Türkiye, iki paralel siyasi hattın aynı anda ilerlediği olağanüstü bir döneme tanıklık ediyor. Bir yanda ana muhalefet partisi CHP başta olmak üzere seçilmiş belediye başkanlarına, yerel yöneticilere ve gazetecilere yönelik yargı operasyonları art arda büyüyerek sürerken, öte yanda Öner Apo’nun Şubat 2025'te yapmış olduğu çağrıyla yola çıkan Barış ve Demokratik Toplum Süreci, çerçeve yasa beklentisiyle bir umut olarak varlığını koruyor. Bu iki hattın aynı takvimde, aynı iktidar eliyle ve çoğu zaman aynı hukuki araçlarla ilerlemesi, sürecin izleyicileri kadar bizzat sürecin tarafları için de kritik bir soru doğuruyor. İktidar, muhalefeti tasfiye ederken barışı gerçekten inşa edebilir mi, yoksa her iki hat da aynı iktidar konsolidasyonunun farklı yüzleri mi?
Kayyım ve tutuklama dalgasının güncel haritası ortada iken, söz konusu bu operasyonların DEM Parti'nin de içinde bulunduğu geniş muhalefet cephesini nasıl kapsadığı riski konuşuluyorken ve bütün bunların İmralı'da Önder Apo ile yürüyen müzakere masasına düşen gölgenin kimlere, ne sağlayabileceğini irdeleyeceğiz.
MUHALEFETE YÖNELİK OPERASYONLARIN HARİTASI
Ekim 2024'ten bu yana CHP'li belediyelere yönelik soruşturmalar, gözaltılar ve tutuklamalar kesintisiz biçimde genişledi. 6’sı büyükşehir olmak üzere otuza yakın belediyede yürütülen operasyonlarda, aralarında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da bulunduğu otuza yakın belediye başkanı tutuklandı. Bunlardan birkaçı, görevine iade edilmeksizin serbest bırakıldı. Cumhuriyet tarihinde bir ana muhalefet partisinin bu ölçekte bir operasyon dalgasıyla karşılaştığı örnek görülmediği yönündeki değerlendirmeler, muhalefet çevrelerinde giderek daha sık dile getiriliyor.
İmamoğlu'nun yürütülen davası, 400'ü aşkın sanıklı bir yolsuzluk iddianamesiyle Silivri'de sürüyor. İmamoğlu, tutukluluğunun 16 ayını doldurduğu bu süreçte CHP'nin 2028 seçimleri için adayı olarak öne çıkarıldı. Buna paralel olarak parti kurultayına ilişkin ayrı bir ceza davası da Ankara'da görülmeye devam ediyor. Muhalefet, bu davaların hukuki değil siyasi motivasyonlu olduğunu, seçim sandığında alınamayan sonucun mahkeme salonlarında alınmaya çalışıldığını savunuyor. İktidar kanadı ise soruşturmaların parti ayrımı gözetmeksizin yürütülen olağan adli süreçler olduğunu ileri sürüyor.
CHP'DEN DEM PARTİ'YE UZANAN KAYYIM SİYASETİ
Kayyım uygulaması, muhalefete yönelik yargısal ve idari baskının CHP ile sınırlı olmadığını gösteren en açık örnektir. 2016'dan bu yana DEM Parti'nin önceli HDP'li belediyelere yönelik kayyım atamaları, bugün benzer bir yöntemle CHP'li belediyelere de uygulanıyor. 2024 yerel seçimlerinin ardından 10’u aşkın belediye başkanlığına kayyım atanırken, 40’ı aşkın belediye meclis üyesinin parti değiştirmesiyle bazı belediye başkanlıkları da fiilen el değiştirdi. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, kayyım ve görevden uzaklaştırma pratiğinin neden sadece CHP ve DEM Parti'li belediyelerde uygulandığını, benzer usulsüzlük iddialarının bulunduğu iktidar partisine bağlı belediyelere neden aynı muamelenin yapılmadığını sorguladı ve iktidardan bir siyasi etik yasası çıkarılmasını talep etti.
Kürt siyasi hareketi açısından bu tablo yeni değil. 2000’li yılların ortasından bu yana Kürt belediyeciliğinin maruz kaldığı kayyım pratiğinin, şimdi Türk siyasetinin en büyük geleneksel partisine de uygulanması, hem bir “adalet” hem de bir “uyarı” okuması doğuruyor. Kayyım artık sadece Kürt sorununa özgü bir bastırma aracı olmaktan çıktı. Muhalefetin tümüne karşı kullanılabilecek genel bir yönetişim tekniği haline geldi.
