Botan: Silahsızlanma barışın kendisi değil, önkoşuludur

Siyasetçi Lezgin Botan, Kürt meselesinin çözümünde kalıcı çözümün demokratikleşme, hukuki reformlar ve Kürtlerin siyasi ve kültürel haklarının güvence altına alınmasından geçtiğini belirterek, “Silahsızlanma barışın kendisi değil, önkoşuludur’ dedi.

LEZGİN BOTAN

Siyasetçi Lezgin Botan, Kürt meselesinin çözümünde silahsızlanmanın tek başına yeterli olmadığını, kalıcı çözümün demokratikleşme, hukuki reformlar ve Kürtlerin siyasi ve kültürel haklarının güvence altına alınmasından geçtiğini belirterek,

Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nde gelinen aşama, Kürt kamuoyunda sürecin yönü, kapsamı ve bundan sonraki adımlara ilişkin beklentileri de beraberinde getiriyor. Güvenlik ve silahsızlanma ekseninde yürütülen tartışmaların yanı sıra, Kürt meselesinin siyasi, hukuki ve toplumsal boyutlarının nasıl ele alınacağını da gündemin öne çıkan başlıkları arasında yer alıyor. 

Siyasetçi Lezgin Botan, ANF’ye yaptığı değerlendirmede sürecin Kürt kamuoyundaki karşılığını, siyasi ve hukuki beklentileri, silahsızlanma ile demokratikleşme arasındaki ilişkiyi ve önümüzdeki döneme ilişkin olası gelişmeleri değerlendirdi. 

Kürt meselesinin yalnızca güvenlik ve silahlı çatışma ekseninde ele alınmasının sorunun bütün boyutlarını açıklamak açısından yeterli olmadığını belirten Lezgin Botan, meselenin siyasi, toplumsal, hukuki ve kültürel boyutlarıyla birlikte ele alınması gerektiğini vurgulayarak şöyle konuştu:

“Elbette silahlı çatışmanın sona ermesi ve silahların devreden çıkması önemlidir. Ancak bunu Kürt meselesinin kendisiyle özdeşleştirmek doğru değildir. ‘Terörsüz Türkiye’ ile ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ kavramlarını da birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi daha çok güvenlik ve silahsızlanma üzerinden okunabilirken, demokratik toplum ve barış perspektifi, sorunun ortaya çıkmasına neden olan siyasal ve toplumsal dinamiklerin de ele alınmasını gerektirir.

Kalıcı bir çözüm için Kürtlerin siyasi, kültürel ve kolektif haklarının güvence altına alınması, demokratik siyasetin önünün açılması ve gerekli hukuki düzenlemelerin hayata geçirilmesi gerekir. Bu nedenle silahsızlanma ile demokratikleşmeyi birbirinden koparmamak gerekiyor.”

‘KÜRT MESELESİ GÜVENLİK BBAŞLIĞINA İNDİRGENEMEZ’

Sürecin güvenlik boyutu ile demokratik çözüm boyutunun birbirinden ayrılmaması gerektiğini belirten Botan, silahların susmasının tek başına kalıcı barış anlamına gelmediğini ifade ederek şunları söyledi:

“Burada negatif barış ve pozitif barış ayrımını yapmak gerekiyor. Negatif barış, çatışmanın ve silahlı şiddetin sona ermesidir. Yani silahların susması, insanların ölmemesi ve çatışmanın ortadan kalkmasıdır. Bu önemlidir ama tek başına yeterli değildir. Pozitif barış ise çatışmayı ortaya çıkaran nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır. Bir toplumda insanlar kendi kimliklerini, dillerini, kültürlerini ve siyasi iradelerini özgürce ifade edemiyorsa, demokratik temsil mekanizmaları işlemiyorsa, hukuki güvenceler yoksa, sadece silahların susmuş olması kalıcı barış anlamına gelmez. Bu nedenle silahsızlanmayı barışın kendisi olarak değil, barışın önkoşulu olarak görmek gerekir.

