Kürt meselesinde silahların devre dışı bırakılması ve Meclis’ten geçen yasal düzenlemelerle birlikte süreç yeni bir aşamaya girdi. Bu aşamanın nasıl ilerleyeceği, Kürt toplumunun sürece katılımı, demokratik çözümün kapsamı ve önümüzdeki dönemde atılması gereken adımlar tartışılmaya devam ediyor.
Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır ile sürecin bundan sonraki aşamasını, demokratik toplum ve demokratik cumhuriyetin inşasını, Kürt toplumunun beklentilerini, yerel demokrasi ve eşit yurttaşlık başlıklarını, Ortadoğu’daki gelişmelerin sürece etkisini ve sahadaki gözlemlerini konuştuk. Gerçekleştirdikleri halk toplantılarına dair de değerlendirmelerde bulunan Bayındır, “Halk karar alma mekanizmasında yer almak istiyor. Toplum barış istiyor ama barışın hayatında nasıl bir değişiklik yaratacağını da bilmek istiyor” dedi.
Meclis’ten yasal düzenlemenin geçmesiyle birlikte sürecin önemli bir hukuki eşiği aşılmış oldu. Ancak Kürt toplumunun önemli bir bölümünde hala “Bu süreç nereye gidiyor, Kürtler açısından ne getiriyor, demokratik çözümün sınırları ve güvenceleri neler olacak?” soruları var. Bundan sonraki aşamada Kürt halkının sürecin öznesi olduğunu hissetmesi ve sürece dair güvenin güçlenmesi için hangi somut adımların atılması gerekiyor?
Bence burada önce ‘kafa karışıklığı’ dediğimiz şeyi doğru tanımlamak gerekiyor. Ben bunu toplumun sürece mesafesi veya barışa yönelik isteksizliği olarak görmüyorum. Tam tersine, Kürt toplumunda çok güçlü bir barış arzusu var. Fakat bu arzuyla birlikte çok güçlü bir hafıza da var.
Dolayısıyla toplumun sorduğu soru aslında ‘Barış olsun mu olmasın mı?’ değil. Daha çok, ‘Bu kez barışın kurumsal karşılığı ne olacak?’ sorusu.
Bence bugün yaşanan temel gerilim de burada ortaya çıkıyor. Sürecin bazı unsurları somutlaşmış durumda; silahların devre dışı bırakılması ve buna ilişkin hukuki düzenlemeler açısından önemli bir eşik aşılmış durumda. Fakat Kürt toplumunun siyasal ve demokratik taleplerinin hangi mekanizmalarla karşılanacağı konusunda aynı ölçüde somut bir çerçeve henüz oluşmuş değil. Dolayısıyla toplumun ‘Peki bundan sonra ne olacak?’ diye sorması son derece doğal.
Ben bunu bir güvensizlik krizinden ziyade bir güvence talebi olarak okuyorum. Çünkü güveni sadece psikolojik bir mesele gibi ele almak yanlış olur. Siyasal güven, kurumların öngörülebilirliğiyle oluşur. Bir yurttaşın hakkı hükümetin tercihine, siyasi konjonktüre veya günlük güç dengelerine bağlıysa orada aslında güven değil, beklenti vardır. Hakkın hukuk tarafından güvence altına alındığı yerde ise gerçek anlamda yurttaşlık ilişkisi oluşur. Bu nedenle Kürt toplumuna “Bize güvenin” demek yeterli değil.
‘Güvenmenizi sağlayacak hukuki ve siyasi mekanizmaları birlikte oluşturalım’ demek gerekiyor. Burada benim açımdan üç temel mesele var: öngörülebilirlik, katılım ve güvence. Öngörülebilirlikten kastım, sürecin yol haritasının toplum açısından anlaşılır olmasıdır. Hangi aşamadayız, sıradaki aşama nedir, hangi kurum ne yapacak, hangi hukuki düzenlemeler gündeme gelecek? Bunların mümkün olduğunca açık olması gerekiyor.
İkincisi katılım. Kürt halkının sürecin ‘konusu’ olmaktan çıkıp öznesi olması gerektiğini söylüyoruz. Ama özne olmak sadece görüşünün sorulması değildir. Özne olmak, kararın oluşumunda etkili olmak ve alınan kararın sonucunu denetleyebilmek demektir. Halkı dinliyorsunuz ama karar mekanizmasını kapalı tutuyorsanız orada katılım değil, danışma vardır.
Bu nedenle siyasi partiler, belediyeler, kadın örgütleri, gençlik örgütleri, emek örgütleri, meslek odaları, akademi, aydınlar ve sivil toplumun içinde olduğu sürekli ve kurumsal mekanizmalar kurulmalı. Üçüncü mesele ise güvence. Anayasal ve yasal güvence olmadan hiçbir demokratik kazanım kalıcı hâle gelemez.
