Özgür Sevgi Göral: Fransa’daki ikilemler Türkiye’de de söz konusu

Akademisyen Özgür Sevgi Göral, Paris’te eşitsizliğe karşı güçlü bir ses çıkarıldığını belirterek, Fransa’daki bütün ikilemlerin Türkiye’de de söz konusu olduğunu söyledi.

ÖZGÜR SEVGİ GÖRAL

Akademisyen Özgür Sevgi Göral, Paris’te eşitsizliğe karşı güçlü bir ses çıkarıldığını belirterek, “Köklü bir dönüşüm talep eden banliyölerin isyanını başkanlık seçimlerine indirgemek hareketin öfkesini ve heyecanını seyreltir” dedi. Özgür Sevgi Göral, Fransa’daki bütün ikilemlerin Türkiye’de de söz konusu olduğunu söyledi.

Paris sokakları son dönemin en yoğun toplumsal hareketliliklerine sahne oldu. Eylül ayında liselilerin öncülüğünde başlayan eylemler günbegün kitlesel harekete dönüştü.

Eylemlerin hangi birikime dayandığını ve olasılıkları Paris’te bulunan ve eylemlere de katılan Özgür Sevgi Göral ile konuştuk.

Akademisyen Özgür Sevgi Göral, eylemlerin tarihsel birikime dayandığına dikkat çekerek, “Bu tarih, ırksallaştırılmış kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri ve gündelik hayata yaydığı pek çok farklı şiddet biçimini içeriyor” dedi. Mücadelenin önemini vurgulayan Özgür Sevgi Göral, “Mücadele gerçekten bitimsiz ve tüm zor koşullara rağmen dünyanın her yerinde milyonlarca insan sokakları bırakmıyor” dedi.

Eylemleri ‘68’ten çok, ‘70’ler ve ‘80’lerden itibaren gelen ve 2000’ler boyunca güçlü bir biçimde devam eden politik mobilizasyonla, banliyö ayaklanmalarıyla birlikte düşünmeyi daha doğru bulan Özgür Sevgi Göral, anti faşist tavrın, sadece Nisan 2027 başkanlık seçimlerine yönlendirilmesinin ise başta banliyö gençlerini hareketten uzaklaştırma riski taşıyacağını söyledi.

Özgür Sevgi Göral, Kürt meselesinde bugün nasıl bir zemin, dil ve metodoloji gerektiğini de değerlendirirken, geniş kitlelerin bu süreçten eşit ve özgür bir ortak yaşam için zemin sunabileceğine inanmasının önemini vurguladı ve şöyle dedi: “Bu zemini devlet sunmayacağına göre bu görev, başta Kürt özgürlük hareketi olmak üzere tüm eşitlik, özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin kapasitelerini kullanarak ve olabildiğince geniş ittifaklar kurarak inşa edeceği bir zemin olacak. Aslında Fransa’yı konuşurken sözünü ettiğimiz bütün ikilemler, farklı biçimlerde elbette, ama Türkiye’de de söz konusudur.”

‘EYLEMCİLER TEK BİR BLOK DEĞİL’

Paris’te eylemlerin içinde de yer aldınız. Sokaktaki gözlemleriniz neler oldu? Resmi söylem ile sokaktaki tabloda farklar neydi?

Paris’teki lise eylemleri süreci aslında belirli bir tarihsel birikime dayanıyor. Bu tarih, ırksallaştırılmış kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri ve gündelik hayata yaydığı pek çok farklı şiddet biçimini içeriyor. Geçen yıl Paris’te binlerce insanın hayatına mâl olan aşırı sıcak dalgalarının başta banliyölerdeki okullarda büyük bir sınıfsal eşitsizlikle yaşanması, 40 dereceye varan sıcaklıklarda liselere ve ortaokullara vantilatör dahi sağlanamaması, Parcoursup (üniversiteye geçiş sistemi) kaynaklı ayrıcalıklı liselerdeki öğrenciler ile emekçi mahallelerindeki liselerin öğrencilerini ayrıştıran yapısal eşitsizlikler ve banliyö mahallelerindeki eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerinin çöküşü tecrübesi bu hareketin arkasındaki kısa tarihsel çevrimdeki bakiye. Hareketlilik, 29 Eylül’de Paris’te ve banliyölerde yapılan ve kamu hizmetlerine daha fazla kamu kaynağı talep eden öğretmen grevinden sonra başladı. Benim çok sevdiğim sloganlardan biri olan “Banliyöler Paname’ ı (Paname Paris’in isimlerinden biri), Paname dünyayı etkiliyor” sloganı karşılık buldu. İlk olarak Seine-Saint Denis’de başlayan lise ablukaları/blokajları önce Paris’in ayrıcalıklı liselerinde, sonra da yüksek öğretim kurumlarında güçlü bir karşılık buldu. Gençlik hareketlerinin öncülüğünde cumartesi günleri Paris’te yapılan eylemlere çok güçlü bir kalabalık katıldı, uygulanan muazzam polis şiddetine rağmen eylemlere katılım azalmak şöyle dursun giderek arttı. 24 Ekim’deki Paris eylemine CGT sendikasının verilerine göre 250.000 kişi, tüm Fransa’daki eylemlere ise 800.000’den fazla insan katıldı.

