GÖRÜNTÜLÜ

Metropollerdeki Aleviler neler yaşıyor: Hakaret, ötekileştirme ve direniş

Türkiye’de 1960’lı yıllarda başlayan iç göçle metropollere gelen Aleviler, devletin Sünni İslam dayatması ve toplumsal ayrımcılığın yanı sıra ırkçı saldırılar ve ötekileştirmeyle karşı karşıya kaldı.

ALEVİLER

Aleviler, Türkiye’de ezilen, sömürülen ve katliamlardan geçirilen bir halk olarak ve direnerek bugünlere geldi. Türkiye’nin birçok yerinde bulunan cem evleri ve Alevi kültür merkezleri, uzun soluklu bir direnişin ve mücadelenin sonucu olarak varlığını sürdürüyor.

Alevilerin evlerinin kapılarına çarpı işaretleri konuldu, Alevi oldukları için işsiz bırakıldılar ve okullarda Sünni İslam dayatmasına maruz kaldılar. Uzun süre cenazelerini kendi inançlarına göre defnedemediler. Buna karşılık Alevi toplumu, yürüttüğü mücadele ve direnişle bugün sahip olduğu birçok hakkı ve talebi kendi mücadelesiyle yarattı.

Hubyar Sultan Ocağı’ndan Ali Kenanoğlu, Atmi Ocağı’ndan Mercan Gül ve Alevi Yalıncak Sultan Ocağı’ndan Alevi yol yürütücüsü (ana) Sevim Yalıncakoğlu, Alevilerin sürgünlerle birlikte yeniden yaşama tutunmaya çalıştıkları metropollerde nasıl bir yaşam mücadelesi yürüttüklerini ajansımıza anlattı.

‘ALMANYA’YA GİDEMEYENLER TÜRKİYE’NİN KENTLERİNE GÖÇ ETTİ’

Alevilerin metropollere göçlerinin 1960’larda başladığını belirten Sevim Yalıncakoğlu, yurtdışına işçi olarak gidemeyenlerin özellikle kentlere geldiğine dikkat çekerek şunları söyledi:

“Türkiye genelinde düşünürsek zaten köyden kente göç dalgası 1960'larda başlıyor ve asıl göç, Almanya'nın işçi çağırmasıyla beraber başlıyor. İnsanların aklına köyden kente göç etme fikri ilk o dönemlerde başlıyor. Almanya'ya gidemeyenler, işçi olarak yurt dışına gidemeyenler bu sefer de ‘Türkiye'de İstanbul var, Ankara var, İzmir var, Adana var’ diyorlar. O dönemde bu kentlerde çok fazla Alevi nüfus dağılımı yaşanıyor.

İnsanlar, köyde kendi çeperinde yaşayan insanlar nereye gidiyorsa beraber oraya gidiyor. Bunun da bir mantığı var tabii. Herkes şehre gittiğinde, işini bulduğunda kendi akrabalarından birini de çağırıyor ve o çevreyi genişletiyor.”

‘UZUN SÜRE KİMSE İSTANBUL’DA HAKKA YÜRÜME ERKANI YAPAMADI’

Cem evlerinin özellikle Sivas Katliamının ardından kentlerde yaygınlaşmaya başladığını dile getiren Sevim Yalıncakoğlu, Alevilerin özellikle cenazelerinin kaldırılması konusunda çok fazla sıkıntı yaşadığını belirterek şöyle devam etti:

