15 Ağustos: Tarihin hükmü
Bugünkü hukuk 15 Ağustos’un anlamını belirleyemez. Tam tersine, 15 Ağustos’un yarattığı tarihsel gerçeklik, bugünkü hukukun hangi ölçekte değerlendirilmesi gerektiğini gösterir.
Bugünkü hukuk 15 Ağustos’un anlamını belirleyemez. Tam tersine, 15 Ağustos’un yarattığı tarihsel gerçeklik, bugünkü hukukun hangi ölçekte değerlendirilmesi gerektiğini gösterir.
Son günlerde neredeyse herkes konuştu. Kürdistan meselesine hayatının bir yerinden dokunmuş olan da konuştu, uzaktan izlemiş olan da, bedel ödemiş olan da, hiçbir bedel ödememiş olan da. Siyasetçiler, hukukçular, gazeteciler, eski ve yeni aktörler, süreci destekleyenler, karşı çıkanlar, umutlananlar ve kuşku duyanlar söyleyeceklerini söylediler. Ortaya ise üzerinde bu kadar çok konuşulan bir metnin, Kürt meselesinin tarihsel ölçeği açısından aslında söyleyecek çok az şeyi olduğu tuhaf bir tablo çıktı.
Belki de bu nedenle artık yasayı biraz daha az konuşmak gerekiyor. Çünkü asıl mesele birkaç maddelik hukuki bir düzenlemenin iyi mi kötü mü olduğu değil, bir asrı aşan Kürt meselesinin ve elli yılı aşan Kürdistan özgürlük mücadelesinin hangi tarihsel ölçek içinde okunacağıdır. Bağımsızlık, özgürlük ve kendi geleceğini belirleme iddiasıyla oluşmuş büyük bir tarihsel birikimi güncel siyasetin sınırlı araçları üzerinden değerlendirmeye başladığımız anda yalnızca bugünü yanlış okumayız, geçmişin ölçeğini de küçültürüz.
15 Ağustos’a tam da buradan bakmak gerekir. Herhangi bir hukuk metninin, müzakere sürecinin veya dönemsel siyasal dengenin içine sığdırılabilecek bir tarih değildir. Kürtlerin modern tarihsel hafızasını yeniden örgütleyen kurucu momentlerden biridir. Tek moment de değildir. Şêx Said, Agirî-Zîlan, Dersim, Enfal, Raperîn, Kobanê ve Halep; farklı dönemlerde, Kürdistan’ın farklı parçalarında ve birbirinden farklı koşullar altında yaşanmış olsalar da Kürtlerin kendi siyasal varlıklarını, kaderlerini ve gelecek tasavvurlarını yeniden düşünmek zorunda kaldıkları tarihsel eşiklerdir. Bu momentleri ortak bir tarihsel hafızada buluşturan, birbirlerine benzemeleri değil, farklı dönem ve parçalarda Kürtlerin varlık, irade ve gelecek tasavvurunu yeniden şekillendirmiş olmalarıdır.
15 Ağustos’un bu süreklilik içindeki özgünlüğü açıktır. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra yaşanan büyük kırılmaların, uzun sessizlik döneminin, 12 Eylül rejiminin ve Diyarbakır Cezaevi’nin ardından ortaya çıkan yeni Kürt kuşağı, siyasal geleceğine yeniden kendi iradesiyle müdahale etme iddiasını bu tarihle başka bir aşamaya taşıdı. Bu nedenle 15 Ağustos’u yalnızca askerî bir başlangıç olarak tanımlamak, onun Kürt toplumunda yarattığı siyasal ve sosyolojik dönüşümü açıklamaya yetmez.
15 Ağustos’un bugün taşıdığı anlam tam da bu nedenle güncel siyasetten büyüktür. Siyaset bugünün güç dengeleriyle, hukuk mevcut devlet düzeniyle, müzakere ise içinde bulunulan koşullarla sınırlıdır. Tarihsel hafıza bunların hiçbirine bütünüyle sığmaz. 15 Ağustos’un anlamını bugün çıkarılan bir yasa, yarın kurulacak bir masa veya başka bir gün değişecek siyasal strateji belirleyemez. O anlam, kırk yılı aşan sonuçlarıyla, dönüştürdüğü toplumla, yarattığı siyasal özneyle ve Kürtlerin modern tarihindeki yeriyle zaten oluşmuştur.