Örneğin; yerel demokrasi konusunda yalnızca ‘belediyeler güçlendirilecek’ demek yeterli değil. Seçilmiş iradenin korunmasını sağlayacak hukuki mekanizmalar, merkezi idare ile yerel yönetimler arasındaki yetki paylaşımının netleştirilmesi ve yurttaşın sandıkta ortaya koyduğu iradenin güvence altına alınması gerekiyor.
Avrupa Konseyi’nin 2026 yılında Türkiye’deki yerel demokrasiye ilişkin değerlendirmelerinde de seçilmiş temsilcilerin görevlerini yapabilmesi ve seçmenlerin temsilcilerini özgürce seçme hakkının korunması özellikle vurgulanıyor. Türkiye’nin 1992’de onayladığı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı da yerel demokrasiyi bu çerçevede ele alıyor. Bu anlaşmadaki şerhlerin kaldırılması bile önemli bir adım olacaktır. Kayyımların geri çektirilmesi için bir kanuna bile ihtiyaç yoktur. İdarenin tasarrufunda bir düzenleme ile merkezin yerele baskı unsuruna dönüşen kayyımların el çektirilmesi demokrasi için bir kazanım olur.
Dolayısıyla biz bu meseleye Kürtlerin temel talepleriyle birlikte eşit yurttaşlık hukukunun herkes açısından uygulanabilir bir sistemin inşası ve demokratik değerlerin kalıcı bir şekilde güçlendirilmesi olarak bakıyoruz. Bu bağlamda sahada gördüğümüz şu: İnsanlar artık sadece “Ne vereceksiniz?” diye sormuyor.
“Bundan sonra bizim sözümüz nasıl güvence altına alınacak?” diye soruyor. Bence sürecin gerçek demokratik niteliğini belirleyecek soru da tam olarak budur.
Son dönemde atılan her adım değerli ve kıymetli ama bu meselenin çözümü yalnızca PKK’nin silahsızlanması, çatışmanın sona ermesi veya devletin yasal düzenlemeler yapmasının ötesinde. Peki bundan sonraki aşamada Sayın Öcalan’ın özellikle değindiği “demokratik toplum ve demokratik cumhuriyet”in inşasının önemine dair neler dile getirebilirsiniz? İnşa süreci nasıl olmalı?
Bence “demokratik toplum” ve “demokratik cumhuriyet” kavramlarını gerçekten ciddiye alacaksak, meseleyi silahsızlanmanın ötesine taşımamız gerekiyor.
Çünkü çok temel bir soru var: Çatışmanın yerine ne koyacağız? Eğer cevabımız sadece “çatışma olmayacak” ise, bu yeterli değil. Çünkü çatışmanın olmadığı ama insanların düşüncesini özgürce ifade edemediği, seçilmişlerin iradesinin korunmadığı, farklı kimliklerin kendisini güvende hissetmediği bir düzen, teknik anlamda çatışmasız olabilir ama demokratik barış anlamında eksik kalır. Ben burada “negatif barıştan pozitif barışa geçiş” meselesini önemli buluyorum.
Bir önceki soruda da dikkat çektiğim gibi; pozitif barış, çatışmayı üreten koşulların demokratik siyaset yoluyla dönüştürülmesidir. Bunun için önce devlet ile toplum arasındaki ilişkinin niteliğini değiştirmek gerekiyor. Bugün Türkiye’de hâlâ önemli ölçüde “merkez karar verir, toplum uygular” anlayışının izlerini görüyoruz. Oysa demokratik cumhuriyet dediğimiz şey, yurttaşın yalnızca seçim günü oy kullanan bir özne olmadığı; gündelik yaşamını ilgilendiren kararlarda da söz sahibi olduğu bir sistemdir. Burada yerel demokrasi meselesi son derece önemli. Biz yerel demokrasiyi yalnızca belediyelerin yetkileri meselesi olarak görmüyoruz. Yerel demokrasi, yurttaşın devlete karşı değil, devletin bir parçası olarak kendisini yönetme kapasitesidir.
Bu nedenle seçilmiş bir belediye başkanının görevden alınması meselesini de sadece bir kişinin görevden alınması olarak değerlendiremeyiz. Orada seçmenin iradesi ile kamu otoritesi arasındaki ilişki tartışılıyor. Avrupa Konseyi’nin 2026’daki değerlendirmelerinde de seçilmiş temsilcilerin uzun süreli tutukluluğunun ve görevlerini yerine getirmelerinin engellenmesinin yerel demokrasi ve seçmenlerin temsilcilerini özgürce seçme hakkı açısından sorun oluşturduğu açıkça ifade ediliyor.