“Cem evlerinin kentlerde hızlıca kurulması, Alevi kurumlarının oluşturulması ve Alevilerin bir örgütlenme çalışmasına girmesi, ekseriyetle İstanbul’da ve bütün kentlerde Sivas Katliamı’ndan sonra başlıyor. Tabii bu insanlar birdenbire oluşmadı burada; ondan önce de buralarda yaşıyorlardı. 70'lerde, 80'lerde ve 90 öncesinde Aleviler şöyle bir sıkıntı yaşıyor açıkçası: Hakk’a yürüme erkanlarını yapacakları yer yok. Çünkü İstanbul'da yalnızca birkaç yer var; o dönemin tekkeleri, dergahlar var. Karacaahmet ve Şahkulu, çok bilinen bu iki dergah var. Onun dışında Haramidere'de bir cem evi var, 1988'de kurulmuş. Düşünün, 1986'larda Kartal'da bir cem evi kuruluyor ama devasa bir İstanbul. Dolayısıyla 70'lerde zaten Şahkulu ve Karacaahmet dışında neredeyse hiç yok. O zaman sordum, ‘Ne yapıyordunuz?’ falan diye. Dediler ki: ‘Hiç kimse İstanbul'da Hakk’a yürüme erkanı yapmıyordu.’

Yani mecburen, kışın Hakk’a yürüyen bir-iki canı burada kapı önlerinde sadece yıkayarak göndermişler ve birkaç tanesini de maalesef camiye götürmek zorunda kaldıklarını, çünkü devletin kapılarda Hakk’a yürüme erkanı yapılmasına izin vermediğini söylediler.”

‘GÜNLÜK HAYATTA İNSANLARIN ÇOK CİDDİ ÖTEKİLEŞTİRMESİ VARDI’

Alevilerin gündelik hayatına da değinen Sevim Yalıncakoğlu, gündelik yaşamda yaşanılanları şöyle anlattı:

“Bence her Alevinin yaşadığı bir şeyi yaşadık biz de. Sivas'ın bir ilçesine, Zara'ya gittik ve etrafımızda hiç kimse Alevi değildi. Ben dünyada Alevilik dışında bir inancın varlığını bile bilmiyordum çünkü yalnızca köyümde yaşamıştım. İnsanların çok ciddi bir ötekileştirmesi vardı; senin inancına sanki dünyada çok yanlış bir şey yapıyormuşsun gibi, sen aslında bir inanca sahip değilmişsin gibi bakıyorlardı. Öyle şeyler söylüyorlardı ki hayal dünyanda seni biri bir kazanın içine atacak ve sadece Alevi olduğun için cayır cayır yanacaksın.

Yani düşünün, herhangi bir Alevi köyünden okumak için şehre gelen biri bütün ailesine düşman yetiştiriliyordu. Çünkü senin ibadetin bir ibadet değildi aslında, senin erkanın bir erkan değildi. Sana asıl doğru olanın -tırnak içinde söylüyorum- Sünni inancına ait ibadetler ve erkanlar olduğu söyleniyordu ve tabii ki zorla namaz kılma zorunluluğu getiriliyordu.

Çocuklardan konuya başlamak istedim çünkü bence bu işin en sıkıntısını yaşayanlar okul hayatındaki çocuklardı. Mesela şunu hatırlıyorum, orta ikideydim yanılmıyorsam, bana namaz kılmak zorunda olduğumu söylemişlerdi ve ben hiçbir şey bilmiyorum. Yani ne sureler biliyorum ne namaz nasıl kılınır... Hiçbir şey bilmiyorum. Yine Zara'nın bir Alevi köyünden, bir genç kız şey demişti: ‘Ben namaz kılmayı bilmiyorum ama biz Sevim'le semah dönebiliriz.’ Ben de demiştim, ‘Aa ben semah dönebilirim, ne güzel.’ Tabii suratımıza güzel bir şaplak yemiştik; ‘Siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz?’ diye. Oysa biz dalga geçmek nedir onu da bilmiyorduk daha o zamanlar.

Bir de komşuların sizin elinizden bir şey yememe hali var. Bu, Alevi yol erkanıyla yetişmiş bir kadın için, o ruhu almış bir aile için aslında çok büyük bir zulümdür. Çünkü biz lokmayı paylaşma kültürüyle büyüdük, sofrayı paylaşma kültürüyle büyüdük. Paylaşılmayınca kınanıyorduk; hani köydeki kapının önünden biri geçse ve sen onu buyur etmesen, ona iki lokma bir şey yedirmesen ayıp etmiş oluyordun. Dolayısıyla şehirde de bir şey yapıyorsun, mutlaka onu komşuya götürmek istiyorsun ve çok hikaye biliyorum; komşusunun, ‘Kızılbaş'ın yaptığı yenmez’ diye o yemeği çöpe attığını. Hatta birçoğunun Alevi olduğunu hiç kimseye söylemediğini, gizlediğini biliyorum ve bu bence en büyük zulümlerden biriydi.

