Kürt Özgürlük Hareketi’nin yeni dönem paradigmasının temelinde komünal örgütlenmenin yer aldığını açıklamasıyla birlikte, sol-sosyalist kamuoyunda bu konuya ilişkin tartışmalar yoğunlaşmaya devam ediyor.
Özellikle Özgürlük Hareketi’nin sosyalizm kavramından uzaklaştığı, sosyalist mücadeleye ihanet ettiği ve hatta komünün tarihsel bir karşılığının bulunmadığı yönünde çeşitli değerlendirmeler yapıldı. Önder Apo’nun komün tanımına ilişkin, tarihin yalnızca sınıf savaşları üzerinden değil, devlet ve komün arasındaki çatışmalar üzerinden de okunması gerektiğine dair belirlemeleri ise tartışmaların önemli başlıklarından biri oldu.
Son kitabı “Ya Devlet Ya Demokrasi: İktidar İlişkilerinin Örgütlenme Süreci Olarak Devlet ve Demokratik Toplumun Fethi” devletsiz toplumlar üzerine çalışmalar yapan yazar, siyaset bilimci ve akademisyen Mahir Ergun ile komünün tarihini ve komünal örgütlenmenin mümkün olup olmadığını konuştuk.
Söyleşinin birinci bölümünü yayımlıyoruz.
Komün sözcüğü nereden geliyor?
Bu soruya en az üç biçimde yanıt verilebilir: Bir, etimolojik biçimde, yani kelimenin kökenini ve dilsel evrimini açıklayarak. İki, leksikal biçimde, yani kelimenin güncel sözlük anlamını açıklayarak. Üç, politik biçimde, yani kelimenin siyasi anlamını açıklayarak.
Kelimenin etimolojisini tartışmak için ehliyetli sayılmam, dolayısıyla bu konuya girmeyeceğim. Güncel sözlük anlamı yönünden kısaca yanıt vermeye çalışacak olursak, Türkçede kullandığımız biçimiyle “komün”ün Fransızca bir kelime olduğunu göz önüne alarak Fransız Akademisi Sözlüğü’ne (Dictionnaire de l'Académie Française) göz atabiliriz. Burada kelimeyle ilgili iki tür tanım yapılır: Sıfat olarak ve isim olarak. Sıfat olarak yapılan tanım, “iki ya da daha fazla kişiye hizmet eden, iki ya da daha fazla kişiye ait olan ya da onlarla ilgili olan şey” biçimindedir. Yani “ortak”, “paylaşılan” anlamına geliyor.
Bir diğer tanım ise isim olarak yapılır. Burada da şöyle denir: 12. yüzyılda “halkın birlikteliği” anlamında kullanılmıştır. Latince “communia” kelimesinden türemiştir ve “birlikte yaşayan insanların toplanması” anlamına gelir. Yani sözlüksel olarak komün, ya bir nesnenin ortak olması, paylaşılması durumunu ya da halkın birlikteliğini tanımlar.
Şimdi kelimeyi politik olarak ele almayı deneyelim. Öncelikle ortaklık, paylaşım ve halkın birlikteliğinin, “komün” kelimesinden çok daha önce de birer olgu olarak var oldukları söylenebilir. Kropotkin’e göre doğası gereği silahsız bir tür olan insan, topluluk yaşamı ve karşılıklı yardımlaşma olmadan varlığını sürdüremez. Bu yönüyle ortaklık, paylaşım ve karşılıklı yardımlaşma, insan türünün temel özelliğidir. Bunun aslında sömürü ve hiyerarşi koşullarında bile böyle olduğu söylenebilir.
Daha önceki söyleşimizde fetihlerin devlet sürecindeki rolünden söz etmiştik. Fakat fatihler bile fethettikleri topluluklarla aralarındaki hiyerarşik ilişkiye rağmen, kendi aralarında dayanışmacı ilişkiyi uzun süre devam ettirdiler. Hem toprağı hem de daha sonra vergi haline gelecek olan haraçları kendi aralarında paylaşıyorlardı.