Dolayısıyla demokratik cumhuriyet için yapılması gerekenlerden biri, seçimle ortaya çıkan demokratik iradenin hukuk tarafından korunmasıdır.
Tam tersine, güvenliğin yalnızca askeri yöntemlerle değil, siyaset ve diplomasi yoluyla da üretilebileceğini kabul etmektir. Irak Kürdistan Bölgesi açısından da benzer bir yaklaşım gerekiyor. Türkiye ile Kürdistan Bölgesi arasındaki ilişkilerin yalnızca güvenlik ekseninde değil; ekonomi, enerji, ticaret, kültür ve diplomasi eksenlerinde geliştirilmesi hem tarafların hem bölgenin yararına olacaktır. 2026’da Hewlêr ile Bağdat arasındaki sorunların da Irak Anayasası ve Kürdistan Bölgesi’nin federal statüsü temelinde çözülmesi gerektiği güncelliğini koruyor. Bütün bunlar bize aslında şunu gösteriyor: Kürt meselesi Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasının dışında değil, tam merkezinde. Türkiye kendi içerisinde demokratik bir çözüm geliştirirse, bunun bölgesel bir ‘model’ olacağını iddia etmekten önce, Türkiye’nin bölgesel diplomasi kapasitesinin değişeceğini söylemek daha gerçekçi. Çünkü içeride sürekli çatıştığınız bir toplumsal gerçeklikle dışarıda sağlıklı diplomatik ilişki kurmanız zordur. Ama içeride demokratik ilişki kurduğunuzda, dışarıdaki Kürtlerle ilişkiniz de “güvenlik” ile “düşmanlık” arasına sıkışmak zorunda kalmaz.
Bence tarihsel fırsat tam burada. Türkiye, Kürt meselesini çözerek yalnızca kendi içindeki bir çatışmayı sonlandırmayabilir; Ortadoğu’daki Kürt gerçekliğiyle kurduğu ilişkinin dilini de değiştirebilir. Bu da Türkiye’nin bölgesel rolünü değiştirecek kadar önemli bir sonuçtur. Tabii bunun için iktidar medyası başta olmak üzere ana akım medyanın barış dilini kurması zorunludur. Hâlâ hakaret içeren, sürecin ruhuna ters yayınlar iktidarın onayı ile sürmektedir. Bu sürecin selametle ilerlemesini isteyen herkesin bu dile son vermesi gerekiyor.
Uzun süredir Kürdistan’da il il, ilçe ilçe geziyor ve halk ile buluşmalar gerçekleştiriyorsunuz. Halkın eleştiri ve önerilerini dinliyorsunuz, toplumun temel talebi ne? Son çalışmalarınıza dayanarak toplumun nabzına dair gözlemlerinizi alabilir miyiz?
Sahada gördüğüm tabloyu tek bir cümleyle özetlemek gerekirse: Toplum barış istiyor ama barışın hayatında nasıl bir değişiklik yaratacağını da bilmek istiyor.
Bu çok önemli bir ayrım. Çünkü insanlar artık yalnızca ‘çatışma bitsin, ne olursa olsun’ demiyor. ‘Çatışma bittikten sonra bizim hayatımızda ne değişecek?’ diye soruyor. Bir annenin barıştan beklentisi çocuğunun yaşamını kaybetmemesi. Bir gencin beklentisi geleceğini başka bir şehirde veya başka bir ülkede aramak zorunda kalmaması. Bir kadının beklentisi kendi kentinde hem ekonomik hem siyasal hem de sosyal olarak özgürleşebilmesi. Bir belediyenin beklentisi, seçilmiş iradesinin korunması.
Bir yurttaşın beklentisi ise kimliğini ve dilini gizlemeden kamusal hayata katılabilmesi. Dolayısıyla sahada barış talebinin aynı zamanda adalet, ekonomik refah ve demokratik temsil talebi olduğunu görüyoruz. Mevcut tablo bize şunu anlatıyor: Demokratik çözümü sadece hukuki ve siyasi başlıklarla sınırlamak yeterli değil; barışın ekonomik bir boyutu da olmalı. Şimdi böyle bir tablo varken gençlere sadece ‘Barış gelecek’ demek yetmez. Gençlerle konuştuğunuzda bunu çok daha net görüyorsunuz.
Genç şunu sorar: ‘Peki benim işim nerede? Ben burada nasıl bir gelecek kuracağım?’ Bu yüzden barışın ekonomik boyutunu da konuşmak zorundayız. Sadece son bir yılın kadın ve genç işsizlik oranlarına baktığımızda bile çözümsüzlüğün ekonomik ve toplumsal boyutu kendisini dışa vuruyor. Sahadaki gençlerle konuştuğunuzda ekonomik gelecek kaygısının çok daha somut bir biçimde karşınıza çıktığını görüyorsunuz.
