Tuzluçayır, 1960’lı yılların başından itibaren Ankara’nın varoşlarında, bir gecede yerden mantar gibi biten evlerden oluşan bir gecekondu mahallesidir. Sivaslılar, Kayserililer, Çorumlular, Erzincanlılar, Dersimliler, Malatyalılar, Gümüşhaneliler, Kırşehirliler ve daha birçok yerden gelen; yoksul, dar gelirli ve köylü olma özelliklerini yitirmemiş insanları bir araya getiren bir mahalledir. Ağırlıklı olarak Alevi Türkmenler ve Alevi Kürtler’den oluşan bu mahallenin nüfusunun çoğunluğu çocuklar ile genç kız ve erkekler oluşturur. Kısacası Tuzluçayır, adeta bir çocuk ve gençlik kampı görünümündedir.
Mahalle, Ankara’nın varoşlarında büyütülmüş bir köy görünümündedir. Yazın tozdan, bahar ve kış aylarında ise çamurdan geçilmeyen sokaklarında; onlarcasına rastlanabilen kümesleri, davarları ve mallarıyla gecekonduların sıralandığı, nüfusu hızla artan Tuzluçayır, Ankara’nın hemen yanı başına kurulmuş kocaman bir köy gibidir.
Bir yanda temel eğitim kurumları, üniversiteleri ve askeri-sivil bürokrasinin; doğal olarak da siyasetin merkezi olan Türkiye’nin başkenti Ankara vardır. Diğer yanda ise Anadolu ve Kürdistan’ın bağrından kopup gelen insanlardan oluşan, nüfusu hızla artan yoksul köylülerin yaşadığı, özellikle gençleri ve çocukları şahsında şehirlileşme çabası içinde olan Tuzluçayır mahallesi vardır.
Bu iki farklı yapının bir arada bulunması, toplumsal ve kültürel farklılıkların da oldukça belirgin bir şekilde görülmesi demektir. Doğal olarak da bu durum, farklılıkların nedenlerinin sorgulanması anlamına da gelmektedir.
İşte 68 Kuşağı ile Tuzluçayır bu gerçeklik temelinde tanıştı. Fabrika, iş yeri ya da resmi kurumlarda çalışan anne-babalar; okullarda okuyarak ve basından gelişmeleri takip etme imkanı yakalayan çocuklar ve gençler, sosyalizm, devrim, sınıf mücadelesi, burjuvazi, proletarya, sendika ve faşizm gibi kavramlarla tanıştılar. Bu durum elbette sadece Tuzluçayır’da değil, Anadolu’nun ve Kuzey Kürdistan’ın birçok yerinde yaşanıyordu. Bu anlamda 68 Kuşağı ve onun yürüttüğü mücadele, bugün Kürdistan’ın tüm parçalarında ortaya çıkan gelişmelerin de mayası oldu.
Doğan Kılıçkaya, 12 Haziran 1996’da Tatvan’da şehit düştüğündeki adıyla Yasin de 12 Mart faşist darbesi koşullarında, daha ortaokul yıllarında bu kavramlarla tanışmış ve bunların anlamı üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştı.

‘ANNEM EMEKÇİ BİR TÜRK KADINIDIR’
Sivas’ın Kangal ilçesinden orta halli bir köylü ailesinin çocuğuydu. Annesi Türkmen, babası ise Kürt’tü. 1992 yılının başlarında, Beka’da Mahsum Korkmaz Akademisi’nde bulunduğu sırada Önderlik, ‘Kürt olmayan arkadaşlar elini kaldırsın’ demişti. Doğan da elini kaldırmıştı. Önderlik, onu Tuzluçayır’dan tanıdığı için ‘Sen Kürt’sün niye elini kaldırdın’ diye sormuştu. Doğan ise “Annem emekçi bir Türk kadınıdır. Ben de emekçilerden yana olduğum için tercihimi ondan yana kullanıyorum” demişti.
Bu açıklamasında da ifade ettiği gibi Doğan, hayatı boyunca emekten yana olmuştu. Aynı zamanda kendisi de bir emekçi olarak mücadelenin içinde yer almıştı.
