On üç yılın ardından yine bir barış sürecinde Kandil’e gidip KCK Eş Başkanı Besê Hozat ile görüşen gazeteci Tuğçe Tatari, Kandil izlenimlerini ve 31 Ekim-1 Kasım tarihlerinde “Kadınlar Yan Yana” grubu olarak “Yan Yanayız, Geleceği Konuşuyoruz” çağrısıyla düzenleyecekleri konferans hakkında sorularımızı yanıtladı.
On üç yılın ardından yine bir barış sürecinde Kandil’e gittiniz. Aradan geçen bu süreçte gözlemleyebildiğiniz kadarıyla neler değişmişti? Değişen şeylerin yanında aynı kalanlar neydi?
Ne aynıydı diye sorarsanız; doğa aynıydı, renkler, ışıklar aynıydı. On üç yıl önce çektiğim fotoğraflarla, şimdiki çekilen fotoğraflar arasında doğanın kendiliğinden yarattığı ışık aynıydı. Onun dışında on üç yıl önce dışarda bir yaşam vardı, şimdi ise dağların içine yeni yaşam alanları kurulmuş ve o yeni yaşam alanlarında yaşanıyor. Tabii, aslında gözde canlandırmak zor. Daha önce giden meslektaşlarım anlatmışlardı, içeride bitkiler yetiştiriyorlar vs. falan diye. Ama tabii insanın aklında ister istemez, sanki böyle çok küçük, dar alanlar, bizlerin alışık olmadığı yaşam düzenekleri canlanıyor. Ama öyle değildi, kocaman yaşam alanları.
Ben iki komünü ziyaret edebildim; bir basın komününü, bir de kültür komününü. Bir mühendislik çalışmasıyla, oralarda aslında penceresi olmayan birer büyük yaşam alanları oluşturulmuş. Toplantı alanları, yemek alanları, mutfak, işte herkesin kaldığı bölümler, odalar… O manada en büyük değişim tabii buydu. Daha önceki gidişimde dışarıda kalmıştık, bir çadırda uyumuştum. Şimdi içeride odalardan bir tanesini bize verdiler, orada kaldık. Bu tabii biraz, hatta biraz değil büyük bir farklılıktı benim için.
Aynı zamanda evet, o büyük yaşam alanları kurulmuş ama bu geçtiğimiz on yıllık savaş sürecinin ya da işte ne diyelim, çatışmalı sürecin verdiği duygusal hasar ve kayıpların yarattığı ruh hali; her sohbette tabii ki bir şekilde kendini gösteriyordu. Birkaç gün kaldığım için bir sürü gerillayla sohbet etme fırsatım oldu. Herkesin daha hüzünlü hikayeleri vardı. Çoğunlukla da dönüşe dair, ‘Dönülürse nasıl olacak?’, ‘Türkiye bizim gelişimize hazır mı?’, ‘Siz nasıl görüyorsunuz?’ gibi soruları vardı. Aslında hepimiz nasıl sürece merakla bakıyorsak, ‘Bir şey olacak mı?’, ‘Bir gelişme olacak mı?’, ‘Bu süreç nereye evrilecek?’; onlar da aslında orada, o şekilde sürece dair bekleme halindeler.”
Orada bulunduğunuz günlerde gözlemleyebildiğiniz kadarıyla gerillanın ruh hali nasıldı?
“Bir umutsuzluk olduğunu söyleyemem. Daha çok Türkiye'den bir somut adım gelmiyor olması kafalarda soru işareti yaratıyordu demek belki daha doğru olur. Tabii, sıklıkla gündemi takip ediyorlar. Televizyonlar, gazeteler… Bir şekilde takip ediyorlar. Türkiye’den yapılan açıklamaları ilgiyle takip ediyorlar, devlet adına bir açıklama olduğunda ilgiyle takip ediyorlar.
Süreç aslında kendi içinde şu anda ilerlemiyor gibi de. O yüzden kendilerinin düşüncesinden çok onlar buradan haber almak istiyorlar. Sorular soruyorlar dediğim gibi: ‘Sürece nasıl bakılıyor?’, ‘Toplumsallaşma meselesi neden böyle bir sıkıntıda?’, ‘Türkiye’den baktığımızda sürecin başarıya doğru gidebilme ihtimalini görüyor muyuz?’ gibi soruların dışında tabii ki onlar da ‘Bir gün gelecek miyiz?’ diye düşünüyor. ‘Belki de bir sonraki karşılaşmamız Diyarbakır'da olur, İstanbul'da olur, Ankara'da olur’ diyerek vedalaştık.
