Maxmur’un (Mahmur) hikayesi, yerinden edilmenin, sürgünün ve aynı zamanda kolektif bir direniş ile var olma mücadelesinin en somut örneklerinden biridir. 1990’lı yılların başından bu yana yurtlarından, köylerinden uzağa düşen insanların hikayesi; sadece coğrafi bir yer değiştirme değil, sıfırdan bir yaşam ve kimlik inşa etme sürecidir.
Zorunlu Göç ve Sürgün: 1990’larda Kuzey Kürdistan’daki köylerin boşaltılması ve güvenlik gerekçeleriyle binlerce insan önce sınır boylarına, ardından Irak’ın kuzeyindeki kamplara (Ertuş, Ninova vb.) ve en nihayetinde 1998’de çöl koşullarının hakim olduğu Maxmur’a yerleşti.
Doğanın zorlu şartları, altyapısızlık ve çöl iklimi karşısında verilen mücadele, halkın kendi imkanlarıyla kurduğu toplumsal düzen, okul ve kurumlarla bir “varlık gerekçesine” dönüştü.
Kültürel ve toplumsal Hafıza: Topraklarından uzakta büyüyen nesiller için Maxmur, hem doğup büyüdükleri bir ev hem de memleket özleminin bir simgesi haline geldi. Yurdundan, toprağından uzak kalmanın getirdiği acı ve bu acının etrafında kenetlenerek yaratılan ortak yaşam, yaşananların unutulmamasını ve kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan en büyük gerçeklik oldu.
Yadê Xanê’nin hikayesi, hicranın ve hüznün iç içe geçtiği sarsıcı bir destandır. O, kendi öz yurdundan göç yollarına düşen, her yükünü taşıyan bir annenin hikayesidir. Çocuklarına olan derin sevdasıyla, köyünün özlemiyle yanıp tutuşan ve bu hasreti göçlerle bütünleştirerek direnen, umudun ve mücadelenin sembolü olmuş bir annedir.
Yediden yetmişe herkesin kalbine dokunan bu destansı anlatı, bir annenin toprağına, diline, kültürüne, ve mücadelesine olan sarsılmaz bağlılığının hikayesidir. Geçmişin zorlu yollarından Maxmur’a uzanan bu yolculuk, onun Önder Apo’ya duyduğu derin sevginin ve bağlılığın en saf ifadesidir. O, duygularını sanatıyla, türküleriyle ve güzel sesiyle ölümsüzleştirmiş, varlığını bu sevgiyle bütünleştirmiştir.
Önder Apo’yu bir gün olsun görebilmek ve kucaklayabilmek için gösterdiği sabır, her zorluğa göğüs germesini sağlamıştır. O, bu inançla bugüne gelmiş, yaşadığı her anı ve hissettiği her duyguyu bu bağlılıkla inşa etmiştir.
Evet Yadê Xanê bu sarsılmaz bağlılığı yüreğinde inşa etmiştir. Önder Apo’ya duyduğu sonsuz sevgiyi tek bir potada eritmiş ve bu sevdayla harmanlanmıştır. Üç yılık mücadelenin tam kalbinde, bir an bile tereddüt etmeden yerini almıştır ve bu direnişini bugüne kadar da kararlılıkla sürdürmektedir. Her akşam yeniden bu eyleme katılması, onun sadakatinin ve sevgisinin en canlı kanıtı olmuştur. Gözlerindeki o ışıktan ve hissettiklerinden, onun Önder Apo’ya olan bağlılığına ne kadar gönülden bağlandığını hissetmek mümkündür.
Yadê Xanê varlığımın, nefes alışımın, bu dilde yankı buluşumun pınarıdır. Ona olan vefa borcunu kelimelere dökmek, okyanusu bir kâsede toplamaya çalışmak gibidir. O özgürlüğüne kavuşana dek, bulunduğum her mekan direnişimin adresi, bu duruş ise sonsuza dek sürecek bir yemindir. Bu mücadele, onun özgürlüğü ve geleceği için attığım her adımdır.
‘ÖNDER APO’NUN SARSILMAZ İRADESİNİ BENLİĞİMİN EN DERİNİNDE TAŞIYORUM’

“Rêber Apo’nun fiziki özgürlüğü talebinden geri adım atmayacağım.
Yalnız başıma kalsam da Önderim özgürlüğe kavuşana dek durmayacağım. O, benim için bir ışıktır; bu ışık, kadının varoluş hakikati ve gerçeğiyle bütünleşir. Bu direnişim, kadın ruhunun nakış nakış işlediği bir mücadeledir.
Ben bir kadın olarak, onun fikirlerini ruhumda, bedenimde ve özgürlük arayışımda nakış nakış dokuyan bir neferim. Kadın mücadelesini daha ileriye taşımak, bizzat Önder Apo’nun omuzlarıma yüklediği kutsal bir misyondur. Bu direniş ruhunu ondan aldığım için kavgamı daima yüreğimin ateşiyle birleştiriyor; aklımı, ruhumu ve bedenimi bu kararlılıkla bütünleştiriyorum.
Ne kadar sürerse sürsün, ben bu eylemi Önder Apo’nun fiziki özgürlüğüne kavuşması uğruna gerçekleştiriyorum. Onun özgürlüğüne ulaştıracak o gün gelene dek bu kutlu yürüyüşü soluksuz sürdürmeye ant içiyorum.”