Resmi söylem, eylem dalgasını başından beri bir güvenlik paradigması içinde çerçeveledi. Eylemlerin işaret ettiği güçlü eşitsizlik yapılarını, ırksallaştırılmış kapitalizmin Paris’in banliyölerinde çok daha güçlü bir biçimde, ama merkezde de yaydığı sınıfsal, ırksal ve etno-politik hiyerarşileri, meseleyi bir toplumsal sorun olarak konuşmayı başından itibaren kategorik olarak reddetti. Eylemleri “eylemci şiddeti” başlığıyla tarif etti ve polis şiddetini tanımayı reddederek polislerin eylemciler nedeniyle ölüm riski taşıdığını ilan etti. Üstelik, herkesi öncelikle “kamu malına zarar veren, dükkanları yağmalayan ve yakıp yıkan” bu şiddeti kınamaya davet etti. Ontolojik olarak sağcı ve toplumsal ve politik sorunları bir güvenlik paradigmasının içine hapseden, gerçek içeriğini silen, herkesi nedamet getirerek bu güvenlikçi yaklaşıma biat etmeye çağıran, buna biat etmeyenleri de “istenmeyen” ya da “sakıncalı” eylemci olarak işaretleyip onlara uygulanan polis şiddetini meşrulaştırmayı hedefleyen bir politik grameri dolaşıma soktu. Bu çağrı kısmen bir işlev de gördü, merkez partilerin tamamı eylemci şiddeti kınama sırasına girmekte bir an tereddüt etmedi. Reformist ya da parlamenter solun LFI (Boyun Eğmeyen Fransa) gibi daha solda duran unsurları da kısmen bu dile itiraz etti, kısmen de seçmeci bir biçimde de olsa katıldı. Dolayısıyla iktidar kabul edilebilir eylemcileri ve taleplerini kabul edilemez eylemcilerden ve taleplerinden ayırmak konusunda atak bir siyaset izledi. Sokaktaki eylemciler tek bir blok değil, farklı unsurlardan oluşuyor. Bu söylem banliyölerden gelen ve ırksallaştırılmış kapitalizmin yaydığı asıl şiddeti gündelik olarak bedenlerinde, yaşamlarında ve politik tahayyüllerinde tecrübe eden kesimler üzerinde ciddi bir işlev görmedi. Diğer gruplar ise kısmen buna direndi, kısmen de belirli uzlaşmalarla hareket etti. Genel olarak yine de sokaktaki gruplar açısından bu söyleme itiraz, şimdilik kaydıyla, daha güçlü görünüyor.

‘EŞİTSİZLİĞE KARŞI GÜÇLÜ BİR SES ÇIKARDILAR’

Sokaktaki öğrenci kitlesinin profilini nasıl tanımlarsınız? Talepleri yerel politikalarla mı sınırlı, yoksa gördüğünüz şey daha geniş bir sistem eleştirisi ve geleceksizlik kaygısı mı?

Bu soruya ancak Paris’teki tablo açısından cevap verebilirim. Görebildiğim kadarıyla, öncü grup banliyölerde yaşayan gençlerdi. Saint-Denis’de, Aulnay-Sous-Bois’da, Seine-Saint-Denis’de yaşayan gençler yaşadıkları eşitsizliğe karşı güçlü bir ses çıkardılar. Liseleri bloke etmek de barikatlar kurmak da orada başladı. Profili oluşturan ilk grup bu öğrencilerdir. Bu öğrenciler sadece liselerinde değil, yaşadıkları evlerde, yararlandıkları kamu hizmetlerinde ve hem bugün hem de gelecekte kuracakları hayatlarında çok büyük eşitsizliklerle mücadele eden bir gruptur. Fransa’da bugün üç milyon milyoner var ve yine aynı Fransa’da her beş çocuktan biri yaşadıkları sınıfsal eşitsizlikler nedeniyle günde üç öğün yemek yiyemiyor durumdadır. Paris’in banliyölerindeki gençlerin yaşadığı hayat budur. Dolayısıyla bu grubu harekete geçiren şey hem liselerinin koşulları ama hem de daha genel bir kapitalizm karşıtı öfkedir. Bence en geniş sistem eleştirisi yapan, ırksallaştırılmış kapitalizme karşı, anti kapitalist bütünlüklü bir programa ve güçlü bir politik örgüte sahip olmasa da güçlü bir tepkiye ve öfkeye sahip olan esasen bu gruptur.