Aslında bütün Türkiye'nin geneli gibi onlar da konunun muhatabı olarak, gelecekleri aslında biraz da bu sürece bağlı olan insanlar olarak; Avrupa’dakiler olsun, cezaevindekiler olsun, Kandil'dekiler olsun, tabii onların birinci dereceden ilgilisi oldukları bir konu. O yüzden tabii orada, burada ne yaşandığını anlama çabası daha yoğun diyebilirim.”
Kandil’de geçirdiğiniz günlerde yazınızda bahsettiğiniz şekliyle sizin için ‘sağlamlaşan’ düşünce neydi, biraz açabilir misiniz?
Tabii, Kandil kısmını henüz yazmadım. Besê Hozat röportajını yazdım. Yoksa aslında tabii ki Kandil'e dair yazacak çok fazla şeyim var. Orada dediğim gibi, çok fazla konuşacak zaman ve çok fazla konuşacak kişi, çok fazla hikayeler, çok fazla acı, herkesin çocukluğundan getirdiği telafisi mümkün olmayan haksızlıklar var. Kimisinin babası gözünün önünde öldürülmüş, kimisinin dedesi panzerin arkasına bağlanıp sürüklenmiş.
Aslında birçok röportajda karşılaştığımız hikayelerin bu sefer dağ ayağını dinler oldum. Şırnak'ta da insanlarla görüştüğümde benzer hikayeler anlatıyorlardı. Diyarbakır'da da keza öyle, Barış Anneleri’yle yaptığımız röportajlarda öyle, öldürülen iş adamlarının çocuklarıyla konuştuğumuzda da öyle.
Aslında topyekün Kürt meselesinin ne olduğunu, kimisinin tercihini dağdan, kimisinin siyasetten, kimisinin de Barış Annesi olarak ortaya koyduğunu; ancak yaşanan hak ihlallerinin ve bu ihlallerin doğurduğu örgütlülüğün, şiddet yapısının birbiriyle ne kadar benzer olduğunu bir kez daha gördüm. En başından beri şu soruların yanıtlarının verilmesi gerekiyor: Neden buraya gelindi? Bu insanlar neden dağa çıktı, neden savaşma yolunu tercih etti, buna neden mecbur bırakıldı? Türkiye’de öncelikle bu kısmın çok daha iyi anlatılması gerektiğini bir kez daha fark ettim.
Annesini görmeyenler, babasını çok küçük yaşta kaybedenler… Bu insanların sesi, sözü olmanın ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha fark ettim.
On üç yıl önceki Tuğçe olarak oraya gittiğimde de barışın olması gereken bir şey olduğunu düşünüyordum. Ama şimdi artık çıkılmaz bir nokta olduğunu, oradaki insanlar için de Türkiye'de yaşayan bizler için de bir güvenlik meselesi değil, bir insani mesele olduğunu ve bunun çözümü için topyekün çalışmak gerektiği kanaatine vardım.”
Medya üzerindeki baskının çeşitli yollarla giderek arttırıldığı bu dönemde sizden önce Medyascope’tan Ruşen Çakır, ardından da Spot Basın Kooperatifi’nden İrfan Aktan Kandil’deydi. Meslektaşlarınıza ve size olumlu eleştiriler geldiği kadar olumsuz eleştiriler de geldi. Size gelen bu eleştiriler cinsiyetçi söylemler açısından meslektaşlarınızınkinden ayrışıyordu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Türkiye'de ideolojik olarak bir sürü konuda çürüme olduğu gibi, kadına, gazeteciliğe ve ifade özgürlüğüne bakış açısından her alanda çürüme yaşandı.
Çağımızın getirdiği ilerlemelerle birlikte kadının varlığı, kadının iş hayatındaki ve gazetecilik eğilimindeki varlığı, aslında zamanın ruhuna uygun bir şekilde ilerlemedi. Bir toplumda, bir ülkede çürüme veya çöküş varsa her alanda oluyor.
Açıkça söylemek gerekirse ben o eleştirilerin hiçbir tanesine takılmıyorum. Eğer takılacak olursam sadece Kandil'e gitme noktasında değil; barışı desteklemek, barışın sözünü dillendirmek konusunda da çekimser yaklaşmam gerekir. Çünkü neredeyse her yazıma benzer şekilde hakaretler geliyor. Bunu önemsemiyorum.
Önemsememe sebebim de şu: Ülkenin birçok alanda, insanlığın ise birçok konuda hakkını kaybettiği bir dönemdeyiz. Bu barışın sadece Kürtler açısından bir kazanım değil, ülke için de bir şans olduğunu düşünenlerdenim. Topyekün, hep beraber; yani milliyetçisinden ulusalcısına, solcusundan muhalifine, rejim yanlısına kadar herkesin bir şekilde bu sürece sahip çıkması gerektiğini ve bunun artık yaşamsal bir şey olduğunu düşünen biriyim.