Tam da bu nedenle bugün tartışılan hukuk metninin kendisinden çok, ona yüklenen tarihsel anlam üzerinde durmak gerekir. Türkiye Cumhuriyeti geçmişte de teslim olma, pişmanlık, topluma kazandırma ve etkin pişmanlık başlıkları altında farklı hukuki araçlara başvurdu. Bunların kapsamları ve teknikleri aynı değildi; bugünkü düzenlemeyi geçmiştekilerin basit bir tekrarı olarak sunmak doğru olmaz. Fakat hukuki tekniğin değişmesi, bir meselenin hangi siyasal ve güvenlik paradigması içinde tanımlandığı sorusunu ortadan kaldırmaz.
Kırk iki yıllık son derece ağır bir çatışma döneminin ardından ortaya çıkan sınırlı bir geçiş düzenlemesinin, kendi hukuki kapasitesinin çok üzerinde tarihsel anlamla sunulması ciddi bir ölçek sorunu yaratmaktadır. Buradaki soru yasanın yeterli veya yetersiz oluşu değildir, sınırlı bir hukuki aracın neredeyse yeni bir tarihsel çağın kuruluş belgesi gibi algılanmasını sağlayan siyasal söylemdir.
Bir hukuk metninin gerçek kapasitesi ile ona yüklenen tarihsel anlam birbirinden uzaklaştıkça beklenti, muhakemenin önüne geçer.
İnsanlar metni ne yaptığı üzerinden değil, temsil ettiği söylenen gelecek üzerinden tartışmaya başlarlar. Böylece kırk iki yıllık mücadelenin sonucunu yasadan hareketle okumak gibi ters bir tarih ilişkisi kurulur. Oysa doğru yöntem bunun tersidir, bugünkü yasa, 15 Ağustos’un ve onu izleyen kırk iki yılın ölçeği içinde değerlendirilmelidir, 15 Ağustos bugünkü yasadan hareketle yeniden anlamlandırılmamalıdır.
Üstelik tartışılan düzenleme daha başlangıçta kendi normatif hükmünü de kurmaktadır. PKK’yi “terör örgütü”, bu onurlu mücadeleye katılmış insanları ise esas olarak güvenlik hukukunun kategorileri içinde tanımlamaktadır. Böylece Kürt meselesini ortaya çıkaran tarihsel koşullar, devlet politikaları, Diyarbakır Cezaevi, dağa çıkan kuşakların hangi koşullarda ortaya çıktığı ve bu mücadelenin Kürt toplumunda yarattığı geniş dönüşüm hukukun görüş alanının dışında kalmaktadır, konuşulmamaktadır.
Bu nedenle önümüzdeki dönemin önemli entelektüel ve siyasal meselelerinden biri, bu elli yılın Kürtler tarafından hangi kavramlarla anlatılacağı olacaktır. Çünkü hafıza yalnızca kültürel değil, aynı zamanda stratejik bir alandır ve bu, Türkiye’nin PKK’ye karşı son on yılda geliştirdiği askerî strateji üzerine yapılan çalışmalarda da görülmektedir. Fransız jeopolitik dergisi Conflits’te yayımlanan çalışmasında Tancrède Josseran’ın dikkat çektiği unsurlardan biri, deneyim, taktik bilgi ve örgütsel hafızayı yeni kuşaklara aktaran kadro yapısının stratejik önemidir. Stratejik biçimde hedef alınan bu kadro yapısının tasfiyesi, yalnızca örgütsel kapasitenin zayıflatılması değil, kuşaklar arasındaki deneyim, bilgi ve hafıza aktarım zincirinin kesilmesi anlamına gelmektedir.
Bunun daha uzun tarihsel arka planında Türkiye’nin askerî düşünce geleneği bulunmaktadır. 1883’te Osmanlı ordusunun modernizasyonu için İstanbul’a gelen ve askerî okulların yönetiminde doğrudan rol üstlenen Colmar von der Goltz’un Das Volk in Waffen, Türkçede yerleşen adıyla “Millet-i Müselleha” düşüncesi, savaşı yalnızca profesyonel ordunun faaliyeti olarak değil, toplumun insan gücü, eğitimi, disiplini ve örgütlenmesiyle birlikte geniş bir seferberlik kapasitesi olarak ele alıyordu. Goltz’dan bugüne değişmeden uzanan doğrusal bir doktrinden söz etmek doğru değildir.