Sonrasında bu eylem dalgası Paris’teki liselere ve ayrıcalıklarıyla bilinen büyük liselere de yayıldı. Ardından üniversiteler ve yüksek öğrenim kurumları da dayanışma eylemlerine girdi. Bu ikinci grup açısından liselerin özgül talepleri, yani daha fazla kamu bütçesi ve daha iyi olanaklar, Parcoursup’ün (üniversiteye geçiş sistemi) iptal edilmesi daha başat bir rol oynadı diye düşünüyorum. Elbette kapitalizmin acil etkileri ve iklim krizi, sınıfsal eşitsizlikler başta olmak üzere ürettiği vahşi şiddet bu grubun politik dilinde de yer bulur ama banliyölerin güçlü vurgusu ve polis karşısında zaman zaman öz savunma da uygulayan politik repertuarından kısmen ayrılır. Yine de bu grubun öncüleri de bir kopuş ihtiyacını, daha geniş bir kopuş programını örgütleyecek bir solun gerekliliğini dile getirdiler. Eylemlerin yüzü diyebileceğimiz kesim, katıldıkları televizyon programlarıyla, eylemlerde verdikleri görüntülerle daha çok bu ikinci grup oldu.

Son iki haftadır da Cumartesi eylemlerine Sarı Yelekliler (Gilets Jaunes) grubu katılmaya başladı. Bu grup içinde farklı eğilimleri barındıran, hem sol gruplarla temas halinde olan hem de giderek daha azınlıkta da olsa sağcı hatta ırkçı fikirleri de olan militanları içeriyor. Polis şiddeti meselesi bu üç grubu birlikte tutuyor. 

DEVLET ŞİDDETİNİN BOYUTLARI

Şiddet ve müdahale biçimleri hakkında sokağın tepkisi ne oldu?

Önce uygulanan devlet şiddetinin boyutlarına dair birkaç veri: 15 Ekim 2026 tarihi itibarıyla Adalet Bakanlığı, %85’i reşit olmayanlardan oluşmak üzere toplam 7.950 kişinin gözaltına alındığını bildirdi. Bu rakam, tarihçi Vincent Lemire’in hesabına göre, Sarı Yelekliler (Gilets Jaunes) hareketi sırasında bütün bir yıl boyunca kaydedilen gözaltı sayısından (Sarı yelekliler açısından bu rakam bir yıl için 6.730) daha yüksektir.

Daha önce de söylediğim gibi, sokak dediğimiz yer, yekpare ve homojen bir grup içermiyor. Genel olarak diyelim, sokakta olanların tamamı meselenin bir güvenlik sorunu olarak çerçevelenmesine itiraz etseler de bu itirazın politik dili ve radikal içeriği gruplar arasında farklılık gösterdi. Banliyölerde yaşayan gençler açısından polis şiddetinin uzun ve köklü bir geçmişi var, onların hayatını cehenneme çeviren bu şiddetin gayri meşruluğu onlar açısından daha belirgin bir yerde duruyor. Üstelik bu şiddet daha genel bir sistem ve kapitalizm eleştirisinin bir parçası olarak yer alıyor.

Burada yeri gelmişken, özellikle banliyölerdeki bu şiddetin tarihinden kısaca bahsetmek istiyorum. Polis şiddeti, bu kentsel alanların günlük yaşamına kök salmış durumdadır. Bu durum, okullardaki ayrışmayı sürekli olarak derinleştirmekle kalmaz aynı zamanda daha geniş bir sosyal ve etnik-ırksal ayrımcılık deneyimi oluşturur. Burada sınıf kategorisi ile ırk ya da ırksallaştırılmış kategoriler iç içe geçer. Banliyölerde yaşayan emekçi kesimlerin çocukları, Siyah ve Arap olanlar başta olmak üzere hem ırksallaştırılmış şiddetle hem de sınıfsal şiddetle birlikte ve birbirlerine eklemlenmiş biçimleriyle karşılaşır. Devlet bu bölgelerdeki politik mobilizasyonu “kentsel şiddet (violence urbaine)” olarak adlandırır, buralarda yaşayan gençler pek çok kuşaktır Fransız vatandaşı olmalarına rağmen gerçek vatandaş olarak görülmezler ve banliyöler tartışması her zaman göçmenlikle bitiştirilerek ırksallaştırılır. Banliyölerde yaşayan kalabalık bir yoksul göçmen nüfus da var elbette ama 4 kuşaktır Fransız vatandaşı olan bu gençler, Fransız ırkçılığının, ana akımda da yaygın biçimde karşılık bulan politik diliyle, “kâğıt Fransızı” olarak tanımlanır ve gerçek Fransız olmadıkları söylenir. Burada sınıfsal şiddet yaygın ve güçlü ırkçılık örüntüleriyle, Müslüman karşıtı ırkçılıkla birlikte işler.