Peki komün tarihi diyebileceğimiz bir tarih var mıdır?
Aynı şekilde, egemen gücün hükmü altında da olsa topluluklar, ortaklaşmacı ve karşılıklı yardımlaşmaya dayalı ilişkilerini daima sürdürdüler. Köleci ya da feodal dönemler çoğunlukla “karanlık çağlar” gibi görülür. Oysa topluluklar, adları köle ya da serf de olsa ortaklaşmacı, dayanışmacı ve karşılıklı yardımlaşmaya dayalı ilişkilerini sürdürmüştür.
Feodal dönemde derebeyleri, köylülerin halk meclislerini ortadan kaldıramadı. Bu egemen güçlerin topluluk üzerinde, vergi toplamak ve savaş döneminde askere almak dışında pek bir siyasi etkisi yoktu. Derebeyi, topluluğun bir üyesi olmadığından toplumsal kabul edilen konularda hiçbir yetkiye sahip değildi. Yargı yetkisi halk meclisi ve derebeyi arasında paylaşılmıştı. Topluluk içinde işlenen suçlar topluluk tarafından yargılanır ve gerekirse cezalandırılırdı; derebeyinin bu konuda bir yetkisi yoktu.
Topluluğun sahip olduğu topraklar, lafta derebeyine ait olsa da pratikte topluluğun ortak malı olarak kalmaya devam ediyordu. Derebeyinin pratikte bu mülkü kullanma hakkı yoktu. Hatta çoğu zaman köye silahlı olarak gelmesine ya da topluluk arazisinde atından inmesine izin verilmezdi. Derebeyi, adamlarından birini bir köye gönderdiğinde köylüler onu bir ellerinde çiçek, diğer ellerinde silahla karşılar ve hangi kanunu seçeceğini sorarlardı.
Toplulukla derebeyi arasındaki bu ilişki, güç dengesine göre kimi zaman topluluk lehine, kimi zaman derebeyi lehine değişebiliyordu. Ancak modern kapitalizmin gelişimine kadar iktidar ilişkilerinin bu dayanışmacı topluluk ilişkilerine tam anlamıyla sızabildiğini söylemek zordur.
Bu konularda daha derin bilgi sahibi olmak isteyenler, Pyotr Kropotkin’in Karşılıklı Yardımlaşma kitabına ve orada kullandığı birincil kaynaklara bakabilirler. Kitabın Türkçe çevirisi mevcuttur. Bir de Francis Dupuis-Déri’nin “Orta Çağ Demokrasisi: Halk Meclisleri, Komün ve Ütopya” başlıklı makalesi vardır; ancak bunun çevirisi yoktur, Fransızcadır.
Özetle, komün yaşamı, insan topluluklarının bir gerçeği ve yaşamı sürdürmenin bir gereği olarak daima var olmuştur. Fakat siyasal bir kavram olarak “komün”ün bugün sahip olduğu anlamı kazanması, daha çok 12. ve 13. yüzyıl Avrupa’sındaki gelişmelerle ilgilidir. Bu yüzyıllarda köy ve gelişmekte olan kent toplulukları, üzerlerine çöreklenmiş olan derebeylerine ve din adamlarına karşı ayaklanmaya başladılar. Ayaklanmalar bu yüzyıllardan önce de oluyordu elbette. Ancak 12. ve 13. yüzyıllarda gerçekleşen ve neredeyse Avrupa’nın genelini etkisi altına alan ayaklanmalar, sonuçları bakımından belirleyici olmuştur. Zira bu ayaklanmaların sonunda pek çok Avrupa şehri özerklik kazanmış ve komün ilan etmiştir.
Tipik bir örnek olarak Laon Ayaklanması verilebilir. Laon, Kuzey Fransa’da bir şehirdir. 1112 yılında şehir halkı, şehrin yöneticisi olan Piskopos Gaudry’nin despotik uygulamalarına karşı “Komün, komün” diye haykırarak ayaklanır ve Gaudry’yi öldürür. Laon’da ayaklanma ve çatışmalar yaklaşık 16 yıl devam eder. Nihayet 16 yılın sonunda Fransa Kralı VI. Louis, “barış kurumunu” kabul eder ve Laon Komünü özerkliğini kazanmış olur.