Bu barış şayet başarıyla sonuçlanırsa ülkede bir nefes alanı yaratacak ve aslında herkesin dillendirdiği bu demokrasi beklentisine de bir koridor açacak. O sebeple de birçok şeyi göze alarak aslında yüksek sesli bir şekilde barışı savunuyorum. Bunun getirisi evet, hakaretler oluyor ama önemli değil.
Kürt Özgürlük Hareketi 1993’ten beri kadın öncüler yaratıyor ve siz de Kandil’de bu kadın öncülerden biri olan KCK Eş Başkanı Besê Hozat ile bir araya geldiniz. Görüşmenizde bir kadın olarak neler hissettiniz?
Ben de zaten görüşmeye giderken yol boyunca ve buluşma anında hep aynı şeyi düşündüm. Besê Hozat’la aramızda iki yaş var. O benden iki yaş büyük. Hayatın çok farklı yerlerinden, çok farklı varoluşlardan karşı karşıya gelmiş iki kadınız. Tabii ki bir kadın olarak o kadar kudretli bir pozisyon ve varoluşla karşılaşmak ve etkilenmemek çok güç. Bir yandan da gazeteciliğin verdiği tarafsız ve soğukkanlı kalma durumu mevcut. Ama ister istemez aklımda hep ‘Nasıl bir seçim, nasıl buraya kadar gelinmiş’ merakı vardı.
Sonuç itibarıyla aslında Kürtler de kendi içlerinde feodal yapıya sahipler. O feodal yapıyla mücadele ederek, örgütün içinde de o yapıyla mücadele ederek yüksek bir pozisyona gelmiş bir kadın. Tabii ki ister istemez insanın etkilenerek baktığı biri, anlattıklarını etkilenerek dinlediğin biri.
İlkin çok sert mizaçlı bulduğum biriydi, tabii basından takip ettiğim için. O yüzden karşılaşmamızın nasıl olacağını, o kadar sert bir mizaçla nasıl bir röportaj gerçekleştirebileceğim konusunda endişelerim vardı. Fakat bir araya geldiğimizde öyle bir şey yaşamadım. O kadar sert mizaçlı olduğunu da düşünmedim. Ama evet, politik konular konuşulurken sertleştiği, daha sert bir ifade kullandığı kanaatinde hem fikirim. Fakat sohbet ederken öyle değildi.
Orada arazi zorlu. Ben bir şehir insanıyım. Onlar kadar kolay yürüyemediğim yerler olduğunda elimi tuttu, yardımcı oldu. Böyle anlar benim için de sadece mesleki olarak değil, insan olarak da çok tarihi bir denk geliş diyelim.
KCK Eş Başkanı Besê Hozat’ın hem muhalefete hem de sol sosyalist çevreye dair eleştirileri var. Ay sonu yapılacak olan “Yan Yanayız, Geleceği Konuşuyoruz” konferansında farklı ideolojilerden yan yana geleceğiniz kadınlara bu süreçte nasıl bir rol düşüyor? Kadınlar bir bütünen bu sürecin neresinde?
Aslında Besê Hozat'ın röportajda anlattığı bir şey vardı: “Bizim Türkiye'ye dönmemiz nasıl olacak? Hiçbir nefes alacak delik yokken, kadının özgürlüğü bu kadar sorunluyken, her gün bir kadın katledilirken, ifade özgürlüğü bu kadar sıkıntılıyken, hiç kimse ülkede güven içinde kendini hissetmezken gerilla olarak biz nasıl geleceğiz ve nasıl yaşayacağız?” Zaten bunun gerçekleşebilmesi için ülkenin demokratikleşmesi gerekir. En azından demokratikleşme adımlarının atılmaya başlaması gerekir ki gerilla Türkiye'ye gelsin.
Bahsettiğimiz “Kadınlar Yan Yana” grubunun bir araya gelmesi ve bir arada çalışma yürütmesinin temel konusu da bu ülkeyi daha demokratik hale getirebilmek için ne gibi fikirler ortaya sunabiliriz ne gibi çalışmalar yapabiliriz. Evet, baş meselemiz barış ama barışın beraberinde getirdiği diğer konular da var: Kadın özgürlüğü, demokratikleşme, geçinememe hali, ekonomik kölelik, çocukların MESEM’de çalıştırılması… Demokrasi krizi adı altındaki bir sürü başlıkta, aslında ülkeyi daha demokratikleştirmek adına kadınlar olarak ne yapabileceğimizin çabası içindeyiz.