Kentsel şiddet terimi ise bu alandaki çalışmaların ortaya koyduğu gibi, 1990'larda Vaulx-en-Velin'deki Mas-du-Taureau isyanlarının ardından türetilmiştir. Pek çok araştırmacıya göre bu terim, protestoyu ve politik mücadeleyi salt şiddet eylemlerine indirgeyen, o eylemleri de “vandalizm” olarak kodlayan siyasi bir itibarsızlaştırma işlevi görür. Örneğin Seine-Saint-Denis’deki Bobigny BAC (Brigade Anti-Criminalité - Suçla Mücadele Tugayı) üzerine araştırma yapan Didier Fassin, “kentsel şiddet” kategorisinin banliyölerde rutinleşmiş bir istisna rejimini meşrulaştırma işlevi gördüğünü ileri sürer. Polis şiddeti, özellikle de isyan bastırmakta kullanılan polis şiddeti, bu çerçeve ile meşrulaştırılır. 6 Aralık 2018’de, Sarı Yelekliler hareketinin devam ettiği dönemde, Mantes-la-Jolie kasabasında bulunan Saint-Exupéry Lisesi’nde yine hükümetin eğitim reformlarını (Parcoursup sistemi ve bakalorya sınavındaki değişiklikler) protesto eden liseliler ile polis arasında çatışma çıkmıştı. Polis, yaşları 12 ila 21 arasında değişen 151 öğrenciyi toplu halde gözaltına almış; öğrencileri elleri başlarının arkasında bağlı şekilde saatlerce çamur içinde diz çöktürmüştü. Bu görüntüleri, arkadan "İşte uslu duran bir sınıf" diyerek kaydeden bir polis memurunun kaydı, sosyal medyada yaygınlaşınca olay açığa çıkmıştı. Banliyölerin, emekçi mahallelerin gençliği için polis şiddeti de kapitalizmin eşitsiz uygulamalarına karşı mücadele de yeni bir şey sayılmaz, o nedenle polis şiddetine olan tepkiyi sadece bugünlük bir itiraz olarak görmek yerine köklü bir uygulamanın bugünkü tezahürü olarak görmek gerekir.

’68 GENÇLİK EYLEMLERİNE BENZİYOR MU?

Paris’te yaşananların ’68 gençlik eylemleriyle benzeyen ve ayrışan noktaları neler?

Fransa 68’iyle bugünkü protesto dalgası arasındaki en önemli fark, ‘68 gençlik hareketlerinin aynı zamanda güçlü bir işçi sınıfı grevleri dalgasıyla birlikte gitmesi bağlamında oluşur. Bugün sendikalar gençlik hareketliğinin arkasındaki ya da onunla el ele giden bir güç değil, hareket güçlü bir genel grev dalgasıyla birlikte ilerlemiyor. CGT 5 Kasım için bir grev çağrısı yaptı, şimdilik olan bu, ancak bunun ötesinde, özellikle öğrenci sendikaları eylem dalgasının içinde yer alsa da, bir grev dalgasından ya da çağrısından söz etmek zor.

Öte yandan ben bu hareketi ‘68’ten çok, ‘70’ler ve ‘80’lerden itibaren gelen ve 2000’ler boyunca güçlü bir biçimde devam eden politik mobilizasyonla, banliyö ayaklanmalarıyla birlikte düşünmeyi daha doğru buluyorum. “Kamu düzenini sağlama” doktrini olarak formüle edebileceğimiz doktrinin iki ana unsuru, yani kitlelerin yönetimi, onların zapturapt altına alınması ve polis şiddeti açısından banliyöler olarak adlandırılan emekçi mahalleleri bir laboratuvar işlevi gördü. Örneğin bugün eylemlerde de sık kullanılan ve gençleri kalıcı biçimde yaralayan ve sakat bırakan LBD’nin (Plastik Mermi Atar) öncülü olan Flash-Ball, 2002 yılında dönemin İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy'nin girişimiyle öncelikle banliyö isyanlarını bastırmak için, banliyölerde kullanılmak üzere tüm ulusal polis teşkilatında yaygınlaştırıldı. Türkiye kamuoyunda da bilinen 2005 isyanına bakalım. Paris’in banliyösü Clichy-Sous-Bois'da, polisin kimlik kontrolünden kaçan Zyed Benna (17) ve Bouna Traoré (15) adlı iki genç bir elektrik trafosuna saklanarak elektrik akımına kapılıp can verdi. Bunu üzerine çıkan banliyö isyanı 3 hafta sürdü, hükümet 1955’ten kalma bir yasaya dayanarak olağanüstü hâl ilan etti ve 4.000’den fazla kişi gözaltına alındı. Yine dönemin İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy’nin bu mahalleleri “kärcher" kullanarak basınçlı suyla temizleyeceğini söylemesi ve banliyö gençlerini ayak takımı (racaille) olarak tanımlaması, isyanın hafızasının temel unsurlarından biridir. 2023’te ise Paris'in Nanterre banliyösünde, Cezayir/Fas asıllı 17 yaşındaki Nahel Merzouk'un trafik kontrolü sırasında bir polis memuru tarafından yakın mesafeden vurularak öldürülmesi, görüntüler bu kez sosyal medyada da hızla yayıldığı için, çok büyük bir isyana yol açtı. Eylemler sadece Paris ile sınırlı kalmadı, tıpkı bugün olduğu gibi Marsilya, Lyon, Lille gibi büyük şehirlere de sıçradı. Yine bugüne benzer biçimde göstericiler oldukça genç yaştaydı, ve banliyölü gençlerin öfkesi hem polis binalarını hem de belediye binaları, okullar gibi müesses nizamın başka sembollerini de hedef almıştı. Bugünkü eylemlilikler dalgasını, özellikle de başlangıç dönemini ve içerdiği ırksallaştırılmış kapitalizm karşıtı öfkeyi, bu eylemlilikler dalgasıyla birlikte düşünmek daha doğru olacaktır.

