Oyuncu Ahmet Mümtaz Taylan: Sürece herkes katkı sunmalı

Sürece ilişkin değerlendirmelerde bulunan oyuncu ve yönetmen Ahmet Mümtaz Taylan, “Bu süreç demokratikleşmenin başlangıcı olabilir. Sürece herkes katkı sunmalı. Sanata da burada elbette büyük görevler düşüyor” dedi.

AHMET MÜMTAZ TAYLAN

Dünyanın çatışma bölgelerindeki barışçıl çözüm süreçlerini takip eden Democratic Progress Institute'ün (DPI) Türkiye gözlemcilerinden, oyuncu ve yönetmen Ahmet Mümtaz Taylan, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin ANF’nin sorularını yanıtladı.

Taylan, süreçle ilgili “temkinli bir umut taşıdığını” vurgulayarak, “Temkinli olmak için sebeplerimiz var. Çünkü bu ilk değil. Birçok defa farklı çözüm süreçlerinin açılmasına, kapanmasına, dolaba kaldırılmasına şahit olduk. Bu defa oldukça ilerledi mesele. Biraz daha görünür oldu. Derinlemesine ne olup bittiğini bilmiyoruz. Yavaş yavaş öğreneceğiz.

Ama galiba bu işte, bu tür meselelerin çok paylaşıma açık olmaması, konunun kendi tabiatında var. Yani her şey açık açık ve bütün taraflarla birlikte tartışıldığı zaman çok uzuyor, çetrefilleşiyor ve genelde kötü sonuç alınıyor. Bir çalışma yürütülüp de sonra kamuoyunun önüne götürülmesi biraz daha anlaşılır bir şey. Yani katıldığımı söyleyemeyeceğim ama anlaşılır buluyorum” dedi.

“Umutlu olmak şart” diyen Taylan, şöyle devam etti:

“Çünkü bu ülkede hep birlikte yaşamaya çalışacağız. Başka da bir çaremiz yok. Başka bir seçenek yok. Başka seçenek gibi görünen şeylerin seçeneksizlik olduğunu defaatle gördük. Çatışma ikliminden hayırlı bir sonuç çıkmıyor. Ne burada ne dünyanın başka bir yerinde çıkmıyor. Dolayısıyla umutlu olmamız şart.

Anlamaya çalışıyoruz. Çerçeve Yasa’yla ilgili metinler ortaya çıkalı daha iki gün oldu. Benim gibi sıradan insanların o metni baştan sona okuyup olayı bütünüyle anlaması da mümkün değil. Yani ne dil olarak ne özü itibarıyla hakim olduğumuz şeyler değil. Ama yurttaş olarak, vatandaş olarak meselelerle ilgiliyiz. Ben bu noktada temkinli bir umut içerisinde olduğumu söyleyebilirim.”

‘ÇÖZÜMÜN PARÇASI OLMALIYIZ’

Mevcut sürecin geçmiş süreçlere benzemediğini söyleyen Taylan, toplumun sürece dahil edilmesi gerektiğini belirterek, şöyle dedi:

“Bir kere en ilerlemiş halini görüyoruz. Yani bu versiyonu, elimizdeki, önümüzdeki bu versiyon en ilerlemiş hali. Kalıcı olması, sürdürülebilmesi için geniş toplum kesimleri tarafından kabul görmesi lazım. Önce bilgilendirilmesi, sonra kabul görmesi gerekir. Paylaşmakla başlarsınız yani. En açık bir biçimde paylaşarak başlarsınız.

Bu ana kadar ne olduysa oldu ama bundan sonra mümkün olduğu kadar kamuya bilgi vermek lazım. Toplumun geniş kesimlerini, hiçbirini yok saymadan anlatmaya, ikna etmeye çalışmak, sürecin içine katmak lazım. Teknik olarak bu böyle yapılır. Yani sadece bu meselede değil, her meselede. Toplumsal konsensüs gerektiren bütün konularda böyle davranmak gerekir.

Hükümet de bir şekilde bunu yapacak gibi görünüyor şu anda. Bu ana kadar belki gizlilik, kapalılık durumları haklıdır. Eleştiriler haklıdır ama başta da söylediğim gibi, bu konuların belli bir olgunluğa ulaşmadan da kamuoyuna götürülmesi genelde çok iyi sonuç almıyor. Örnekleri çoktur, mesela İrlanda süreci, IRA falan... O süreç çok uzun olduğu için orada bir bilgilenme sorunu yoktu. Herkes konuyu biliyordu ve bir referanduma gidildiği zaman, örneğin, geniş ölçüde kabul görerek süreci ilerlettiler.