MÜZAKERE SÜRECİNİN BUGÜNKÜ DURUMU
Önder Apo’nun 27 Şubat 2025 tarihli çağrısı, PKK'nin Temmuz 2025'te silah bıraktığını duyurmasıyla somut bir adıma dönüşmüştü. O tarihten bu yana DEM Parti'nin İmralı Heyeti, Önder Apo ile düzenli aralıklarla görüşerek sürecin seyrini kamuoyuyla paylaşıyor. Temmuz ayı içinde heyet, AKP ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile ayrı ayrı temaslarda bulunduktan sonra İmralı'ya giderek Önder Apo ile yaklaşık 5 saat süren kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdi.
Görüşme sonrası paylaşılan açıklamada Önder Apo, karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin artık vakti geldiğini, hukuki sürecin başlamasının ve silahların tümüyle devre dışı kalmasının önünün açılması gerektiğini vurguladı. DEM Parti'nin 11-12 Temmuz'da toplanan Parti Meclisi de sonuç bildirgesinde benzer bir çağrıda bulunarak, sürecin yalnızca silah bırakmayla sınırlı kalmayan, demokratik siyasete katılımı, temel hak ve özgürlükleri ve toplumsal barışı bir bütün olarak kapsayan geniş kapsamlı bir çerçeve yasaya ihtiyaç duyduğunu ilan etti.
İKİ ZAMAN ÇİZELGESİ: BAĞLAM VE ÇELİŞKİ
Sürecin izleyicileri açısından asıl kritik nokta, bu iki hattın takviminin iç içe geçmiş olması. DEM Parti heyetinin İmralı'ya gidip çerçeve yasa çağrısı yaptığı haftalarda, CHP'li belediyelere yönelik operasyonlar da hız kesmeden sürüyor. Haziran ve Temmuz aylarında Silifke, Adalar, Balçova ve Seferihisar belediye başkanları gözaltına alındı ya da tutuklandı. Aynı dönemde Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne yönelik soruşturma izni gündeme geldi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek, denetimlerin devam edeceğinin sinyalini verdi.
Bir yandan iktidarın Kürt meselesinde tarihsel bir çözüme kapı araladığı, öte yandan aynı iktidarın yerel demokrasiyi başka bir cephede kayyımlarla ve tutuklamalarla aşındırdığı bir tablo, sürecin samimiyetine dair kuşkuları besliyor. Sorulan soru şu: İktidar, Kürt sorununda “demokratikleşme” söylemini yükseltirken, eş zamanlı olarak Türkiye siyasetinin geri kalanında neden tam tersi yönde, otoriterleşmeyi derinleştiren bir hat izliyor? DEM Parti çevrelerinin sıklıkla dile getirdiği gibi, çerçeve yasanın sadece silahsızlanmayı değil, genel olarak ifade özgürlüğünü, seçilmiş yerel yöneticilerin güvencesini ve siyasi katılımı da kapsaması gerektiği vurgusu, tam da bu kaygıdan besleniyor. Aksi halde, Kürt tarafı için elde edilecek kazanımların, ülkenin geri kalanında yaşanan hak gaspları karşısında kırılgan ve eksik kalacağı düşünülüyor.
Bu okumaya göre, iktidarın kayyım ve tutuklama pratiğini CHP'ye de yaygınlaştırması, aslında Kürt hareketinin onlarca yıldır maruz kaldığı bir yönetim tekniğinin normalleşmesi anlamına geliyor. Merkezi iktidar, hangi siyasi özne olursa olsun, yerelde kendi kontrolü dışında kalan her iradeyi idari ve yargısal araçlarla hizaya getirmeyi bir yönetim ilkesi haline getiriyor. Bu çerçevede barış süreci, iktidarın Kürt hareketiyle kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlarken, aynı iktidarın demokrasiyi bütünsel olarak genişletme niyetinde olup olmadığı sorusunu da beraberinde taşıyor.