Türkiye’deki toplumsal hareketler ve gençlik eylemleri birikimiyle kıyasladığınızda, ne gibi ortaklıklar veya belirgin farklar görüyorsunuz? Türkiye’ye yansıma ihtimali düşük mü ya da hangi sebepler bu ihtimali büyütür?

Bu çok zor bir soru, Türkiye’deki gençlik hareketleri çok geniş bir alan ve takip etmeye çalışsam da benim birincil olarak çalışma konum değil. Bu nedenle, iki ülkeyi bu anlamıyla kıyaslayabilecek konumda olduğumu düşünmüyorum. Belki sadece birkaç not düşebilirim. Özellikle son 10 yıllık konjonktürde çok bastırılmış olsa da Türkiye güçlü gençlik hareketliliklerini gördü. Türkiye’de de gençlik arasında, içinde yaşadığımız ırksallaştırılmış kapitalist rejimin ve bunun farklı tezahürlerinin güçlü hoşnutsuzluklar yarattığını varsayabiliriz. Üstelik Türkiye’nin son derece sert politik koşullarında dahi, gençlik hareketleri geçtiğimiz 10 yılda da pek çok kez parladı ve sahneye çıktı. Ancak belirli bir hoşnutsuzluğun veya tekil politik isyanların güçlü politik bir mobilizasyona dönüşmesi için kendini korumaya ve geliştirmeye yatkın bir mücadele birikimin ve geleneğinin, farklı düzeylerde zaman zaman birbiriyle anlaşan ve bazen de çatışan farklı politik örgütlülüklerin gerektiğini biliyoruz. Bu tablo Türkiye’de bugün, kimi mücadeleci nüveleri olsa da ne kadar geçerli ve mümkün bilemiyorum.

Öte yandan, bence yansımak kavramı yerine, belirli bir “eş zamanlılık” olduğundan bahsedebiliriz. Politik ve toplumsal hareketler literatüründe sık kullanılan bir kavram olan eş zamanlılık, aynı tarihsel dönemde dünyanın farklı yerlerindeki hareketlerin birbirilerine politik program, mobilizasyon repertuarı ve talepler bağlamında ilham verebildiğini, devrimci fikirlerin coğrafyalar arasında seyahat ettiğini söyler. Sokak eylemliliği repertuarının biraz genişleyebildiği bir momentte bu Türkiye için de söz konusu olabilir. Öte yandan Kürt mücadelesinin yarattığı birikime karşı devletin uyguladığı güvenlik stratejisi ve politikaları, özellikle politik şiddet kullanımı biçimlerinin hızla kriminalize edilmesi, “terör” kavramıyla çerçevelenmesi konusunda, farklı politik ve toplumsal hareketler nezdinde de maalesef çalıştı. Dolayısıyla bu eylemlilik süreci Türkiye’de gençlik hareketleri açısından eşzamanlılık etkisiyle birlikte hızlı bir sonuç yaratır mı, bunun imkânları nelerdir, bunları göremiyorum. Bu alanda mücadele eden ve bu alanda çalışan arkadaşlarımın eminim benden çok daha fazla sözü olacaktır.

‘ANTİ FAŞİST TAVRIN SADECE SEÇİMLERE YÖNLENDİRİLMESİ RİSK TAŞIR’

Bu eylemler kalıcı bir toplumsal/siyasal dönüşüm vadediyor mu?