Ama enformasyonun yeterli olmadığı başka ülkelerde de işler tersine döndü. Bir Kolombiya örneği var mesela. Kolombiya'da da enformasyon yetersiz olduğu için, yeterince kamuoyuyla paylaşılıp tartışılmadığı, bilgi aktarılmadığı için de Kolombiya'daki referandumdan ‘hayır’ sonucu çıktı ve çok büyük zaman kaybettiler.

Ama bu saatten sonra mümkün olduğu kadar geniş ölçekte paylaşılması, tartışılması, herkesin dinlenmesi lazım; sivil toplum örgütlerinin, siyasi örgütlerin, yapılanmaların hepsinin dinlenmesi ve çözüme ortak edilmesi gerekir. Yeterince sorunun parçası olduk, artık bir çözümün parçası olmak için bazı stratejilerin uygulanması lazım diye düşünüyorum.”

Taylan, sanat ve akademi çevrelerine de görevler düştüğünü ifade ederek, şu değerlendirmeleri yaptı:

“Akademi çevreleri elbette zaten kendi doğaları gereği bu meseleyle ilgililer. Sanat çevreleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Türkiye'nin çok böyle bir derdi yok ama neticede tek tek birçok sanatçı, farklı sanat disiplinlerinden birçok sanatçı elbette bu konuyla ilgilidir, bilgilidir, bir kanaati vardır.

Ama bizim, işte diyelim ki en geniş anlamda sektör olarak bu konuda belirgin bir tutumumuz hiçbir zaman olmadı, olmuyor. Tek tek sanatçıların kendi üretimlerine yansıtmaları, sağda solda konuşmaları gibi şeyler evet, söz konusu ama zaten bizim genel olarak bu konuda bir tutumumuz yok. Bu tartışmanın önemli bir parçası olmayı başaramadı bizim sektör.

Bundan sonra olacak çok şey var. Evet, şimdi çok güvenlikçi görünen bu Çerçeve Yasa gerçekten toplumun bütün damarlarına nüfuz etme noktasına doğru ilerlerse, o zaman elbette sanat dünyasına genel anlamda da bir görev düşecektir. Eminim konu hakkında bilgi sahibi oldukça bir tutum geliştirecekler. Çünkü sürece katkısı önemlidir.

Sanat, çok hızlı bir biçimde iletişim kurmamızı ve birbirimizi anlamamızı sağlayan bir unsur. O da doğası gereği böyledir. Ama eğer belirgin şartlar bir araya gelmezse söz söylemekte zorlanan bir alan burası. Bilgilendirilmesi lazım, konunun içine kibarca davet edilmesi lazım. Yırtıcı bir unsur değiliz, yani kendine durumdan vazife çıkartan bir alan değiliz biz. Çağrılmamız, davet edilmemiz, fikrimizin sorulması lazım.”

‘SÜREÇ GERİ DÖNÜLEMEZ DURUMDA’

Sürecin önemli aşamasının bundan sonra başlayacağını vurgulayan Ahmet Mümtaz Taylan, “En önemlisi de bundan sonra geri dönülmez bir tartışma süreci başlayacak. Bu, bir kere olumlu yanlarından biri” diye ekleyerek şöyle devam etti: 

“Önce şunu söyleyelim: Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bu çerçeve yasayla ülkenin çok önemli bir sorunu çözüm yoluna geri dönülemez bir biçimde girmiştir. Bundan sonra inkar edilebilir bir şey değil. Şu söylenecek: 2026 Ağustos'unda bu kararlar alındı, bunlar ilan edildi. Bundan sonra ‘Bu sorun vardır, yoktur, Kürt var mıdır, Kürt yoktur, Kürt sorunu mu, Kürt sorunu nedir, Türk sorunu mudur’ gibi tartışmalar geride kaldı. Bizim böyle bir sorunumuz var ve hep birlikte bunu çözme iradesi göstermek zorundayız.

Çünkü topyekun memleketin gidişatı, çevre ülkelerde yaşanan, bölgemizdeki yeni oluşumlar, yeni düzenlemeler, müdahaleler... Bu yeniden inşa etme, yeniden formatlama sürecinde kendimizi koruyabilmemiz, bu ülkenin tüm insanlarını ilgilendiren, Türkiye'nin çıkarları konusunda bir tutum alabilmemiz için bu sorunları halletmemiz gerektiği görüşüne ben de katılıyorum.