Aslında biliyorlardı bence, herkes fark eder; çünkü hiç kimse inancını aslında gizleyemez. Dilinden belli bir kere; dilinde, yaşamında, şeklinde yok. Memleketinden belli, yerinden belli, yorulduğundan belli yani. Ama buna rağmen sana saygı duyulmamış, senin inancın kendine benzetilmeye çalışılmış ve onu yapmadığın için ayıplanıyorsun. Şundan da eminim; Özellikle ticaretle uğraşan birçok erkek, Alevi olduğu halde sırf ticareti bozulmasın, insanlar onunla olan ticaretini kesmesin diye cuma namazına giderdi.”

‘SİVAS KATLİAMI KIRILMA NOKTASIYDI’

Sivas Katliamı’nın Aleviler için büyük bir kırılma noktası olduğunu vurgulayan Sevim Yalıncakoğlu, şunlara dikkat çekti:

“Bence her zulmün bir çatı noktası ve mutlaka bir kırılma noktası vardır. Şu an çok ilginç bir şekilde ikimiz de bir katliam şehrinin çocuklarıyız. Katliam şehrinin çocuğu olmak çok başka bir duygu gerçekten. Açıkçası Sivas Katliamı; yani Maraş'tan, Dersim'den, Koçgiri'den, Ortaca'dan, Çorum'dan sonra... Onlar hep global dünyanın dışında yaşandı. Mesela ben Maraş Katliamı’ndan 20 gün sonra doğmuşum. Anneme ‘Ne yaptınız?’ diye sorduğumda, ‘Biz çok sonra duyduk’ diyordu. Annem Ağuçan Ocağı’ndan, ailem talepleri olan bir aile olmasına rağmen. Babama Çorum'da ne yaptıklarını sorduğumda o da ‘Biz çok sonra duyduk’ diyordu. Yani ani bir tepki olmamıştı.

Ama Sivas'ın bir kırılma noktası olmasının sebebi şu: Sekiz saat boyunca tüm dünyanın gözü önünde canlı canlı çocuklarımızı yaktılar. Bunun bir patlaması olmalıydı ve oldu.”

Alevi toplumunun mücadelesinin birçok şeyi değiştirdiğini ancak kazanımlarının yetmediğini, mücadelenin sürdüğünü belirten Sevim Yalıncakoğlu, şunları ifade etti:


“Sendika ve siyasal parti modeli, Alevi örgütlenme modeli olarak kabul edildi. Bu eleştiriler bir yandan söyleniyor; şu anda bu modelin geldiği noktada sıkıntılar yaşanıyor olabilir. Ama o dönemde yapılabilir olan buydu ve çok büyük bir katkıydı. Aynı zamanda normal sendika tüzüklerinin kelimeleri değiştirilip Alevi dernekleri kuruldu; derneklerle beraber vakıflar kuruldu. Sonra dernekler çoğaldıkça federasyonlar kuruldu ve bugüne gelindi.

Dolayısıyla orada devlet, o demokratik Alevi örgütlenmesi buradaki açığı fark etmesinden çok daha önce fark etmişti ve o alanda biraz güçlü bir iç asimilasyona neden oldu. Ama yine de şöyle bir süreç başladı: Şimdi bir hak mücadelesi verme noktasına gelindi. Özellikle Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri, Alevi Kültür Dernekleri ve 2002'de kurulan Alevi Bektaşi Federasyonu; bu iki büyük örgütlenme birleşiyor ve yine şubesiz Alevi kurumlarıyla beraber kurduğu Alevi Bektaşi Federasyonu büyümeye başladıkça hak talepleri de şekillenmeye başlıyor.