Bence bu soru, sadece bu eylemler bakımından değil, geniş ve yaygın kitle protestolarının, ayaklanmaların bir süredir içinde bulunduğu durum açısından çok önemli. Son gençlik ayaklanması, öncekilerden daha geniş çaplı başladı ama Fransa’da ve başka pek çok ülkede de bu tür ayaklanmaların, içerdiği tüm potansiyellere rağmen, somut bir politik ve toplumsal dönüşüm yaratma konusunda ne kadar başarılı olduğu tartışılır. Bu hareket de sorunuzun işaret ettiği ikilemin içindedir. Burada harekete yön veren grupların taleplerinin ikili niteliği, yani kısa vadeli ve mevcut somut eğitim sistemine dair sorunları önemseyenlerle, bölüşümün nasıl yapılacağını ve daha genel bir anti kapitalist dönüşüm ufkunu önemseyenler arasındaki gerilim teme mesele. Şimdilik bu isyanın, somut taleplerinden daha genel bir kurtuluşçu/özgürlükçü perspektife dair bir programı ve örgütlülüğü olduğunu söylemek güç. Bugün hükümet Parcoursup’ü (üniversiteye geçiş sistemi) 2028 yılında kaldıracağını açıklayarak bir geri adım atmış gibi görünse de, eğer güçlü bir politik mücadele bloğunun sürekliliği yaratılamazsa, tamamen aynı mantığa dayalı ve yeni bir isimle ambalajlanmış, aynı türden bir sistemi getirebilir…

Öte yandan tek mesele bu da değil, isyanın Nisan 2027’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerine indirgenmesi riski de ortada. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde RN’in (Rassemblement National, Fransız aşırı sağ partisi) lideri Marine le Pen’in seçilme ihtimalinin eylemci gençler arasında yarattığı öfke ile özellikle anaakım medyanın başından beri “isyanın arkasındaki kişi” gibi göstermeye çalıştığı LFI’nin (Boyun Eğmeyen Fransa) cumhurbaşkanı adayı Jean-Luc Mélénchon’un varlığı, bu riski bir biçimde de güçlendiriyor. Son 30 yıldır aşırı sağın/RN’in adayı seçilmesin diye oy verilen ve seçilen merkez sağ partilerin başkanları, gençlik isyanının işaret ettiği muazzam tahribatın birinci dereceden sorumlusu. Üstelik, bu siyasi iktidarlar, göçmenlere yönelik ırkçılıktan ayrımcılık içeren politikalara, kamu bütçesinin kemer sıkma politikalarıyla denetlenmesinden militarist harcamaların artışına, Fransız büyük burjuvazisinin çıkarlarını gözetmek konusunda RN’le yarışacak kadar sağ bir politika izlediler. Faşistleşme süreçleri, işte RN’in adayı seçilmesin diye seçilen bu merkez sağ başkanlarla ilerledi. O nedenle, RN karşıtı çizgi ve özellikle anti faşist vurgu, eylemlerde belirleyici rol oynasa da daha köklü bir dönüşüm talep eden banliyölerin isyanını sadece Nisan 2027 başkanlık seçimlerinde oy vermeye indirgemek hareketin öfkesini ve heyecanını seyreltecektir.

23 Ekim’de, Paris yakınlarındaki Trappes'daki bir ırkçı saldırıda 1 kişi öldürüldü, 5 kişi de yaralandı. Yakalanan ırkçı saldırgan ifadesinde "17 Ekim'de dükkanları yağmalanan esnafın öcünü almak istediği için Siyahları ve Arapları hedef aldığını söyledi." Saldırganın evinden Mein Kampf (Kavgam) kitabı ve RN broşürleri ve bildirileri çıktı. Fransa’nın kimi yerlerinde de aşırı sağcı, faşist milisler eylemlere saldırdı. Dolayısıyla RN karşıtlığı, anlaşılır olarak, eylemler üzerinde etkili olmaya devam edecek. Bu çok olumlu anti faşist tavrın, sadece Nisan 2027 başkanlık seçimlerine yönlendirilmesi ise başta banliyö gençlerini hareketten uzaklaştırma riski taşır. Daha önce belirttiğim gibi, bu tartışma sadece seçimlere yönelik bir strateji tartışması değil, aynı zamanda hareketin kurumsal siyasetin kurumları ve tarihleriyle mi yoksa kendi dönüştürücü potansiyeliyle mi derinleşeceği konusunda gerilimler içerir. Şüphesiz bu iki seçenek mutlak olarak karşıtlık içinde değil ama geçtiğimiz 20 yıl sokak hareketlerinin, içindeki tüm dönüştürücü potansiyel bir kenara bırakılarak, sadece sandık ve seçim mobilizasyonuna dönüşmesinin nasıl olumsuz sonuçlar verdiğini görmek için yeterli.