Asıl mesele bundan sonra ne yapılacağıdır. Silahlar sustuktan sonra Kürt meselesinin siyasi ve demokratik boyutları ele alınacak mı? Kürtlerin talepleri karşılanacak mı? Demokratik siyaset alanı genişletilecek mi? Hukuki güvenceler oluşturulacak mı? Asıl belirleyici olan bunlardır.”

Meclis’te kurulan ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun raporuna da dikkat çeken Botan, raporun ardından gündeme gelen hukuki ve demokratik düzenlemelerin sürecin geleceği açısından önem taşıdığını belirtti.

Botan, “Komisyonun raporunu da bu çerçevede ele almak gerekiyor. Şubat 2026’da ortaya çıkan rapor, hukuki düzenlemeler ve demokratikleşme konusunda yeni tartışmaları beraberinde getirdi. Buradaki temel mesele, güvenlik politikalarının ötesine geçen kalıcı bir hukuki ve demokratik çerçevenin oluşturulup oluşturulamayacağıdır.

Sürecin yalnızca silahların bırakılması ve güvenlik başlığı üzerinden ilerlemesi halinde, Kürt meselesinin siyasi ve toplumsal boyutları yeniden ertelenmiş olur. Bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak adımların atılması gerekiyor. İfade ve örgütlenme özgürlüğü, siyasi faaliyet hakkı, yerel yönetimler ve anayasal vatandaşlık gibi başlıklar da sürecin dışında tutulamaz” dedi.

‘KÜRT KAMUOYU SOMUT ADIMLAR BEKLİYOR’

Kürt kamuoyundaki beklentilerin yalnızca çatışmaların sona ermesiyle sınırlı olmadığını belirten Lezgin Botan, sürecin hukuki ve siyasi adımlarla desteklenmesi gerektiğine işaret ederek şunları vurguladı:

“Kürt kamuoyunda bugün çok açık bir beklenti var. İnsanlar sadece silahların susmasını değil, bunun ardından somut hukuki ve siyasi adımların atılmasını istiyor. Kürtçenin statüsü, anadilde eğitim, kültürel ve kolektif haklar, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, siyasi temsilin önündeki engellerin kaldırılması, demokratik anayasa, vatandaşlık tanımının yeniden ele alınması, kayyım uygulamasının sona erdirilmesi ile ifade ve örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınması bu başlıkların başında geliyor.

Dolayısıyla beklentiyi yalnızca çatışmaların sona ermesiyle sınırlamak eksik olur. İnsanlar kimliklerini, dillerini ve kolektif varlıklarını demokratik siyaset içerisinde özgürce ifade edebilecekleri bir hukuki zemin istiyor.”

 ‘KÜRTLERİN STATÜ TALEBİ GÖZARDI EDİLEMEZ’

Kürtlerin anayasal statüsü ve vatandaşlık tartışmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Botan, şu hususlara dikkat çekti:

“Kürt meselesinin temel başlıklarından biri Kürtlerin anayasal statüsüdür. Türkiye’de vatandaşlık tanımının nasıl yapılacağı, devletin farklı kimliklerle nasıl bir ilişki kuracağı meselesi yeniden tartışılmalıdır. Burada sadece bir kavram değişikliğinden bahsetmiyoruz. Asıl mesele, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasıdır. Kürtlerin siyasi, kültürel ve kolektif haklarının anayasal güvenceye alınması gerekir.

Demokratik bir anayasa, toplumdaki farklı kimliklerin kendisini eşit yurttaşlar olarak ifade edebilmesini sağlamalıdır. Kürt meselesinin çözümü de bunun dışında düşünülemez. Eğer anayasal güvence sağlanmazsa, bugün silahsızlanma üzerinden yürütülen tartışmalar yarın başka biçimlerde yeniden karşımıza çıkabilir.”