68 Kuşağı’nın geliştirdiği mücadele, Tuzluçayır Mahallesi’ni de oldukça etkilemişti. Özellikle kahvehanelerde okunan gazeteler, dinlenen radyolar ve izlenen televizyon haberleri üzerinden yapılan tartışmalar sayesinde Tuzluçayır halkı da politikleşiyordu. Üniversiteye yeni başlayan gençler, 68 Kuşağı’nın taraftarları ya da sempatizanları olarak, bu kahvehaneler aracılığıyla mahalle halkını bilinçlendiriyordu.
Faşist darbe, devrimci önderler ve onların örgütlerine büyük darbeler vurmuştu; ancak Tuzluçayır’daki bilinçlenmenin ve henüz lise çağındaki gençlerin bile örgütlü birliktelikler geliştirmesinin önüne geçememişti. Devrimci mücadeleye öncülük eden örgütler yenilmiş, önderleri katledilmişti. Fakat halk adeta “Biz daha yeni başlıyoruz” der gibiydi. “Bir ölür, bin doğarız” dizesinde ifade edildiği gibi; binler, on binler, milyonlar olup “Bu mücadele bitmedi, bitmeyecek!” sloganıyla sokakları ve alanları dolduruyordu.
SÜRECİN PARÇASI DEĞİL, ÖNCÜSÜ OLDU
Henüz lise çağındaki Doğan da bu coşku ve heyecanla sürecin bir parçası olarak değil; onun öncülerinden biri olma kararlılığıyla öne çıktı. Tuzluçayır Mahallesi’nde yaşanan bu hava, özelikle lise öğrencilerini ve aynı yaş grubundaki okula gitmeyen gençleri grup grup bir araya getiriyordu.

İşte böylesi bir atmosferde mahalleye, üniversite öğrencisi olan bir yabancı geldi: Kemal Pir. Aynı bazı roman ve filmlerdeki gibi. Bu yabancı, hem Doğan’ın hem de mahallenin kaderi üzerinde önemli bir rol oynadı. Onun için sosyalizm yalnızca bir kavram değil, aynı zamanda örgütlenmenin ve eylemin adı olmalıydı.
İşte Doğan, bundan sonra güçlü bir örgüt ve eylem insanı olarak adını duyurmaya başladı. Yanında, aynı görüş ve duruşu paylaşan Ali Doğan Yıldırım, Rıza Altun gibi arkadaşlarıyla birlikte, giderek büyüyen bir grubun öncülüğü içinde yer aldı. Yaş olarak diğer arkadaşlarından daha küçük olmasına rağmen, korku nedir bilmeyen cesur duruşuyla en ön saflarda yer aldı.
Bu küçük grup yeni yeni açılıp serpilmeye başlarken, 12 Mart darbesinin ardından Bülent Ecevit başbakanlığında CHP-Milli Selamet Partisi hükümeti kurulmuştu. Bu hükümet, 12 Mart darbesinin baskıcı ve faşizan rejimine rağmen devrimcilere yönelik halk desteğinin giderek artmasını farklı bir mecraya kanalize etmek amacıyla kurulmuş gibiydi. Baskıyla teslim alınamayanlar, bu kez daha yumuşak yöntemlerle dönüştürülüyor izlenimi veriyordu.
Tuzluçayır’da ortaya çıkan bu grup da devrimci mücadelede kararlı bir duruş sergiliyordu. Faşistlere karşı yalnızca mahallede ve çevresinde değil, Ankara genelinde de sürekli eylemler içinde yer alan grubun üyelerinden biri olan Doğan, aynı zamanda bir akrabasının yanında pazarcılık da yaparak grubun ihtiyaçlarının karşılanmasına katkıda bulunuyordu.
ELİNDEKİLERİ ESİRGEMEZ, SONUNA KADAR ARKADAŞLARININ HİZMETİNE SUNARDI

Rıza Altun, Doğan’ın her pazar dönüşünde elindeki paranın yarısını nasıl arkadaşlarıyla paylaştığını anlatırken, onun ne kadar saf ve temiz karakterli bir insan olduğunu vurgulamadan edemezdi. Doğan için para ya da mülkün hiçbir anlamı yoktu; sahip olduğu her şey arkadaşlarının ortak kullanımına açıktı. Elindekileri esirgemez, sonuna kadar arkadaşlarının hizmetine sunardı.