Trappes’teki ırkçı saldırıya karşı bugün düzenlenen eylemde, Paris’in Sosyalist Parti’den seçilen belediye başkanı Emmanuel Grégoir konuşmasını yaparken ıslıklandı. Konuşma sırasında ayrıca “Herkes Sosyalist Parti’den nefret eder” sloganları atıldı. Kapitalizmin son 30 yıllık muazzam saldırısı karşısında neredeyse hiçbir sonuç alamamış merkez partilerin tamamına karşı hareket çok güçlü ve bence haklı bir öfke duyuyor. Gençler artık sadece okul ve polis gibi kurumları ifşa etmekle yetinmiyorlar. Kamu hizmetlerine eşit erişim sorusunu merkeze alarak, bölüşümün nasıl yapılacağını ve siyasi katılımın sınırlarını yeniden tanımlamak istiyorlar. Bu arzuların, taleplerin, öfkenin ve hareketin içerdiği anti kapitalist nüvenin yanında duranların, bu nüvenin oluşturduğu tüm ikilemlerin sabırla içinde kalanların ve bu nüveyi güçlendirecek politika yapma kapasitesine sahip olanların başarısı, hareketin kalıcı bir dönüşüm üretip üretemeyeceğine dair belirleyici olacaktır.

Son olarak, şunu eklemek isterim, aslında bu ikilemin içinde nasıl kalacağı parlamenter solun başarısı açısından da kritik önemde olacaktır. LFI’nin önerdiği ekonomik program üzerine yürüyen bir tartışmada Stathis Kouvélakis, Yunanistan ve İspanya örneklerini de tartışarak yaptığı etraflı değerlendirmede, "bütçe gerçekçiliği" kavramı ile kemer sıkma politikalarından kopuş fikrini uzlaştırmanın imkansızlığının altını çiziyor. Dolayısıyla başarılı olmuş tüm parlamenterler sollar da, kendileri açısından benzer bir ikilemin içinde kalacaklardır, bu ikilemi nasıl ve hangi sınıfsal çıkarları ve toplumsal kesimleri gözeterek katettikleri, kalıcı bir politik ve toplumsal dönüşüm yaratmak için en önemli kriter olacaktır.

Dünyanın genel hali, Türkiye’deki Kürt meselesinde yürütülen tartışmaları veya çözüm arayışlarını nereye oturtuyor? Yanan bir dünya, çözüm imkânı mı yaratıyor, riski mi artırıyor?

Dünyanın genel hali, 2008 iktisadi krizinin derinleşmesi, dünya çapında aşırı sağ hareketlerin ve faşistleşme süreçlerinin güçlenmesi, temsili demokrasinin kırılgan konsensüsünün görünürdeki inandırıcılığının bile kalktığı bir yere denk düşüyor. İklim krizinden demokrasinin krizine, erkekliğin krizinden bir arada yaşam fikrinin krizine, nerdeyse tüm kavramların krizi konuşuluyor. Önce Ukrayna çatışması, sonra Filistin’de devam eden soykırım, İran savaşı, Suriye’de büyük çelişkilerle devam eden savaş sonrası süreç, dünya çapında militarizmin ve savaş ekonomilerinin tırmanışı, faşistleşme süreçlerinin arkasındaki düzeneği oluşturuyor. Böyle bir dünya, 2000’ler başının çatışma çözümünün altın çağı olarak anılan zamanından oldukça farklı. Kaldı ki altın çağında dahi, çatışma çözümü paradigması köklü ve kalıcı dönüşümler yaratmak bağlamında, pek çok açıdan eleştirilebilir. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz politik konjonktür riskleri arttıran bir şimdi; çatışma çözümü sürecinin ve barış inşasının çok sıkışık ve dar bir jeopolitik çerçevede ilerlemesinin nesnel zemini biraz da bu. 

‘KÜRT HAREKETİ ÖZGÜRLÜK VE EŞİTLİĞİN ZEMİNİNİ İNŞA EDEBİLİR’

Daha önce yaşanan çözüm tecrübeleri ve dünya örnekleri dikkate alındığında; Kürt meselesinde kalıcı, adil ve toplumsal tabana yayılan bir barış için bugün nasıl bir zemin, dil ve metodoloji gerekiyor?

Ben bu “neler gerekiyor” konusunda biraz fazla cömertçe yapılması gerekenleri listeleme eğilimimiz olduğunu ve bu eğilimin çok faydası olmadığını düşünüyorum doğrusu. Dört başı mamur bir liste yapabiliriz ama o listede yazdığımız önerilerin gerçekleşme ihtimalini çok zayıf görüyorum. Bana öyle geliyor ki asıl soru şu: Hazırladığımız raporlarda, yaptığımız araştırmalarda ve yazdığımız yazılarda sıraladığımız dört başı mamur listelerin büyük ölçüde gerçekleşmeyeceği bir zamanda ne yapabiliriz? Burada aklıma esas olarak prefigurative siyaset dediğimiz, yaratmak istediğimiz geleceği bugünden inşa etmeye çalışan hareketler içinde mücadele etmek geliyor. Elbette genel bir çerçevede, devletin belirli biçimde harekete geçmesi zorlanabilir, zorlama hiç bırakılmamalıdır hatta. Öte yandan, içinde bulunduğumuz konjonktür ancak özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin kendilerini yeniden inşa ettikleri, yüzlerini topluma döndükleri ve en geniş ittifaklarla birlikte hayal ettikleri dünyanın nüvelerini ortaya koymaya çalıştıkları, gerçek, somut ve mütevazı çabalarla aşılabilir gibi geliyor. Bu çabalar, temsili siyasetin bürokratik mekanizmalarından bakışı çekip gündelik hayata çevirmek ve toplumun içinde örgütlenmek anlamına gelir.