Avrupa’nın farklı yerlerinde komünlerin ilanı 13. yüzyıla dek sürdü. Bu, her zaman kanlı ayaklanmalar sonucunda da olmuyordu. Komün üyeleri, karşılıklı yardımlaşmayı ve komünün ortak çıkarlarını koruyacakları yönünde bir “komün yemini” ediyorlar; krallar komünlerin özerkliğini tanıyor, derebeylerinin yetkileri kısıtlanıyor ve kentlerin öz savunma yetkisi komüne bırakılıyordu. Özerkliğin düzeyi, merkezi devletin gücüne göre değişiklik gösteriyordu. Örneğin Fransa’da daha sınırlıyken, merkezi otoritenin pek görülmediği Kuzey İtalya’da daha genişti.
Orta Çağ’da adına komün denilen bu yapıdan daha sonra neden söz edilmedi?
Bu hadiselerin daha önce ya da daha sonra değil de 12. ve 13. yüzyıllarda yaşanmasının, burada tartışmamıza yer olmayan pek çok sebebi vardır. Ancak bu dönemin, devlet sürecinde merkezileşmenin yoğunlaştığı bir dönem olduğunu hatırlamak gerekir. Merkezi iktidarın komünlerin özerkliğini kabul etmesinin sebebi, aslında yerel feodal beylerin ve kilisenin siyasal etkisini kırmaktır. Yani kralın komün ilanlarını tanımasının sebebi demokrat oluşu değildir. Aksine, bunu yaparken aynı zamanda topluluk içindeki sınıf farklılıklarını destekleyip, daha sonra kapitalist burjuvazi haline gelecek olan iktidara bağlı bir zenginler sınıfının oluşmasını sağlamıştır. Kralın desteklediği bu zenginler sınıfı, daha sonra şehirlerin kapılarını imparatorluk ordularına açmış ve ortak toprakların gasp edilmesine karışmıştır. Orta Çağ komünlerinin sonunu getiren de budur.
Fakat Orta Çağ komününün ölümü, komünün ölümü anlamına gelmez. Komün kavramı artık siyasal dilin bir parçasıdır ve ayaklanmaların temel şiarıdır. 19. yüzyıla gelindiğinde dahi komün kavramı terk edilmemiş, aksine, daha da güncellik kazanmıştır. Fransız tarihçi Achille Luchaire’in 1880 tarihli Fransız Komünleri kitabında yazdığına göre, 1830 devrimleri sırasında yalnızca yeminli birlik olma eylemiyle feodalizmi kasabalarından kovmayı başaran, böylece soylular ve din adamlarının toplumlarını yüzyıllardır kendilerini hapsettiği dar kalıbı kıran kahraman halk, tüm modern devrimcilerin öncüleri gibi görünüyordu. Komün kavramının modern devrimci mücadeledeki öneminin iyi göstergesi ise elbette Paris Komünü’dür.
Özetle komün, ortaklığa, paylaşıma, karşılıklı yardımlaşmaya, öz yönetime ve öz savunmaya dayalı; iktidar ilişkilerinden ve devlet sürecinden bağımsız yerel topluluktur. Bu yönüyle aslında demokrasi kelimesinin kökü olan Yunancadaki “demos” kelimesiyle aynı anlama gelir.
Bugün komün kelimesi Fransa’da ve İtalya’da, tıpkı “demos” kelimesinin Yunanistan’da kullanıldığı gibi, yerel yönetim birimlerini, yani belediyeleri tanımlamak için kullanılıyor. Ancak bunlar yalnızca devletin yerel idari organlarıdır ne komünün ne de demosun tarihsel ve politik olarak tanımladıklarıyla ilgileri vardır.
Komün ile sosyalizm ayrı kavramlar mı ya da aralarında ne gibi bir ilişki var?