Ali Doğan, Rıza ve Doğan, Tuzluçayır’a gelen o yabancının, yani Kemal Pir’in ilk eylem arkadaşları oldular. Bu arkadaşlık, sonuna kadar sürecek bir yolculuğun da başlangıcı oldu. Önceleri genel devrimcilik anlayışı çerçevesinde başlayan bu yol arkadaşlığı, Kürdistan Devrimcileri olarak adlandırılan Apocu hareket içinde son nefeslerine kadar devam etti.
Apocuların mahalledeki bu çekirdek yapısı, kısa sürede genişleyerek her alanda adından söz ettirmeye başladı. Grup, yalnızca ideolojik, örgütsel ve eylemsel yapı olarak değil; dernek çalışmaları, futbol ve diğer spor aktiviteleri, eğitim faaliyetleri ile sosyal ve kültürel çalışmalarıyla da öne çıktı. Şahin Kılavuz, Haydar Altun, Gürcan Özcan, Asker Demir ve İbrahim Bilgin gibi arkadaşların katılımıyla büyüyen grup, zamanla aileler arası bir dayanışma platformuna dönüştü.
Hangi ailenin ne tür ihtiyacı varsa, o grubu orada görmek mümkündü. Emekle, maddi katkıyla ve yardım duygusuyla geliştirilen bu duruş, bir yaşam sigortası anlamına da geliyordu. Bir evin yapımında, kömür taşınmasında, kışlık odunun taşınıp kırılmasında ya da aile içinde veya çevreyle yaşanan sorunların çözümünde grubun katkıları belirleyici oluyordu.
İşte böylesi bir atmosferin yaratılmasında Doğan, en önde yer alan, katkı sunan ve öncülük eden isimlerden biriydi. Bazen işler doğru gitmediğinde ya da zamanında yapılmadığında yüzü kızararak tepki gösterirdi. Aynı şekilde sevinçli olduğu ya da bir şeyden utandığı zaman da yüzü kızarırdı. Bu nedenle arkadaşları arasında “Durso” lakabıyla da bilinirdi.
Emekçi, sakin ve suskun bir kişilik yapısına sahipti. İyi bir örgütçü ve eylemciydi; ancak bazı insanların yaptığı gibi, yaptıklarıyla ya da başarılarıyla övünmezdi. Bu nedenle, Doğan’ı yakından tanıyanlar dışında onun nasıl biri olduğunu anlamak kolay değildi. Kedisine ait bazı eylem ya da çalışmalar başkalarına mal edildiğinde bile itiraz etmez, sessizce izlerdi. Ancak yeri geldiğinde en sert tutumu ortaya koymaktan da çekinmezdi.
Bir örgüt ve eylem insanı olarak Kürdistan’a giden ilk grup içerisinde yer alan Doğan, henüz çok genç yaşta olmasına rağmen, Haki Karer’in şehadetinden sonra Antep Bölgesi’nin sorumluluğunu üstlendi.
‘ARTIK DOĞAN’IN PARTİSİNE SON VERİYORUM’
Haki Karer’in kardeşi Baki’nin, genel olarak Tuzluçayır kökenli katılımlılarla sorunu vardı. Onlara fırsat buldukça dışlayıcı ve yargılayıcı tavırlarda bulunuyordu. Nitekim 1979 yılında Doğan, Hilvan’da bulunduğu sırada yaşanan bir sorun nedeniyle Baki ile restleşme durumuna gelmişti. Örgütün de bu soruna Doğan’ın beklediği şekilde bir çözüm üretememesi üzerine, sonuna kadar bağlı kalma sözü verdiği örgütüyle arasına bir mesafe bile koymuştu.
Bu mesafeyi ise 1995’te gerçekleştirilen 5. Parti Kongresi’nde yaptığı, “Artık Doğan’ın partisine son veriyorum” açıklamasıyla kapatmıştı. Bu tutumu, Doğan’ın görünürdeki sevecen, uyumlu kişiliğinin altında ne kadar kararlı ve inatçı bir karakter taşıdığını da ortaya koyuyordu.