Mevcut çatışma çözümü sürecinin geniş toplumsal kesimler nezdinde bir anlam ifade etmesi için, onların hayatında bir dönüşüme yol açması gerekir. Ben barış sürecinin toplumsallaşması bağlamında esas olanın bu olduğunu düşünüyorum. Hepsi kendi içinde önemli olan sivil toplum katılımı, “uzman” katkısı, kendiliğinden çatışma çözüm sürecinin geniş toplumsal kesimler tarafından tartışılması ya da sürecin siyasi ve toplumsal olarak dönüştürücü sonuçlar üretmesi anlamına gelmez. Hem sivil toplum örgütleri hem de uzman ya da akademisyen katılımı, belirli anlamlarda sürecin fazla teknik biçimde ele alınmasına, tek bir politik gramerin, çatışma çözümü dilinin baskın olmasına, sürecin birtakım uzmanların steril diliyle yürütülmesi gerektiğinde ısrar ederek depolitize edilmesine yol açabilir örneğin. Tüm bunları aşacak tek imkân, politik mücadele dolayımıyla geniş kitlelerin bu süreçten eşit ve özgür bir ortak yaşam için zemin sunabileceğine inanması olur. Bu zemini devlet sunmayacağına göre bu görev, başta Kürt özgürlük hareketi olmak üzere tüm eşitlik, özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin kapasitelerini kullanarak ve olabildiğince geniş ittifaklar kurarak inşa edeceği bir zemin olacak. Aslında Fransa’yı konuşurken sözünü ettiğimiz bütün ikilemler, farklı biçimlerde elbette, ama Türkiye’de de söz konusudur.    

Paris’teki eylemci genç ile Orta Doğu’da veya Türkiye’de barış ve adalet arayan bir insanın çabası hangi noktada kesişiyor? Yanan bu dünyada umudu ve ortak mücadeleyi nerede görüyorsunuz?

İktisadi kriz, faşistleşme süreçlerinin hızla devam etmesi, iklim felaketleri, korkunç bir yoksullaşma derken dünyanın pek çok yerinde barış, adalet ve özgürlük arayanlar benzer zorluklarla karşılaşıyor. Ben burada iki yaklaşımın hem Paris’teki eylemci genç hem de Ortadoğu’daki eylemci genç arasında bir bağ kurabileceğini düşünüyorum. Birincisi gelecek meselesi. Şimdi genelde kapitalizmin gençlere bir gelecek sunamaması, daha doğrusu alt sınıf gençlere ve geniş emekçi kesimlerin çocuklarına sunduğu tek şeyin “geleceksizlik” olması genelde diyeyim, daha çok düzeltilmesi gereken bir durum olarak ifade ediliyor. Oysa bu “geleceksizlik” meselesi, gerçekten kapitalizmin bugün geldiği noktada çok geniş kesimler için geleceğe dair sadece bir felaketler serisi sunması anlamına geliyor. Bunu revize ederek düzenlemeye çalışmak yerine, bambaşka ve radikal bir gelecek tasavvurunun nasıl olacağına dair politika yapmak, bence dünyanın dört bir yanında mücadele edenleri birbirine bağlayacak bir perspektif olabilir.  

İkincisi de komün fikri. Fransa’daki gençlik isyanının en belirgin sloganlarından biri “Vive la Commune” (Yaşasın Komün) oldu. Belirli bir ortak yaşam ihtimali, herkesin her şey için olduğu, ortak lüksün hazzının yaşandığı bir toplumsal formasyon, bugün çok uzak görünüyor şüphesiz, ama bu kavram farklı eşitlik/özgürlük/kurtuluş hareketlerinin üzerine tartışarak politika yapması için hem tarihsel olarak hem de bugünün konjonktüründe önemli imkanlar açıyor. Sonuç olarak mücadele gerçekten bitimsiz ve tüm zor koşullara rağmen dünyanın her yerinde milyonlarca insan sokakları bırakmıyor. Bence, kül yutmaz olmanın sözel zevkinde boğulmayanlar, en geniş ittifakları kurmaya gayret edenler ve radikal bir gelecek ufkuna sahip olanlar için bu dönem kimi imkânlar da açıyor. O imkânlar belirli ikilemlerde kalmaktan korkmayanlara, her durumda alanını açmak için uğraşanlara ve yüzünü dikkatle topluma dönenlere has olacaktır gibime geliyor.