‘KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI SADECE DEVLET KURMAK DEĞİLDİR’

Kürtlerin kendilerini “otokton halk” olarak tanımlamasına ilişkin tartışmanın tarihsel ve toplumsal boyutlarının yanı sıra uluslararası hukuk çerçevesinde de ele alınması gerektiğini belirten Botan, halkların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin düzenlemelere dikkat çekti:

“Kürtlerin kendilerini otokton halk olarak tanımlaması, tarihsel ve toplumsal varlıklarına ilişkin bir değerlendirmedir. Bu tartışmada, uluslararası hukuktaki halkların kendi kaderini tayin hakkını da göz önünde bulundurmak gerekir. Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin ortak 1’inci maddesinde bu hak düzenlenmiştir. Kendi kaderini tayin hakkını yalnızca devlet kurma veya mevcut bir devletten ayrılma biçiminde değerlendirmemek gerekir. İçsel kendi kaderini tayin hakkı da bu açıdan önemlidir.

Halkların kendi kimliklerini, kültürlerini, dillerini ve siyasi iradelerini mevcut devlet sınırları içerisinde demokratik yollarla ifade edebilmesi de bu tartışmanın bir parçasıdır. Kürt meselesini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Kürtlerin kolektif kimliğinin ve haklarının tanınması, Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından önemli bir başlıktır.”

‘ANADİLDE EĞİTİM VE KÜRTLERİN STATÜSÜ TARTIŞILMALIDIR’

Dil hakkının Kürt meselesinin temel başlıklarından biri olduğunu belirten Botan, şöyle konuştu:

“Kürtçenin statüsü ve anadilde eğitim meselesi sadece kültürel bir mesele değildir. Dil, bir halkın kimliğinin ve toplumsal hafızasının temel unsurlarından biridir. Anadilde eğitim talebini sadece eğitim sistemi içerisindeki teknik bir düzenleme olarak değerlendirmemek gerekir. Bu, aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir haktır. Kürtçenin kamusal alanda daha görünür olması, eğitimde kullanılabilmesi ve insanların kendi dillerini özgürce kullanabilmesi demokratikleşmenin bir parçasıdır.

Devletin farklı dilleri ve kültürleri bir tehdit olarak görmek yerine toplumun doğal bir zenginliği olarak kabul etmesi gerekir.”

‘KAYYIM UYGULAMASI DEMOKRATİK TEMSİLİ ZEDELİYOR’

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve kayyım uygulamasının sona erdirilmesinin sürecin önemli başlıkları arasında yer aldığına dikkat çeken Botan, yerel demokrasinin güçlendirilmesinin yalnızca Kürt meselesi açısından değil, Türkiye’nin genel demokratikleşmesi bakımından da ele alınması gerektiğini söyledi.

Botan, “Kürt meselesinin demokratik çözümünde yerel demokrasi önemli bir başlıktır. Yerel yönetimlerin merkezi idare tarafından sürekli denetlenmesi ve gerektiğinde işlevsizleştirilmesi, halkın siyasi iradesi açısından ciddi sorunlar yaratıyor. Özellikle kayyım uygulaması, seçilmişlerin yerine merkezi idarenin atama yapması anlamına geliyor. Halkın seçim yoluyla ortaya koyduğu iradenin ortadan kaldırılması, demokratik temsil açısından ciddi bir sorun oluşturuyor. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi sadece Kürtlerin talebi olarak görülmemelidir. Bu, Türkiye’nin genel demokratikleşme meselesidir. Türkiye’nin imzaladığı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı da bu açıdan yeniden ele alınmalıdır” dedi.

‘DEMOKRATİK SİYASET İÖİN İFADE VE ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ ŞART’

Demokratik çözümün ifade ve örgütlenme özgürlüğü olmadan düşünülemeyeceğini belirten Lezgin Botan, siyasi normalleşmenin bu hakların güvence altına alınmasını gerektirdiğini söyledi.