Bence hala günümüzde geçerliliğini koruyan çok güçlü talepler seslendirilmeye başlandı. Bugün en yüksek sesle söylediğimiz taleplerden biri: ‘Cemevleri ibadethanedir.’  Sonra daha elzem olanı: zorunlu din dersleri. ‘Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilsin’ dendiğinde, aslında eğitime, sağlığa, sosyal hayata aktarılması gereken devasa bir bütçenin ve bizim de vergilerimizle toplanan bir bütçenin aslında tamamen tek bir inancın hizmetine verildiği fark edildi ve çok ciddi bir şekilde Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kapatılması yönünde bir talep oluşturuldu.

En önemli taleplerden biri de eşit yurttaşlık talebiydi. Eşit yurttaşlık talebi şuydu: Sosyal haklarımızın, yani bir insanın doğuştan zaten o haklarla doğduğu; inanç özgürlüğü, eğitime ulaşma özgürlüğü, sağlığa ulaşma özgürlüğü gibi bir ülkenin herhangi bir yurttaşının sahip olması gereken haklara sahip olmak.”

‘CAMİLERDE ALEVİ CENAZE SAHİPLERİNE HAKARET EDİLDİ, SOĞUTUCULARIN FİŞİ ÇEKİLDİ’


Alevi toplumunun göçle beraber inançsal olarak bir kopuş yaşamak zorunda kaldığına dikkat çeken Ali Kenanoğlu, Alevilerin yoğunluklu olarak inançlarını gizlediklerini belirterek şunlara işaret etti:

“70’li yıllarda Aleviler daha çok sezonluk işçi olarak geliyorlardı ve buradaki işlerini yaptıktan ya da belli sezonluk paralarını kazandıktan sonra köylerine geri dönüyorlardı; doğal olarak da köylerde o inançsal sistemleri sürüyordu. Daha sonra aileler olarak gelmeye ve İstanbul’a yerleşmeye başlandı. Bu yerleşimlerden sonra önemli bir kopuş meydana geldi. Zaten egemen olan sistem içerisinde Sünni komşularıyla birlikte yaşıyorlardı ve çoğunlukla Aleviliğini gizleme üzerine bir yaşam sürdürüyorlardı.

Ortak yaşadıkları alanlar ve mahalleler haricinde, diğer bölgelerdeki Alevilerin neredeyse tamamına yakını Aleviliğini gizleyerek yaşıyordu; hatta Ramazan’da oruç tutuyormuş gibi yapıyorlardı, buna bizzat tanık olduğum örnekler de var. Alevi mahallelerinde oturanlar, çeperleri Alevi olduğu için kısmen daha rahattılar.

Bu konuda milat olan en önemli sebep cenaze hizmetleriydi. İstanbul'da bir Alevinin cenazesinin nasıl uğurlanacağı meselesi ortaya çıktı. İlk başta başka alan olmadığı için mecburen camilere gidiliyordu. Ancak camilere giden Alevilerin cenazeleri, soğutucunun fişinin çekilmesi veya cenaze sahiplerine hakaret edilmesi gibi durumlara maruz kaldı. Aleviler vakit namazına girmediği için cami hocaları bazen cenaze namazını kıldırmayı reddediyor ya da cemaate laf sokarak kıldırıyordu. Bu durum Alevi toplumunda ciddi rahatsızlıklara yol açtı.

Akabinde 2 Temmuz 93 Madımak Katliamı yaşandıktan sonra bu işin sosyolojik ve tarihsel altyapısı oluştu ve cem evleri yapılmaya başlandı. İstanbul’daki cem evlerinin yapım tarihi 2 Temmuz 93 sonrasıdır. O tarihte Türkiye’de sadece Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Karacaahmet ve Hacı Bektaş Turizm ve Tanıtma Derneği gibi üç tane Alevi kurumu vardı.”