İlk olarak, Ankara'da 31 Ekim-1 Kasım günlerinde bir konferansımız olacak ve iki gün sürecek. Çeşitli çevrelerden, siyasi görüşlerden ve mesleklerden kadınlar, barışı ve barışla birlikte bir sürü etkeni konuşacağız. Bunun içine ırkçılık da giriyor; insanların birbirlerine tahammül etmesi, bir arada yaşam, kültürel çürüme gibi konular da giriyor. Bu, bizim ilk eylemimiz olacak. Bundan sonra da forumlarla, toplantılarla, belki saha çalışmalarıyla devam edeceğiz.
Besê Hozat'ın sözüne geri dönecek olursak, röportajda anlattığı gibi, ülkenin biraz daha yaşanılır bir hale gelmesi için ne yapabiliyorsak yapmak üzere hepimiz elimizi taşın altına koymak için bir araya geldik.
Son olarak, sizi “Kadınlar Yan Yana” grubunun çağrıcılarından biri olmaya iten sebep neydi?
Ben bu barış sürecinde, kendimi Kürt kazanımlarını kollayan bir yerden ideolojik olarak konumlamış biriyim. Ama bunun dışında, bu barış sürecini sadece Kürtler adına bir kazanım ya da Kürtlerin kazanacakları adına değil, dediğim gibi, tüm Türkiye toplumunun yaşamsal bir meselesi olduğunu düşündüğüm için bu çağrıcı ekipte olmayı kabul ettim. Her birimizin elini taşın altına koyması gerektiğini düşündüğüm için kabul ettim.
Bizler bir şeyler yapmalıyız ki devamı gelsin, daha da kalabalıklaşalım. Belki benim özendireceğim ya da dikkat çekeceğim bir kesim olabilir. Onlar da bu konuya belki kafalarını çevirip bakabilir ve barışa sahip çıkacak, barış için mücadele edecek birtakım eylemlerde bulunabilecek insanların sayısı artabilir.
Ben açıkçası bu alanda yaptığım bütün çalışmalara böyle bakıyorum. Çünkü ifade özgürlüklerinin bu kadar sıkıntılı olduğu, gazeteciliğin bu kadar tek tipleştiği ve sadece belli bir alanda muhalif gazeteciliğinin yapılabildiği bu dönemde, benden daha genç arkadaşlara bir yol gösterebilir ya da bir cesaret verebilirsem bu benim için çok büyük bir kazanım olur.
Aynı zamanda, dediğim gibi, hep beraber bu barışa su taşırsak ve barışın gerçekleşmesini sağlamak için emek verirsek aslında hepimizin kazanacağını düşünüyorum. Türk Solu diye bahsettiğimiz kesim kendini bu barış sürecinden ayırıyor. CHP, Yeni Parti dediğimiz kesim kendini ayırıyor. Fakat aslında buradan çıkacak kazanım ortak bir kazanıma dönüşür.
Şu anda Türkiye'de mücadelesi verilebilecek pek fazla alan kalmış durumda değil. Ama bu barış süreci için bir mücadele verilirse yeniden bir nefes koridoru açılacağını düşünüyorum. O sebeple de çağrıcı ekipte bulunmayı tabii ki seve isteye kabul ettim.
Bütün Türkiye halklarına aslında bir çağrıda bulunmak gerekir. Irkınız, renginiz, diliniz hiç önemli değil. Önemli olan, bu barışın sağlanması koşulunda konuların ne kadar birbirine bağlı olduğu. Dün Kürtlere eziyet eden zihniyetin bugün İmamoğlu ve ekibine eziyet eden zihniyet olduğunu ya da geçmiite Kürt belediyelerine el koyan zihniyetin bugünkü sıkıntıları yaratan zihniyetle aynı olduğunu fark etmek gerekiyor.
Bu nedenle barış mücadelesini bir demokrasi mücadelesi olarak görmeleri gerekiyor. Bunu, bir rejimle aynı masaya oturup pazarlık yapmak olarak değil, bir kazanım sağlayabilme fırsatı olarak görebilmeleri için herkesi hep beraber mücadele etmeye davet etmek isterim.
Genç ya da yaşlı, kim olduğu önemli değil. Hepimiz için, çocuklarımız ve daha da önemlisi gelecek nesiller için bu sürece çok şiddetli bir şekilde sahip çıkmamız, sesimizi yükselterek kendimizi göstermemiz gerektiğini söylemek isterim.