Öncelikle sosyalizm kavramı, komün gibi çok eski bir kavram değildir. İlk kez 1820’lerde İngiltere’de Owen’cılar tarafından, 1830’larda da Fransa’da Saint-Simoncular tarafından kullanılıyor. Sosyalizm, aslında temel olarak toplumsal-ekonomik reformlarla ilgilidir. Kavramın ortaya çıktığı dönemde Avrupa’daki devrimciler, daha çok komünü temel alıyorlardı ve kendilerini “komünist” olarak tanımlıyorlardı. Sosyalizm kavramının devrimciler tarafından geniş ölçüde sahiplenilmesi, İkinci Enternasyonal olarak da bilinen Sosyalist Enternasyonal döneminden sonradır.
Bu dönemde özellikle Batı Avrupa’da Marksist hareketler, Sosyal Demokrat Partiler biçiminde örgütlenmeye, seçimlere katılmaya, seçim koşulları olmayan ülkelerde de oy hakkı mücadelesi vermeye başladılar. Bu dönemden önce Marksistler kendilerini sosyalist olarak tanımlamıyorlardı. Engels, Manifesto’nun 1888 tarihli İngilizce baskısının önsözünde bu konuya değinir. Manifesto’yu sosyalist yazının en yaygın ve en uluslararası ürünü olarak tanımlar ve “Ancak yazıldığı dönemde buna sosyalist manifesto diyemezdik, zira devrimciler kendilerini komünist olarak tanımlıyordu” der.
İkinci Enternasyonal, Manifesto’nun bu İngilizce baskısından bir yıl sonra kuruluyor. Ve 19. yüzyıl başlarından Paris Komünü’ne kadar Babeuf, Blanqui ve Weitling gibi devrimcilerin temel çizgisi olan ve Marksistlerin eleştirel de olsa yakın durduğu komünü esas alma çizgisinden uzaklaşılıyor. Tamamen işçi merkezli bir çizgi geliştiriliyor. Sosyalistler, işçi sınıfının güçlenmesi için toplumsal ilerlemeyi, ekonomik büyümeyi ve sanayinin gelişmesini savunmaya başlıyorlar.
İkinci Enternasyonal döneminde komün tartışması, Narodnikler olarak bilinen dönemin Rus devrimcileri tarafından yürütülüyor. Aleksandr Herzen, Vera Zasuliç gibi isimlerin başını çektiği bu hareket, köy komünlerini temel alma iddiası taşıyordu. Buna göre dönemin Çarlık Rusya’sında, statüleri toprak köleliği olan köylüler komünler halinde yaşıyorlardı ve çarlığın ve derebeylerinin bu toplulukların iç ilişkilerine pek bir etkisi yoktu; topluluklar tarafından yalnızca birer baskı unsuru olarak görülüyorlardı.
Narodniklerin görüşü, özetle, komünizmin, yani paylaşıma ve ortaklaşmaya dayalı yaşam biçiminin, özel mülkiyetin bulunmadığı bu köy komünlerinde zaten günlük yaşam gerçeği olduğu ve baskıcı devlet gücü ile komünün üzerine çöreklenmiş olan askeri kast ortadan kaldırılırsa komünizme geçişin gerçekleşeceği yönündeydi. Buna karşı olan görüş ise köy komünlerini arkaik, feodal dönem kalıntısı ve gerici olarak değerlendirip toplumsal ilerlemenin, yani Rusya’da kapitalizmin geliştirilmesinin, sanayi işçisinin ortaya çıkıp güçlenmesinin ve böylece nihayet sosyalizm için gerekli koşulların oluşmasının mümkün olabileceğini iddia ediyordu.
Bu, aslında Marx’ın görüşü değildir. Aksine Marx, özellikle son yıllarında bunun aksini savundu. Örneğin “Vera Zasuliç’in Mektubuna Yanıtın İlk Taslağı”nda Rusya’daki köy komününün “kapitalizmin iğrenç serüveninden” geçmeden, doğrudan doğruya kolektif üretimin unsuru olarak gelişebileceğini söyler. Bu metin, komün tartışmaları açısından önemlidir. Türkçe çevirisi mevcuttur, bulunup okunabilir.
