunlarını halklarla çözsün diyoruz. Böyle bir yaklaşım içindeyiz. Ama bu anlayış nasıl kabul edilebilir? İdamla sustur. Demek ki idamla susturuyorsanız o zaman sistemin doğru değil. 12. yüzyılda artık insanlar idamlarla, şunlarla, bunlarla susturuluyorsa orada doğru bir şeyin olmadığı açığa çıkarır. Özellikle de siyasi nedenlerle idam yapmak gerçekten kabul edecek durum değil. Siyasi nedenle idam yapan bir rejim zor ayakta kalıyor demektir. İdamlarla kendini ayakta tutuyor demektir.
İRAN BİR YOLDAŞIMIZI PUSUYA DÜŞÜRÜP ŞEHİT EDEREK ORADAKİ GÜÇLERİ TAHRİK EDİYOR
Ekonomi politikasıyla, sosyal politikasıyla, demokratik yaklaşımıyla, topluma yönelik doğru politikalar değil de böyle idamlarla korkutarak, politikalara ses kalacak. Şimdi o hale gelmiş durumda. İran’ın, evet dış müdahaleye karşı diyen bir tutumu var ama değişmesi gerekiyor. Değişmezse bu işte ABD ile anlaşılsa bile bu anlayış uzun süre varlığını sürdüremez. Artık nasıl olur bilemiyoruz, ABD içeride bir değişiklik yapmak istiyor, özellikle böyle sistem içinde, rejim içinde bazı ılımlı olanlarla herhalde böyle uzlaşarak sonuç almak istiyor. O yönlü belirtiler de var. Böyle rahatsızlıklar var içeride. Artık bunlar ne sonuç verir bunları bilemiyoruz.
Bu soru vesilesiyle bir konuyu da tabii belirtmek istiyoruz. İran sınırında bizim bir arkadaşımız şehit düştü. İran güçleri pusuya düşürüyor, Rojavalı bir arkadaştı. Bu niye böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorlar? Bu, açıktan açığa tahrik etmektir. O güçleri tahrik etmektir. İran’da Kürtleri tahrik etmektir. Böyle artık hangi yaklaşımla, anlayışla bu yapılıyor? Gerçekten hiç kabul edecek bir şey değil. Böyle bir yaklaşım olursa, sürerse orada Kürt halkı da, bize karşı da savaş var diyecek. Belli bir yaklaşım ve tutum değişikliği ortaya çıkabilir. İran’ın bu yaptığı gerçekten de bir tahriktir. Kürt halkına yönelik baskının bir parçasıdır. O da bir baskıdır. Onunla güya Kürt toplumunu kontrol altına alacak. Bu tür politikalarla tabii ki toplum kontrol edilemez. Ve istedikleri sonuca da ulaşamazlar.