Burada önemli olan daha temel bir süreklilik, devletler yalnızca kurumlarını değil, stratejik hafızalarını da kuşaktan kuşağa aktarırlar. Akademiler, arşivler, doktrinler, kurumsal eğitim ve güvenlik bürokrasisi bu devamlılığın araçlarıdır. Goltz Paşa’nın Millet-i Müselleha’sının Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan askerî düşünce literatüründe kalıcı bir referans olarak varlığını hâlâ sürdürmesi de bu açıdan tesadüf değildir, bir asrı aşan süre sonra hâlâ tartışılabilmesi, stratejik düşüncenin kurumlar aracılığıyla nasıl kuşaktan kuşağa taşınabildiğinin dikkat çekici örneklerinden biridir. Teknoloji değişir, kurumlar dönüşür, savaş biçimleri farklılaşır fakat devlet hafızası kendisini yeni koşullara uyarlayarak yaşamaya devam eder.
Kürtler açısından çıkarılması gereken sonuç da buradadır. Devlet kendi stratejik hafızasını böylesine büyük bir ciddiyetle koruyorsa, Kürtlerin kendi tarihsel hafızalarını korumaları da siyasal sürekliliğin temel meselelerinden biri olmak zorundadır. Bu, geçmişi kutsamak veya her tarihsel kararı eleştiriden muaf tutmak değildir. Tam tersine, kendi tarihini başkalarının kategorilerine terk etmeden eleştirebilecek kadar güçlü bir tarihsel ve entelektüel alan yaratmaktır.
Son dönemde en sık tekrarlanan cümlelerden biri şudur: “Her şeyi devletten beklememek gerekir.” İlk bakışta makul görünen bu ifade, birbirinden tamamen farklı iki meseleyi aynı cümle içinde eritmektedir.
Kürtlerin son yüz yıllık siyasal tarihi zaten devletten kendi geleceğini bahşetmesini bekleyen kuşakların tarihi değildir.
Ne Şêx Said’in, ne Cibranlı Xalid Bey’in, ne Seyit Rıza’nın, ne Alişêr’in ne de onlardan sonra gelen kuşakların siyasal tutumları devletin sağlayacağı bir lütuf beklentisi üzerinden açıklanabilir. 15 Ağustos kuşağını ortaya çıkaran tarihsel koşullar da bunun tersini göstermektedir. Kürtler devletten geleceklerini hiçbir zaman beklemedi, bugün de beklemiyorlar. Devletten beklenen başka bir şeydir: kendi tarihsel sorumluluğuyla yüzleşmesi.
Koçgiri’nin, Şêx Said yargılamalarının, Agirî ve Zîlan’ın, Dersim’in, 33 Kurşun’un, Diyarbakır Cezaevi’nin, JİTEM yapılanmalarının, faili meçhullerin, zorla kaybetmelerin, yakılan ve boşaltılan köylerin, Roboskî’nin bütün boyutlarıyla aydınlatılması, arşivlerin açılması, sorumluluk zincirlerinin ortaya konulması ve hakikatin kabul edilmesi devletten gelecek beklemek değildir.
Bunun adı lütuf talebi değil, adalet ve hakikat talebidir. Bir toplumun devletten kendi hukukuna ve tarihsel sorumluluğuna uygun davranmasını istemesi ile siyasal geleceğini devletin iradesine bırakması arasında temel bir fark vardır. “Devletten beklenti” kavramı bu ayrımı ortadan kaldırdığı ölçüde açıklayıcı olmaktan çıkar, tarihsel sorumluluğu bulanıklaştıran bir söyleme dönüşür.
Bütün bunların ardından asıl soru daha belirgin hâle gelmektedir: 15 Ağustos bundan elli yıl sonra nasıl yazılacaktır? Şêx Said nasıl anlatılacaktır? Diyarbakır Zindanı Kürt tarihinin neresinde duracaktır? Enfal, Raperîn, Kobanê ve Halep arasında ortak bir tarihsel hafıza kurulabilecek midir?
Bunlar yalnızca tarihçilerin ilgileneceği akademik ayrıntılar değildir. Siyasal egemenliğin en az tartışılan biçimlerinden biri, bir halkın kendi geçmişini adlandırma hakkıdır. Bir toplum kendi tarihini hangi kavramlarla anlatacağını kaybettiğinde, yalnızca geçmişine ilişkin kelimeleri değil, o geçmişin anlamını belirleme gücünü de başkalarına bırakmaya başlar.