Fakat Marx böyle dese de Marksist sosyalistlerin genel olarak aynı biçimde düşünmediğini pek çok örnekte görürüz. Rusya üzerinden düşünülecek olursa köy komünlerine, komünal topluluklara, çarlığın vuramadığı darbeyi, sanayiyi geliştirmek, modernleşmek ve ekonomiyi güçlendirmek adına sosyalistler vurmuştur. Rusya’da devrimin temel unsuru olan Sovyetler, yani işçi ve asker konseyleri, doğrudan tabanın kendi iradesiyle kurulmuşlardı. Bunları Bolşevikler kurmuş değildir. Bolşevikler ancak Ekim Devrimi’nden birkaç ay önce bu konseylere yönelip buralarda etkili olmaya başladılar. Ve devrimden sonra devlet sürecinin işlemesiyle bu konseyler pratik olarak ortadan kalktı.
Özetle, 19. yüzyıl sonundan itibaren günümüze kadar sosyalizm dendiğinde akla gelen ilerlemeci, kalkınmacı, sanayici, işçi ve sınıf merkezli, devletçi teori ve pratiklerin komünle olan ilişkisi, komünü tasfiye etme yönündedir.
Peki, komünün tasfiyesinde sosyalistler nerede durdu?
Kapitalizmin gelişimi, komün insanının “emek gücü satıcısı birey”e dönüşmesine bağlıdır. Bu konuda Kapital’in ilk cildinin 8. kısmını tekrar okumak yararlıdır. Marx burada ilk birikimi anlatır ve tarımsal nüfusun proleterleşmesinden söz eder. Süreç tamamen komünün tasfiyesiyle ilgilidir. Modern işçinin ortaya çıkışı; geleneksel, komünal, dayanışmacı ve karşılıklı yardımlaşmaya dayalı toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılması ve toplumun bireye indirgenmesi sayesinde olur.
Dönemin devrimci hareketleri bu tasfiye sürecine, geleneklerini ve komünal yaşamlarını savunmak biçiminde karşılık verdiler. Sosyalist ideoloji ise bu gibi hareketleri gerici ya da çocuksu bulmuştur. Engels, bu devrimcilerin komünizmini kaba, işlenmemiş, ilkel bir komünizm türü olarak tanımlar. Bu noktada sosyalizm, ilerlemeci olduğundan ve işçiyi temel aldığından, aslında doğası gereği komünle çelişir.
Ayrıca komün, daha önce de belirttiğimiz gibi demokratik yapıdadır, yereldir, özerktir, öz yönetime ve öz savunmaya dayanır; bundan dolayı da devlet sürecinin dışındadır. Sosyalizm, merkeziyetçilik ve devletçilik yönüyle de komünle çelişir.
Ancak elbette tek bir sosyalizm yok. Sosyalizm kavramının İkinci Enternasyonal’le birlikte yaygınlaştığını söylemiştik. İkinci Enternasyonal’in bilinen üyeleri arasında Rosa Luxemburg, Jean Jaurès ve Benito Mussolini vardır. Üçünün de görüşleri birbirinden çok farklıdır. 19. yüzyıl sonundan beri pek çok devrimci görüş, kavramın yaygınlığı dolayısıyla kendini sosyalist olarak tanımlıyor. Bu tanımlama, kavramın tarihsel bir araştırmasına ve bilinçli bir tercihe dayanmıyor. Bu yönüyle komünü temel alan bir sosyalizm anlayışı düşünmek de mümkün olabilir. Bununla birlikte sosyalizm yerine, zaten var olan bir kavram olan “komünizm” kavramını da kullanmak mümkündür. Bu durumda komünün temel alındığı tartışma götürmez hale gelir.
Yarın: Devletin Kürtlerle mücadelesi, aslında Kürtlerdeki komün kalıntılarını ortadan kaldırma mücadelesidir