‘CEMEVLERİ İNANÇSAL İHTİYAÇLARDAN DOLAYI KURULDU’

Cem evlerinin sadece cenazeler için değil, inançsal olarak ihtiyaçlardan dolayı da kurulmaya başlandığını ifade eden Kenanoğlu, cem evlerinin Alevi toplumu tarafından sahiplenildiğini belirterek, “Tek sebep bu değil; kentsel alandaki kalabalıklaşma ve inançsal ihtiyaçlar da etkili oldu. Eskiden cemler ve ‘kırk lokması’ gibi hizmetler evlerde yapılırdı. Ancak toplum büyüdükçe ve evlerin mekan kullanımları farklılaştıkça bu evler yetmez hale geldi ve cem evlerine ihtiyaç hasıl oldu.

Cem evlerinin oluşmasıyla Alevi toplumunda ciddi bir sahiplenme oldu; çünkü cenaze hizmetlerini, lokmalarını ve cemlerini artık buralarda yapabiliyorlardı. Esasında devlet de bunu destekledi. 93’lü yıllar, devletin Kürt Hareketini kendine bir tehlike olarak algılamaya başladığı dönemlerdi ve Alevilerle Kürtlerin buluşmasını engellemek amacıyla Alevileri destekleme kararı aldılar” dedi.

‘DEVLET ALEVİLERİN KÜRT HAREKETİYLE BİRLEŞMESİNDEN KORKTU’

Sivas Katliamı’nın ardından Alevilerin kendi adlarıyla örgütlenmesinden korkulduğu için Aleviliği devlete yedekleme çalışmaları yapıldığına dikkat çeken Kenanoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

 “Tam da 2 Temmuz 93 Madımak Katliamı sonrasında gelişti. Süleyman Demirel o zaman Cumhurbaşkanı’ydı. Hacı Bektaş Belediye Başkanı Mustafa Özcivan’a, devletin Alevilerin kendi adlarıyla örgütlenmesinden ve Kürt Hareketiyle birleşme ihtimalinden çok korktuğunu söylemiştir. Bu durum devlet açısından bir beka sorunu olarak görüldüğü için Alevileri destekleme ve ‘devlete yedekleme’ politikası başlatıldı.

Bu noktada İzzettin Doğan desteklendi. İzzettin Doğan da devletle görüştüğünü, ‘Aleviler öz Türktür, öz Müslümandır’ politikası çerçevesinde onları organize edebileceğini söyleyerek maddi destek istemiştir. Devlet, Alevilerin sosyalist örgütlerden ve Kürt Hareketi’nden uzak durması için ‘Hadi birer cem yapsınlar, orada örgütlensinler’ politikasını izledi. İzzettin Doğan'ın çıkış sloganı, ‘Aleviler öz Türk’tür, Kürt’ten Alevi olmaz ve Aleviler öz Müslüman’dır’ şeklindeydi.

Cem evlerinde Aleviler Türk müdür, Kürt müdür tartışmaları çok yoğun yaşanıyordu. Kimi akademisyen ve yazarlara bu fikriyatı destekleyici kitaplar yazdırıldı ve bunlar kamuoyunda çok okundu. Kendisi Kürt olduğu halde ‘Aleviyiz o halde Türk’üz’ diyenler oldu; ancak bu asimilasyon politikasına boyun eğmeyen Kürt Aleviler, o cem evlerini terk etmek zorunda kaldı. Bu kişiler genellikle yöre derneklerinde, örneğin Dersimliler Derneği’nde örgütlüydüler ve hizmetlerini buralardan yürüttüler.

Sonrasında ‘Hem Kürt’üz hem Alevi’yiz’ demek amacıyla Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) kuruldu. Kürt Aleviler, cem evlerindeki Türk-İslamcı politikalara itiraz etseler de camiye gitmek yerine cenazelerini yine hizmet binası olarak gördükleri cem evlerine götürmeye devam ettiler. Ama politik olarak yöre derneklerinde veya siyasi alanlarda varlıklarını sürdürdüler.”