Birçok şey yapılması lazım. Bunlardan biri de toplumsallaşması. Bu meselelerin çözümünde toplumsal ortak bir tutum... Ne kadar tartışırsak tartışalım, anlaşsak da anlaşmasak da bir yola hep birlikte girmek zorunda olduğumuzu, aynı gemide, aynı tünelde olduğumuzu idrak edip anlaşmazlıklarımızı, çatışmalarımızı bir noktada kenarda tutarak bugüne kadar yapmadığımız ve denemediğimiz bir şeyleri denemek zorunda olduğumuzu hep birlikte anlamalıyız.

Herkes adım atmak zorunda. Kürtler de Türkler de adım atmak zorunda. Hiç kimse ne kadar kârlı olduğunu, bu masada neyle cebinden kalkacağını düşünmemeli; topyekun ülkenin kaderini değiştirebilecek bir ortak tutum alabilir miyiz, alamaz mıyız; bunun peşine düşmesi lazım.

Sanata da burada elbette büyük görevler düşüyor. Yüzleşme... Hemen bugünün konusu değil ama hemen arkadan gelecek şeylerden biri. İster helalleşme deyin ister yüzleşme deyin. Sanatın bu noktada üstleneceği bazı vazifeler olacaktır. O vazifeleri yerine getirebilmesi, yaratıcı bir katkı sunabilmesi için de bilgi ve ülkü sahibi olması lazım. Biraz o konuda yardıma ihtiyacı var alanın. Bütün toplumun var, o toplumun içinden çıkmış olan bizim sanat unsurumuzun da aynı şeylere ihtiyacı var. Süreç belirleyecek biraz da durumunu.”

‘DİYARBAKIR ÜÇÜNCÜ ÜNİVERSİTEM OLDU’

Amed’de çalıştığı senelerdeki gözlemlerini sorduğumuz Taylan, şunları söyledi:  

“Ben 1989 yılında Diyarbakır Devlet Tiyatrosu'na tayin olduğumda 24 yaşındaydım. Bir sosyalist olduğumu söyleyemem ama -çünkü başka bir birikim gerektiren bir şey sosyalistlik- demokrat bir insan olduğumu söyleyebilirim. Belli bir altyapıyla Batı'dan, Ankara'dan kalkıp Diyarbakır'a gittiğimde hemen her şeyi çok iyi bildiğimi düşünüyordum. Gittiğim zaman hemen hemen hiçbir şeyi bilmediğimi gördüm.

Çünkü bir şehirde büsbütün yaşamak, ne zaman döneceğini bilmeden oralı olmak, orada yeni ilişkiler, sahici ilişkiler edinmek, oranın pratiğini yaşamak, o şehirde o bölgenin sorunları içinde kaybolarak yaşamak bambaşka bir deneyim oluyor. O zaman öğrenmeye başlıyorsunuz.

Ben bir Kürt sorunu olduğunu biliyordum ama Diyarbakır'a gittikten sonra bunun ciddi oranda bir ‘Türk sorunu’ olduğunu da tutumuyla, meselelere yaklaşımıyla sorunun çok büyük bir parçası olduğunu gördüm. Ve orada kafamda ülkenin gerçekleriyle ilgili daha sahici, daha elle tutulur, daha anlaşılır bir fikir oturmaya başladı.

Hem mesleki hem de insan olarak eğitimimin devam ettiği bir süreç oldu Diyarbakır süreci. Ben okulu bitirdim, artık profesyonel olacağım diye gittim Diyarbakır'a ama Diyarbakır, dört buçuk yılda daha profesyonel bir insan yaptı beni. Neredeyse boş gittiğimi gördüm ve orada öğrenmek için zamanımı iyi kullanmaya çalıştım. Arkadaşlarım, dostlarım oldu. Meseleye daha geniş ölçekle ve içeriden bakma fırsatım oldu.

O sırada biz Körfez Savaşı'nı da yaşadık. İşte örgütle devletin çok yoğun, sert bir biçimde neredeyse Diyarbakır şehrinin içinde bile çatıştığı bir dönemde orada olmak, bana bambaşka bir açıdan meseleyi görme fırsatı sundu. Hem orada yaşayan kamu görevlilerini anlamak hem halkı anlamak... Kendi dilini konuşamayan, kendi çocuğuna istediği ismi koyamayan, kendi dilinde, ana dilinde eğitim alamayan bir halkın derdini görmek...

Ama karşısındaki kamu görevlilerine, oraya gönderilmiş insanlara -biz tiyatro yapıyorduk, kamu görevlilerine de Kürtlere de tiyatro yapıyorduk- ikisine birden bir şey anlatmaya çalışmanın ne kadar zor, ne kadar uzak bir şey olduğunu gördüm.