Yüreği insan ve arkadaş sevgisiyle dopdolu olan, inandığı dava uğruna her şeyi göze alan Doğan Kılıçkaya’yı elbette böylesine kısa bir anma yazısında bütün yönleriyle ele almak mümkün değil. Doğan Kılıçkaya’nın da içinde yer aldığı Tuzluçayır devrimci hareketinin tarihi; Kemal Pir, Rıza Altun, Ali Doğan Yıldırım, Şahin Kılavuz ve diğer mücadele arkadaşları olmadan anlatılamaz. Hatta yalnızca Doğan’ı anlatırken bile onlar olmadan Doğan doğru tanımlanamaz. Çünkü Doğan, onlarla birlikte Yasin oldu ve ölümsüzler kervanına katıldı.
Doğan Kılıçkaya, 12 Haziran 1996’da Tatvan’da düşmanla girilen bir çatışmada şehit düştü. Çatışma sırasında yanında olan silah arkadaşının anlatımları da Doğan’ı tanımak açısından önemli ip uçları veriyor.
“1996 yılında eyalet konferansında Mutki de görüşme imkanımız oldu. Bu konferansta Yasin arkadaşın değerlendirmeleri ve eleştirileri çok aydınlatıcıydı. Eyalette nasıl bir askeri çizgi izlenmeli, örgütsel sorunlarla nasıl mücadele edilmeli ve parti yaşamını nasıl oturtmalı noktasında çok önemli değerlendirmeler yaptı. Bu değerlendirmeler insanda büyük bir cesaret yaratıyordu.

Konferansımız yaklaşık iki hafta sürdü ve burada Yasin arkadaşı daha yakından tanıma imkân ve fırsatım oldu. Kısa kısa olsa da yaptığımız sohbetler, Yasin arkadaşa olan ilgimi daha da arttırdı. Onun düşmanın tarzına dönük, gerillanın tarzına dönük değerlendirme ve görüşleri çok isabetliydi; bu da onu tartışma aralarında çekim merkezi yapıyordu. Birçok arkadaş, arada ayaküstü de olsa onunla sohbet etme ve tartışma olanaklarını arıyordu. Onunla çok fazla kalmak gerekmiyordu; onun üslubunun çekiciliği, tartışmalardaki derinliği insanı kendine bağlıyordu.
Yasin arkadaş siyasi olarak, ideolojik olarak ve askeri olarak bir filozof gibiydi. Onu eğitimlerde dinlediğinde sanki bir kitaptan okuyor gibiydi; parti tarihine o kadar hakimdi.
Çok farklı özellikleri vardı. Bu özellikleriyle kendisini yapısına çok sevdiriyordu. Çok mütevazi ve doğal bir arkadaştı. Çekim merkeziydi ve ister istemez onun etkisine giriyordun. Bazen başlayan bir sohbet, devrim mücadelelerinden ve yoldaşlardan örneklerle saatlerce sürüyordu.”
Tatvan’da çatışma anında yakınında bulunan silah arkadaşı, şehadet olayına ilişkin de şunları belirtiyor: “Biz, düşman geri çekildikten sonra her iki çatışma yerine de bakmaya gittik. İlk çatışma yerinde hiçbir şey yoktu. Fakat ikinci çatışma yerine gider gitmez arkadaşların cenazeleriyle karşılaştık. Heval Xelil ve Mahsun arkadaşlar mevzide şehit düşmüşlerdi. Heval Yasin mevzinin dışındaydı. Hiç şehit düşmüş bir insana benzemiyordu. Beline kadar suyun içindeydi ve yüzükoyun bir taşın üzerine uzanmıştı.
O gelîde her ilerleyişimizde birer birer arkadaşların cenazelerine rastlıyorduk ve en son da Heval Kemal’in cenazesini gördük.

18 arkadaş içinden sadece iki arkadaş kurtulmuştu. Bu çatışmada Dilovan, Mahsun, Cuma, Kamber, Piling, Sinan, Kemal, Yasin, Xelil ve adını hatırlamadığım arkadaşlar şehit düşmüştü.
Arkadaşların cenazelerini gördükten sonra görevlendirme yaptık ve arkadaşları şehit düştükleri yerde gömdük. Heval Yasin ve 18 arkadaş, 96 yılında 12 Haziran’da Bitlis/Tatvan’ın Oranus köyünün Pöhok mezrasında şehit düştü.”