Botan, “Siyasi normalleşmeden söz ediyorsak, insanların düşüncelerini ifade edebilmesi, örgütlenebilmesi ve siyasi faaliyet yürütebilmesi gerekir. Siyasi partilerin faaliyetleri, toplantı ve gösteri hakkı, ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki sınırlamalar devam ettiği sürece demokratik siyasetin güçlenmesi mümkün değildir. AİHM ve AYM kararlarının uygulanması da burada önemlidir. Anayasa’nın 90’ıncı maddesi kapsamında uluslararası sözleşmelerin ve ilgili yargı kararlarının uygulanması, hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesi açısından önem taşımaktadır” diye konuştu.

‘GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEDEN KALICI TOPLUMSAL BARIŞ SAĞLANAMAZ’

Kürt meselesinin bugünkü boyutlarının geçmişten bağımsız ele alınamayacağını söyleyen Botan, geçmişte uygulanan politikaların toplumsal hafızada yarattığı sonuçlara hatırlatarak şunları ifade etti:

 “Kürt meselesini bugün yaşananlarla sınırlı değerlendiremeyiz. Geçmişte Kürt kimliğinin ve dilinin kamusal alanda kullanılmasına yönelik politikalar uygulandı. Bunun toplumsal hafızada ciddi sonuçları oldu. Takrir-i Sükûn dönemi de bu açıdan değerlendirilmelidir. Takrir-i Sükûn Kanunu esas olarak demografik değişim başta olmak üzere tipik bir etnik temizlik sistemidir. Geçmişte yaşananlarla yüzleşmeden kalıcı bir toplumsal barış oluşturmak kolay değildir. Demokratik çözüm aynı zamanda tarihsel hafızayla yüzleşmeyi de gerektiriyor.”

Kürt kamuoyundaki beklentilerin yanı sıra temkinli yaklaşımın da sürdüğünü belirten Botan, bu durumun kamuoyu araştırmalarına da yansıdığını şöyle aktardı:

“Kürt kamuoyunda hem ciddi bir beklenti hem de temkin var. İnsanlar bir sürecin başlamasını önemsiyor ama bu sürecin geçmişte olduğu gibi sadece söylem düzeyinde kalmasını istemiyor. SAMER’in 14-21 Haziran 2026 tarihleri arasında 18 ilde 908 kişiyle gerçekleştirdiği araştırmada, katılımcıların yüzde 84’ünün hukuki adımlar beklediği görülüyor. Bu veri bize Kürt kamuoyundaki beklentinin yalnızca çatışmanın sona ermesi olmadığını gösteriyor.

KONDA’nın 2025 yılı araştırmalarında ortaya çıkan veriler de bu tartışma açısından önemlidir. Toplumun farklı kesimlerinde Kürt meselesine ilişkin algıların ve beklentilerin değiştiğini görüyoruz. Fakat beklentinin yüksek olması aynı zamanda hayal kırıklığı riskini de artırıyor. Bu nedenle süreçte söylemden ziyade somut adımların atılması gerekiyor.”

‘SİLAHSIZLANMA İLE DEMOKRATİKLEŞME BİRLİKTE İLERLEMELİ’

Sürecin en önemli tartışmalarından birinin adımların hangi sırayla atılacağı olduğuna dikkat çeken Botan, silahsızlanma ile demokratik ve hukuki düzenlemelerin eş zamanlı yürütülmesi gerektiğini söyledi. Önümüzdeki dönemde Kürt siyasetinin gündeminin de bu çerçevede şekilleneceğini belirten Botan, şöyle konuştu:

“Devlet tarafında silahsızlanmanın önce gelmesi gerektiğine ilişkin bir yaklaşım var. Kürt siyaseti ve Kürt kamuoyunun önemli bir bölümünde ise silahsızlanma ile demokratik ve hukuki düzenlemelerin eş zamanlı yürütülmesi gerektiği düşünülüyor. Buradaki temel mesele güven sorunudur. Eğer bir taraf bütün adımların karşı taraf tarafından önce atılmasını beklerse, süreç çok kolay biçimde tıkanabilir.