‘KÜRT ALEVİLER HEM DİLLERİ HEM DE İNANÇLARINDAN DOLAYI SIKINTI YAŞADILAR’


Metropollere göç etmek zorunda kalan Kürt Alevilerinin hem inançları hem de dilleri nedeniyle sürekli bir ayrımcılıkla boğuştuklarını vurgulayan Mercan Gül, “Kürt Aleviler, İstanbul gibi metropollerde bir sürü sıkıntıyla boğuşarak yaşıyorlar. Hem dillerinden hem de inançlarından dolayı, kimi zaman çok, kimi zaman az olsa da sürekli bir ayrımcılığa uğruyorlar. Bu durum, sistemin yarattığı atmosferden ve Alevileri karalama politikalarından besleniyor. İnsanlar hem sistem tarafından hem de en yakın komşusu tarafından bile ötekileştirilerek yaşamak zorunda kalıyor.

Çoğu zaman kimliğini gizlemek zorunda kalan bu kitle için 50 yıl öncesine göre katliamların türü veya yok saymanın biçimi değişse de ‘öteki’ olma hissi ve hakların yasalarla güvence altına alınmaması sorunu devam ediyor” dedi.

‘KENDİ DİLLERİNDE İBADET YAPAMIYORLARDI’

Kürt Alevilerin kendi dillerinde ibadetlerini yapamadıklarını ve bunu saklamak zorunda kaldıklarını belirten Mercan Gül, “Aslında kendi dillerinde ibadet edemiyorlar; çünkü bunu da saklamak zorunda kalıyorlar. Geçmiş kuşaklarda ‘Çocuklar ne kadar güzel Türkçe konuşursa o kadar iyi’ düşüncesiyle bir oto asimilasyon yaşandı. Bu durum, asimilasyonun doğurduğu bir sonuçtur ve yasalarla garanti altına alınmadığı sürece aşılması zordur.

Eskiden köylerde her şey ana dilinde (Kürtçe) yapılırken günümüzde İstanbul'da sistemin uygun olmaması ve duyulan korku nedeniyle ne genel ibadetlerini ne de cenaze erkanlarını kendi dillerinde yürütebiliyorlar. Yine de bazı yerlerde bunu yapabilmek için politik bir akılla gayret gösterenler mevcuttur” diye konuştu.

‘EN TEMEL TALEP İBADETHANELERİN RESMİ STATÜYE KAVUŞTURULMASI’

Metropollerde yaşayan Kürt Alevilerin en temel taleplerinin ibadet mekanlarının resmi statüye kavuşturulması olduğuna dikkat çeken Mercan Gül, cem evlerinin sadece bir ibadethane olarak görülmemesi gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi:

“En temel talep, ibadetlerini yaşayabilmek için gerekli mekanların sağlanması ve bu mekanların resmi bir statüsünün olmasıdır. Vatandaş olarak vergi veren, askere giden bu insanlar, cem evlerinin de tıpkı camiler gibi yasalarla garantiye alınmasını istiyor. Sadece Aleviler için değil, tüm toplulukların inançlarını özgürce ve ötekileştirilmeden yaşayabileceği koşulların devlet tarafından sağlanması beklenmektedir.

Cem evleri kesinlikle sadece ibadethane değildir; bizim inancımız hayatın her alanını barındırır. Cem evleri; kadın-erkek ayrımının olmadığı, ekolojinin savunulduğu, adaletin (iç huzurun) sağlandığı ve kültür-sanatın yaşatıldığı alanlardır. Buralarda semah dönülür, bağlama çalınır, kitap okunur, tiyatro yapılır ve çocuklara eğitimler verilir.

Eskiden köylerde ‘dar-ı didar’ ile sağlanan toplumsal adalet ve sosyalleşme, metropollerde de cem evleri aracılığıyla sürdürülmeye çalışılıyor. Özellikle deprem gibi zor zamanlarda cem evlerinin insanların sığındığı, ağladığı ve yardımların organize edildiği en güvenli alanlar olduğu kanıtlanmıştır. Bu çok yönlü işlevleri nedeniyle cem evlerinin resmi statü alması ve ibadethane olarak tanınması noktasında büyük bir ısrar vardır.”