Şimdi bunlar bir yerden okuyarak, birisinin size anlattığı zaman dinleyerek edinebileceğiniz deneyimler değil. O açıdan ‘89-93 dönemi, benim kendi dönemim, aslında benim temelim’ diyebiliriz. Artık sonra üstüne ülke meselelerinin hepsini düşünmeye, öğrenmeye çalışarak geçti yıllarım. Diyarbakır'ın üçüncü üniversitem olduğunu söyleyebilirim o açıdan.”

‘KİMİNLE ÇATIŞIYORSAN ONUNLA MASAYA OTURURSUN’

Sorunun muhataplarıyla çözülebileceğinin görüldüğünü ifade eden Taylan, şunları vurguladı:

“Ben, Abdullah Öcalan Türkiye'ye iade edildiği gün Almanya'da tiyatrodaydım. O gün de biliyordum ki Abdullah Öcalan bir gün bu sorunun çözümünde söz sahibi olacak. O zaman bile görüyordum. Otuz yaşında bile değildim. Kaç sene bekledik? 27 sene sonra böyle oldu. Analitik bir yaklaşımla, sebep-sonuç ile baktığın zaman bu işin böyle gelişeceği belliydi. Bu kadar uzun sürmesini istemezdik. Çünkü ülke çok zarar gördü. Kürdü, Türkü çok büyük zarar gördü hep beraber.

Gerçekten Abdullah Öcalan'ın tarihten isminin silineceğini, PKK'nin de unutulacağını kimse düşünüyor muydu bilmiyorum ama bu çok gerçekçi bir bakış açısı değil. İki taraf var ve bu taraflar, işte eninde sonunda belli bir noktaya doğru gelmiş oldular. Onlarla masaya oturulur mu, oturulmaz mı gibi şeylerin de objektif bir anlamı olmadığı anlaşıldı. Kimle çatışıyorsan onunla oturur, konuşursun; başka kiminle konuşacaksın? Biz kendi içimizde kendimiz çözüyoruz; Kürtler ve Türkler. Bu da iyi bir şey.

En azından bugün pratik olarak zaten birlikte yaşıyoruz; aynı çileyi çekiyor, aynı yoksulluğu paylaşıyoruz. Aynı baskıyı paylaşıyoruz. Aynı antidemokratik uygulamaların ve bunun toplum hayatına yansımalarının birlikte çilesini çekiyoruz. Çözümü de tabii oturup birlikte konuşacaktık.

Ben Kürt arkadaşlarımla Hakkari’nin en yüksek yerinde oturup aşağıdaki bulutları, dağ çiçeklerini seyredebilecek miyim? Onların bu tarafa gelebildiği kadar biz de o tarafa gidebilecek miyiz? (Gülerek) Bunu şaka olarak söylüyorum. Yani yanlış anlaşılmasın; onlar serbest de biz değiliz gibi anlaşılmasın ama… dünyanın belki de en güzel yerleri var Güneydoğu'da. Kimse daha görmedi, kimse daha gezmedi, kimse daha aşık olmadı oralara. Belki bir gün bunları yaşayabilmek için, bugün çok olumlu buluyorum olup bitenleri.”

‘SÜRECE HERKES POZİTİF KATKI SUNMALI’

Çerçeve Yasa’yla ilgili tartışmaları ve bazı çevrelerin ‘Bu kadar baskı varken yasayı desteklemeyin’ yönündeki yaklaşımlarını değerlendiren Taylan, şunları belirtti:

“Bir parti, bir siyasi oluşum, bir siyasi ülkü... Memleket yararına olacak konularda kendisine iyi davranılıyor mu, davranılmıyor mu, kendisine yönelik şikayetler, eleştiriler var mı, yok mu falan diye düşünmez. Siyasi örgütlenmeler kişisel değildir. Bunlar kurumsal yapılardır ve varlık nedenleri ülkeye bir katkı sağlamak, ülkenin gelişimine bir katkı sağlamaktır. Herkesin görevidir; beğense de beğenmese de desteklese de desteklemese de ister katkı sağlayarak ister dışarıdan pozitif eleştiriyle karşı durarak katkı sağlayabilir. Bunun yolları çok.