Dolayısıyla biz barışı sadece güvenlik politikası üzerinden tarif edemeyiz. İnsanlar bize aslında çok temel bir şey söylüyor: ‘Bizim adımıza karar vermeyin; bizimle birlikte karar verin.’ Bence toplumun temel talebini bundan daha iyi anlatan bir cümle kurmak zor. İnsanlar yalnızca sonuçların kendilerine bildirilmesini istemiyor. Kararın oluşum sürecinde de yer almak istiyor. Sahadaki bir başka güçlü duygu ise temkinlilik. İnsanlar barışı istiyor ama geçmişte yaşananlardan dolayı ‘Bu kez kalıcı olacak mı?’ diye soruyor. Ben bu temkinliliği olumsuz görmüyorum.
Sahada bize yöneltilen eleştirileri de bu nedenle çok önemsiyoruz. Toplum sadece hükümeti değil, kendi siyasi temsilcilerini de sorguluyor. Bu bizim açımızdan önemli. Çünkü demokratik toplum, sadece devleti eleştiren toplum değildir; kendi temsilcisinden de hesap sorabilen toplumdur. Bizim de bu eleştiriye açık olmamız gerekiyor.
Son olarak bu sürecin geleceğine ilişkin temel mesajınız nedir?
Ben bu süreci ne romantik bir iyimserlikle ne de geçmiş deneyimlerin yarattığı karamsarlıkla değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.
Müzakere ve mücadele süreci bitmiş değil, daha yeni başlıyor. Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin devletle olan mücadelesi yeni başlıyor. Bu süreç uzun ve zahmetli ancak yürüdükçe özgürleştiren bir süreç olacak. Yürüdükçe bagajlarımızdan kurtulacak, geleceğe umutla bakabileceğiz. İnişli çıkışlı olacağını öngörebileceğimiz bu süreç bu yüzden bizim için ‘izle-gör’ süreci değil, ‘katıl ve değiştir’ sürecidir. Demokratik Cumhuriyet Hareketi ile devleti, Demokratik Toplum Hareketi ile toplumu dönüştürecek ve demokrasi mücadelesini büyüterek Cumhuriyeti mutlaka demokratikleştireceğiz. Son zamanlarda çokça kullanılan bir söylem olsa da ben de buradan bir kez daha aynı cümleyi vurgulama gereği duyuyorum: Önümüzde gerçek bir tarihsel fırsat var. Ama fırsat ile sonuç aynı şey değil. Tarihsel bir fırsat, ancak doğru temelde kurumsallaşma ve siyasal irade inşa edilirse tarihsel bir dönüşüme dönüşür.
Bu nedenle bugün herkesin sorumluluğu var. Ama devletin ve iktidarın sorumluluğu özel bir yerde duruyor. Çünkü geçmişten gelen güvensizliğin önemli bir kısmı devlet-toplum ilişkisinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla güvenin yeniden inşasında devletin atacağı adımlar belirleyici olacak. Burada çok açık bir ayrım yapmamız gerekiyor: Kürtlerin demokratik taleplerinin karşılanması bir taviz değildir. Eşit yurttaşlık taviz değildir. Anadil hakkını teslim etmek taviz değildir. Yerel demokrasi taviz değildir. Seçilmiş iradenin güvence altına alınması taviz değildir. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü taviz değildir. Bunların tamamı demokratik bir cumhuriyetin normal işleyişinin unsurlarıdır. Silahların devre dışı kalması çatışmanın sonudur; fakat barışın başlangıcıdır.
Asıl hedef, çatışmanın yerine demokratik siyaseti; güvensizliğin yerine hukuku; inkârın yerine eşitliği; merkeziyetçiliğin yerine katılımı; korkunun yerine özgür yurttaşlığı koymaktır. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkiye’nin tamamı için düşünmek gerekiyor.
Çünkü nihayetinde demokratik çözümün başarısı, bir tarafın diğer tarafı yenmesiyle ölçülmeyecek. Başarı, kimsenin kendisini kaybeden hissetmediği bir siyasal düzen kurabildiğimiz ölçüde mümkün olacak. Kürtlerin de Türklerin de, farklı kimliklerin ve inançların da kendisini bu ülkenin eşit sahibi hissettiği; devletin vatandaşına hükmetmekten çok onun haklarını güvence altına aldığı; yerelin merkeze rağmen değil, merkezle demokratik bir denge içerisinde söz sahibi olduğu; farklılıkların tehdit değil, demokratik toplumun zenginliği olarak görüldüğü bir cumhuriyet. Bence demokratik cumhuriyet dediğimiz şey, tam da böyle bir ortak yaşam iradesini uygulayabilmektir.