GÜVEN VE ŞÜPHE BİR ARADA
Kürtler içinde sürece bakış, temkinli bir iyimserlikle derin bir tarihsel şüphenin bileşiminden oluşuyor. Geçmişteki çözüm girişimlerinin, özellikle 2013-2015 döneminin, iktidarın seçim takvimine göre şekillenip aniden sona erdirilmesi deneyimi, bugünkü sürecin izleyicilerinde kalıcı bir temkinliliğe yol açtı. Bu nedenle Kürtler, sürecin sözlü niyetlerle değil, ancak bağlayıcı bir çerçeve yasayla güvence altına alınabileceğini ısrarla vurguluyor. Aynı öznelere göre, CHP'li belediyelere yönelik operasyonların büyüklüğü ve kapsamı, iktidarın muhalif her iradeye karşı aynı araç setini kullanmaya devam ettiğinin somut kanıtı olarak okunuyor. Bu da “Kürt sorununda gösterilen esneklik, iktidarın demokrasi anlayışında kalıcı bir değişimi mi yansıtıyor, yoksa taktik bir manevra mı” sorusunu güncel tutuyor.
Öte yandan sürecin tarafları, silah bırakma adımının geri döndürülemez biçimde atılmış olmasının, önceki dönemlerden farklı bir eşik oluşturduğunu da kabul ediyor. Bu nedenle Kürt kamuoyunda hakim olan tutum, sürece yatırım yapmaya devam etmekle birlikte, çerçeve yasanın somutlaşmasını beklemeden değerlendirme yapmama yönünde şekilleniyor. DEM Parti Genel Merkezi'nin son açıklamalarında, gazetecilerin ve toplumun farklı kesimlerinin İmralı'ya erişiminin sağlanması çağrısı da, sürecin sadece siyasi aktörler arasında değil, kamuoyunun gözü önünde şeffaf biçimde ilerlemesi talebinin bir yansıması olarak öne çıkıyor.
SÜRECİN KIRILGANLIĞI VE RİSKLER
DEM Parti'nin ısrarla vurguladığı çerçeve yasa talebinin karşılık bulmaması, sürecin en somut kırılganlık noktası olarak duruyor. Önder Apo’nun statüsünün belirsizliğini koruması, baş müzakereci olarak etkin biçimde çalışabileceği koşulların hala sağlanmaması ve TBMM komisyon raporunun yasal bir adıma dönüşmemesi, DEM Parti tabanında ve Kürt kamuoyunda giderek artan bir sabırsızlığa yol açıyor.
Buna ek olarak, muhalefete yönelik operasyonların yarattığı genel baskı ortamı, sürecin meşruiyet zeminini de dolaylı biçimde zedeliyor. Bir toplumda seçilmiş yerel yöneticilerin sistematik biçimde görevden alındığı, gazetecilerin ve muhalif seslerin adli süreçlerle sindirildiği bir ortamda, Türk devletinin “süreç başarıya ulaşacak” vaadinin inandırıcılığı sorgulanıyor. DEM Parti'nin talep ettiği gibi çerçeve yasanın sadece silahsızlanmayı değil hak ve özgürlükleri de kapsayacak şekilde genişletilmesi, bu nedenle sadece Kürt sorununun çözümü için değil, sürecin Türkiye demokrasisinin geneline sirayet edebilmesi için de kritik görülüyor.
BARIŞIN BEDELİ
Bugün gelinen noktada, Türkiye iki ayrı ama iç içe geçmiş siyasi gerçekliği aynı anda yaşıyor. Bir yanda tarihsel bir fırsat olarak tarif edilen Barış ve Demokratik Toplum Süreci, öte yanda muhalefetin geniş bir kesimini kapsayan yargısal kuşatma. Kürt siyasi hareketinin sürece yaklaşımı, sürecin salt kendi meselesiyle sınırlı kalmaması, ülkenin bütününde demokratikleşme ve hukukun üstünlüğü ile taçlandırılması gerektiği yönünde. Aksi bir senaryoda, Önder Apo tarafından atılan adımların, Ankara'da ve İstanbul'da yaşanan kayyım ve tutuklama pratiğiyle çelişmesi, barışın kalıcılığını değil, iktidarın konsolidasyonunu güçlendiren geçici bir düzenlemeye dönüşme riskini taşıyor.
Sürecin önümüzdeki haftalarda çerçeve yasa etrafında somut bir adım atıp atmayacağı, hem Kürt hareketinin hem de CHP başta olmak üzere muhalefetin ortak biçimde izlediği bir eşik olarak duruyor. Bu eşiğin nasıl aşılacağı, sadece Kürt-Türk ilişkisinin değil, Türkiye demokrasisinin bugünkü ve gelecekteki seyrinin de belirleyicisi olacak.
.