Silahsızlanmanın gerçekleşmesi önemlidir ama bunun karşılığında demokratikleşmenin ertelenmesi doğru olmaz. Aynı şekilde güvenlik meselesini bütünüyle görmezden gelen bir yaklaşım da sürecin diğer tarafında kaygılar yaratabilir. Bu nedenle karşılıklı güven yaratacak bir mekanizmaya ihtiyaç var. Hukuki ve siyasi güvencelerin silahsızlanma süreciyle birlikte ilerlemesi gerekiyor.”

Önümüzdeki dönemde Kürt siyasetinin gündeminde Kürtlerin statüsü, anadilde eğitim, yerel demokrasi, kayyım uygulaması, siyasi temsil, ifade özgürlüğü, anayasal vatandaşlık ve demokratik anayasa gibi başlıkların yer alacağını belirten Botan, AİHM ve AYM kararlarının uygulanması, siyasi davaların yeniden değerlendirilmesi ve demokratik siyaset alanının genişletilmesinin de önemli olduğunu söyledi.

Botan, “Kürt meselesinin birkaç yasal düzenlemeyle çözülebileceğini düşünmek doğru değildir. Daha kapsamlı bir anayasal ve siyasi dönüşüme ihtiyaç vardır. Sürecin sağlıklı işlemesi açısından İmralı sistemini tümden lağvetmek gerekiyor. Sayın Abdullah Öcalan’ın umut hakkından yararlandırılması ve özgürlüğünün sağlanması gerekiyor.

Sayın Öcalan’ın süreçteki rolünü sadece silahsızlanma başlığına indirgememek gerekir. Burada aynı zamanda hukuki bir mesele var. Sürecin kalıcı hale gelmesi açısından ilgili hukuki düzenlemelerin yapılması gerekiyor. İmralı’daki mevcut sistemin yeniden değerlendirilmesi, siyasi sürecin demokratik bir zeminde ilerlemesi açısından önemlidir” dedi.

‘ASIL MESELE GÜVENLİK PARADİGMASINDAN DEMOKRATİK ÇÖZÜM PARADİGMASINA GEÇİŞ’

Sürecin geleceğine ilişkin dört farklı olasılığın bulunduğuna dikkat çeken Botan, bunların güvenlik merkezli yaklaşımın sürmesi, kontrollü bir demokratik açılım yapılması, demokratik çözüm paradigmasının güçlenmesi veya sürecin yeniden tıkanması şeklinde sıralanabileceğini söyledi.

Botan, şöyle devam etti: “Önümüzde dört temel ihtimal var. Birincisi, güvenlik merkezli yaklaşımın devam etmesi ve sürecin esas olarak silahsızlanma üzerinden yürütülmesi. Böyle bir durumda demokratik ve hukuki düzenlemeler sınırlı kalabilir. İkinci ihtimal, kontrollü bir demokratik açılımın yapılmasıdır. Bu durumda bazı hukuki ve siyasi adımlar atılır ancak kapsamlı bir anayasal dönüşüm gündeme gelmeyebilir.

Üçüncü ihtimal, demokratik çözüm paradigmasının güçlenmesidir. Bu durumda silahsızlanma ile demokratikleşme birbirini tamamlayan iki süreç olarak ele alınır. Kürtçenin statüsü, yerel yönetimler, anayasal vatandaşlık, siyasi temsil, ifade özgürlüğü ve demokratik anayasa gibi başlıklar daha kapsamlı biçimde gündeme gelir. Dördüncü ihtimal ise sürecin yeniden tıkanmasıdır. Siyasi ve hukuki adımların ertelenmesi, devlet ile Kürtler arasındaki siyasi gerilimin devam etmesine ve beklentilerin karşılanmamasına neden olabilir.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemi sadece güvenlik sonuçları üzerinden değil, siyasi sonuçları üzerinden de değerlendirmek gerekiyor.”