Yani herkes bu işlere ‘eyvallah’ diyecek diye bir kural yok. Örneğin İYİ Parti'nin çok itirazları varsa elle tutulacak bir şey söylemesi lazım. ‘Şunu da koyun, bunu da koyun, onu çıkartın, bunu çıkartın’ diye. Ama bir sürecin, ülke hayrına olacağı çok açık olan, barışı destekleyen, birlikte yaşama kültürünü besleyecek olan bir girişimi baştan aşağı ‘tu kaka’ ilan etmenin kimseye bir faydası olmadığını hayat zaten bize binlerce defa göstermiştir.

O yüzden ister katılarak ister eleştirerek... İster adı Yeni Parti ister İYİ Parti ister AK Parti, MHP olsun. Bu sürecin içinde olmak ve katkı sağlamak zorundalar. Pozitif katkı... Bu, eleştirerek de olur, buna karşı olarak da olur.

Biraz analitik ve sahiden de vatansever olarak, vatansever derken ben bu ülkenin sınırlarında yaşayan herkesi ve her yeri anlıyorum. Etrafımızda olup bitenler, etrafımızdaki bu yangın da birlikte bir çözüm geliştirmek zorunda olduğumuzun göstergesi. Çünkü biz artık İsrail ile komşu olduk ve bu iyi bir şey değil. Fiili olarak İsrail ile komşuyuz biz şu anda. Ve İsrail'in bitmek tükenmek bilmeyen saldırganlığı, savaşkanlığının bir gün bize direkt olarak yansımayacağını düşünen var mı aramızda hâlâ?

Bir arada, birlikte ortak bir geleceğin ülküsüyle yaşamak zorunda olduğumuz, tedbirler almak ve gelişmek zorunda olduğumuz çok açık. Bu sorunların yarattığı trilyonlarca liralık ekonomik yük varsa sırtınızda, birbirinize karşı helallik adı altında özetlenmiş çok borcunuz var birbirinize karşı. Bunların oturup konuşulması ve artık omuz omuza yaşamak lazım. Ne diyeyim? Yani başka türlüsü çok zekice olmaz. Biraz zekice davranmak zorundayız.

Hayatın isterleri, bazı ideolojilerin, siyasi görüşlerin artık çoktan köhnemiş ve revize edilmesi gereken yanlarını korumamızı imkansızlaştırıyor. Gerçekler var yani, somut gerçekler. Dünya her gün değişiyor, yeni kuşaklar geliyor; siyasi görüşten cinsiyete kadar. Genç kuşaklar bizim gibi düşünmüyor. O ezberler yavaş yavaş bozuluyor. Katı siyaset anlayışları, çok sert ayrımlar, ayrıştırıcı, ötekileştirici politikalar, tutumlar, davranışlar artık gençler tarafından hoş karşılanmıyor; eleştiriliyor.

Çoluk çocuk muamelesi yapmayı bırakmalı, geleceğin onların olduğu, onların bu dünyayı daha başka bir şekilde yorumladığı bu kadar açıkken onların eteğinden daha fazla çekmememiz lazım. İyi bir ülke bırakamıyoruz, iyi bir gelecek bırakamıyoruz, hiçbir kuşak ötekisine daha iyisini bırakamıyor; bari biz bu kadar çok problem bırakmayalım.”

‘BU YASA BAŞLANGIÇ, DEMOKRATİKLEŞMENİN ÖNÜNÜ AÇABİLİR’

Ahmet Mümtaz Taylan, Çerçeve Yasa’nın başlangıç olduğunu ve demokratikleşme için başka yasaların önünü açabileceğini dile getirerek, sözlerini şöyle tamamladı: 

“Bu yasa ve süreç, Türkiye'nin demokratikleşmesinin genel süreciyle birlikte yürümelidir. Çerçeve Yasa, başka demokratikleşme süreçlerinin önünü açmasının da bir anahtarı olmalı. Bu bir anahtar, bu bir başlangıç. Zaten öyle anlaşılması lazım. Bir şeyin sonu değil; bu sadece açılışı, başlangıcı ve bundan sonra resmi olarak bunları hep tartışabileceğiz. Yani bir kısmımızın tartıştığı bir şey olmaktan çıkıp topyekün tartışabildiğimiz, konuşabildiğimiz bir şeye dönüşeceği için öncelikle hayırlı zaten. Bu işin bir resmiyete dökülmesi, bu tartışmanın kurumsallaşması anlamına geldiği için önemli.

Türkiye'ye sadece Kürt-Türk probleminin çözülmesi gibi bir yansıması yok bunun. Konu başlığı o değil. Türkiye'nin demokratikleşmesi için özellikle hayırlı ve amaca hizmet eden bir iş. Hayırlara da vesile olmasını istiyor ve o yüzden de önemsiyorum.”