Bu mesele artık yalnızca dört parça Kürdistan açısından da düşünülemez. Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya uzanan geniş coğrafyada giderek beşinci bir toplumsal alan oluşmaktadır. Bu beşinci alan, dört parçada yaşanabilecek siyasal kırılmaların ötesinde Kürtlerin tarihsel hafızasının ve siyasal sürekliliğinin en güçlü güvencelerinden biri hâline gelmektedir, tam da bu nedenle stratejik bir önem taşımaktadır. Fakat yeni kuşakların önemli bir bölümü Kürtçe veya Türkçe okumamakta, düşünsel dünyalarını İngilizce, Almanca, Fransızca, İsveççe ve başka diller içinde kurmaktadır. Dolayısıyla temel soru şudur: Bu tarih hangi semantik alan üzerinden aktarılacaktır? Kürtçe veya Türkçe okumayan yeni kuşaklara Şêx Said’den 15 Ağustos’a, Enfal’den Kobanê ve Halep’e uzanan tarih hangi kavramlarla anlatılacaktır? Bu basit bir tercüme sorunu değildir, Kürt tarihinin dünya dilleri içinde kendi anlamını kaybetmeden yeniden kurulması meselesidir.
Burada tarihçilere, sosyologlara, hukukçulara, dilbilimcilere, eğitimcilere, arşivcilere ve Kürt entelektüel dünyasında üretim yapan herkese önemli bir sorumluluk düşmektedir. Bir asrı aşan hafızanın sistematik biçimde arşivlenmesi, tanıklıkların kayıt altına alınması, belgelerin korunması, karşılaştırmalı çalışmaların yapılması, kavramsal sözlüğün geliştirilmesi ve bunların yeni kuşakların yaşadığı dillere taşınması artık yalnızca kültürel bir faaliyet değildir; tarihsel sürekliliğin kurumsal altyapısını oluşturma meselesidir.
Devlet bunu kendi açısından yapmaktadır, arşivini kurmakta, kavramlarını üretmekte, güvenlik literatürünü geliştirmekte, müfredatını yazmakta ve kendi tarih anlatısını gelecek kuşaklara taşımaktadır. Kürtlerin önündeki tarihsel sorumluluk bundan daha önemlidir, hayatidir. Çünkü korunması gereken yalnızca geçmişin bilgisi değil, o geçmişin anlamıdır.
Buradaki amaç geçmişi kutsamak değildir. Hiçbir mücadele, örgüt veya siyasal dönem tarihsel eleştirinin dışında tutulamaz. Fakat eleştiri ile kendi tarihini başkasının kavramları içinde eritmek aynı şey değildir.
Tarihsel olgunluk, geçmişi ne kutsallaştırmak ne de inkâr etmektir, onu kendi bağlamı içinde anlayabilecek, eleştirebilecek ve gelecek kuşaklara aktarabilecek düşünsel ve kurumsal kapasiteyi yaratmaktır.
15 Ağustos’u anmanın bugünkü anlamı da burada ortaya çıkmaktadır. Onu yalnızca geçmişte yaşanmış askerî bir eylem olarak tanımlamak ne kadar eksikse, bugünkü siyasal sürecin veya hukuki düzenlemenin tarihsel gerekçesine indirgemek de o kadar eksiktir. Çünkü böyle yapıldığında kırk iki yıllık bir tarih, vardığı düşünülen bugünkü sonuca göre geriye doğru yeniden okunmuş olur.
Oysa tarih böyle işlemez. Bugün, geçmişin sonuçlarından biridir; geçmiş, bugünün sonucuna indirgenemez. Bu nedenle bugünkü hukuk 15 Ağustos’un anlamını belirleyemez. Tam tersine, 15 Ağustos’un yarattığı tarihsel gerçeklik, bugünkü hukukun hangi ölçekte değerlendirilmesi gerektiğini gösterir. Siyasal stratejiler değişebilir, süreçler başlayabilir ve bitebilir, hukuk yeniden yazılabilir. Fakat bir tarihsel momentin değeri, sonunda hangi yasanın çıkarıldığıyla değil, bir halkın kendi varlığına, siyasal iradesine ve geleceğine ilişkin neyi değiştirdiğiyle ölçülür.
Kırk iki yılın sonunda ortaya çıkan herhangi bir hukuki düzenleme, bu tarihin sonucu olabilir; ölçüsü olamaz. Çünkü 15 Ağustos’un tarihsel ağırlığı, bugün önümüzde duran metinde değil, onu mümkün kılan iradede, ardından değişen bir halkın siyasal bilincinde ve bu uğurda ödenen bedellerde aranmalıdır.
Devlet bugünün hukukunu yazabilir. Siyaset bugünün kararlarını verebilir. Ama 15 Ağustos hakkında son sözü bugün söylemeyecektir.
Onun hükmünü, ödenen bedellerin ve değiştirdiği tarihin ölçeğinde, tarih verecektir.