Sürecin temel sorularından birinin Kürtlerin mevcut devlet yapısına nasıl dahil edileceğinden ziyade, devlet yapısının kendisinin nasıl demokratikleşeceği olduğunu belirterek şunları ifade etti:

“Burada önemli bir teorik soru var: Kürtleri mevcut devlet yapısına nasıl entegre edeceğiz, yoksa devlet yapısını mı çoğulculaştıracağız? Eğer mesele Kürtlerin mevcut devlet modeline uyum sağlaması olarak görülürse, temel sorun devam eder. Çünkü burada devlet ile farklı kimlikler arasındaki ilişkinin kendisini tartışmamız gerekiyor.

Demokratik çözüm, devletin farklı kimlikleri ve toplumsal grupları kapsayacak biçimde yeniden yapılandırılmasını gerektirir. Kürtlerin bazı haklarının tanınması elbette önemlidir ama mesele bundan ibaret değildir. Türkiye’de devlet-toplum ilişkisinin genel olarak yeniden ele alınması gerekiyor. Farklı kimliklerin kendisini özgürce ifade edebildiği, siyasi karar alma mekanizmalarına katılabildiği çoğulcu bir demokratik sistem kurulmalıdır.”

‘SİYASİ NORMALLEŞME YALNIZCA ÇATIŞMANIN SONA ERMESİYLE GERÇEKLEŞMEZ’

Siyasi normalleşmenin yalnızca çatışmanın sona ermesiyle gerçekleşmeyeceğini vurgulayan Botan, demokratik siyasetin alanının genişletilmesi gerektiğini belirtti.

Botan, “Siyasi normalleşme sadece silahlı çatışmanın sona ermesi değildir. Siyasi alanın genişlemesi, insanların kendisini özgürce ifade edebilmesi ve siyasi temsil mekanizmalarının güvence altına alınması gerekir. Seçilmişlerin görevden alınması, kayyım uygulaması, siyasi faaliyetlere yönelik kısıtlamalar, ifade özgürlüğü davaları ve yerel yönetimlere yönelik müdahaleler devam ettiği sürece tam anlamıyla bir siyasi normalleşmeden söz etmek zor. Bu nedenle süreç, demokratik siyaset alanını genişletmelidir. Kürt siyasi hareketinin ve Kürt seçmenin kendisini demokratik siyaset içerisinde ifade edebilmesi güvence altına alınmalıdır” dedi.

Sürecin bundan sonraki aşamasında belirleyici olanın somut hukuki ve siyasi adımlar olacağını belirten Botan, son olarak şunları vurguladı:

“Önümüzdeki dönemde asıl tartışma, sürecin hangi kavramlarla tanımlandığından çok, hangi sonuçları ortaya çıkaracağı üzerinden yürütülecektir. Silahsızlanmanın gerçekleşmesi önemlidir, ancak tek başına yeterli değildir. Demokratik çözümün ölçüsü, Kürtlerin ve Türkiye’de yaşayan bütün toplum kesimlerinin siyasi, kültürel ve hukuki haklarının ne ölçüde güvence altına alındığıdır.

Kürtlerin kimliklerini, dillerini, kültürlerini ve kolektif varlıklarını demokratik siyaset içerisinde ifade edebilmeleri gerekir. Bunun hukuki ve anayasal güvenceleri oluşturulmalıdır. Silahsızlanma barışın kendisi değil, barışın önkoşuludur. Demokratikleşme ise barışın kalıcılaşmasının güvencesidir.

Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki temel mesele, güvenlik paradigmasından demokratik çözüm paradigmasına geçiştir. Bu geçiş sağlanırsa sadece Kürt meselesinin değil, Türkiye’nin genel demokratikleşme sorununun da çözümü açısından yeni bir alan açılmış olur.

Asıl soru, Kürtlerin mevcut devlet yapısı içerisinde nasıl tutulacağı değil, Türkiye’nin bütün farklı kimliklerin kendisini eşit ve özgür biçimde ifade edebildiği demokratik bir yapıya nasıl kavuşacağıdır.”