Dev-Turizm İş Sendikası’ndan işyerlerinde yaşanan mobbing ve tacize karşı kampanya

Dev-Turizm-İş, iş yerlerinde artan taciz, şiddet ve mobbing vakalarına karşı bir kampanya başlattı. Kampanya kapsamında işverenlere ‘İş Yerinde Şiddet, Taciz ve Mobbingle Mücadele Taahhütnamesi’ imzalatılıyor ve taahhütnameler iş yerlerine asılıyor.

DEV-TURİZM

İş yerlerinde taciz, mobbing ve şiddet vakaları her geçen gün artıyor. Ekonomik krizin giderek derinleştiği Türkiye’de, işini kaybetme korkusu yaşayan işçiler açısından mobbing ve taciz, olağanlaştırılan bir durum haline geliyor.

Türkiye’nin Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) 190 sayılı Şiddet ve Taciz Sözleşmesi’ni imzalamamış olması nedeniyle mobbing, şiddet ve taciz vakalarına karşı yeterli yasal yaptırım bulunmuyor. Yapılan araştırmalara göre, yoğunlukla özel sektörde olmak üzere Türkiye’de iş yerinde taciz, mobbing ve şiddete maruz kalanların oranı yüzde 90’lara yaklaşıyor.

Türkiye’nin imzalamadığı ILO 190 sayılı Sözleşme, uluslararası düzeyde iş yerlerinde şiddet ve tacize karşı en kapsamlı düzenlemelerden biri olarak kabul ediliyor. Sözleşme, işçilerin iş yerlerinde yaşanan şiddet ve tacize karşı korunmasını öngörürken, devlet ve işverenlerin de işçiden yana sorumluluk üstlenmesini zorunlu kılıyor. Sözleşme ayrıca şiddet ve taciz vakalarının önlenmesi ve denetlenmesine yönelik kapsamlı bir mekanizma öneriyor.

Buna karşılık Türkiye’de, çoğunluğu özel sektör çalışanları ve kadınlardan oluşan işçilerin yaklaşık yüzde 90’ı iş yerlerinde şiddet, mobbing ve tacize maruz kalıyor. Genel istatistiklere göre bu vakaların başında yönetici baskısı, hakların engellenmesi, kişilik haklarına saldırı, yoğun çalışma saatleri, her türlü taciz (cinsel, fiziksel, sözlü) ve şiddet geliyor.

DİSK’e bağlı Dev-Turizm-İş, iş yerlerinde artan taciz, şiddet ve mobbing vakalarına karşı yeni bir kampanya başlattı. Kampanya kapsamında sendikanın yetkili olduğu iş yerlerinde işverenlere ‘İş Yerinde Şiddet, Taciz ve Mobbingle Mücadele Taahhütnamesi’ imzalatılıyor ve taahhütnameler iş yerlerine asılıyor.

Sendikanın örgütlenme görevlisi Salih İnce ve sendika avukatı Sıla Öztürk, başlatılan kampanyayı ve iş yerlerinde yaşanan şiddet, taciz ve mobbingin boyutlarını ajansımıza değerlendirdi.

‘İŞÇİLERİN İŞ TANIMI YOK’

İşçilerin ücretlerin gaspı, toplu sözleşmelerin dışında, iş yerlerinde yaşanan şiddet ve mobbing uygulamalarına yönelik de çok sayıda şikayet olduğunu gördüklerini belirten Salih İnce, şunlara dikkat çekti:

 “Son dönemde özellikle işçi direnişlerinde, onun dışında toplu sözleşme süreçlerinde de öne çıkan mücadele başlığı, işçilerin öne çıkan talepleri hep ücret oldu. Fakat biz çalışmalarımız içerisinde işçilerle temas kurduğumuzda, iş yerlerini gezdiğimizde, işçilerle görüştüğümüzde, bize çalışma koşullarının ağırlaşmasıyla ilgili çokça sorun taşımaya başladılar. Ücret meselesi tabii yakıcı bir mesele ama ücretin dışında buraya eğilmek, buraya yoğunlaşmak gerektiğine kanaat getirdik. Çünkü bunun bir nedeni var.”

Çalışma ortamlarında az işçiye kapasitelerinin çok üstünde işler yaptırıldığını, çalışma koşullarının ise hiçbir şekilde iyileştirilmediğini dile getiren İnce, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İşçiye çok iş yaptırılıyor, iş yükü ağırlaşmış durumda. İşçinin işverenle çalışma koşullarının iyileştirilmesine dair bir pazarlık şansı yok. Zaten ücretler düşük; o ücreti de alabilmek için katlanmak zorunda kalıyor. O ücrete erişebilmek için, çalışma koşullarında karşılaştığı her şeyi katlanmak zorunda kaldığı bir durum olarak görüyor. Ama karşılaştıkça da sağlıkları bozuluyor. Ön tarafta çok cilalı bir ambalaj ama arka planda da az işçiye çok iş yaşanıyor. Onun dışında iş tanımı yok; her işçiye her iş yaptırılıyor. İşçinin itiraz etme hakkı tanınmıyor. İşçiye, ‘Ne iş verilirse yapılacak’ deniyor.

İş tanımı yok. Ocakta yemek hazırlıyor, temizlik yapıyor, hatta tuvalet temizliği dahi yaptırılıyor. Ocakta yemek yapan işçiye tuvalet bile temizletiliyor, yük taşıtılıyor. Ne iş olsa yaptırılıyor.

‘Kalifiye işçi maliyeti yükseltir’ düşüncesiyle kalifiye işçi çalıştırmıyorlar. O yüzden de kalifiye işçi azaldı. İş bilgisi, deneyimi zayıf işçilerle iş yaptırılmaya çalışılıyor. Maliyeti düşürmenin yarattığı başka sonuçlar da var; hem işçilerin iş güvenliği ve sağlığı açısından hem de hizmet alan müşteriler açısından.

Hem işçilerin lehine hem de hizmeti alanların lehine olacak bütün kurallar kağıt üzerinde kalmış; hiçbir denetim yok. Mesai saatleri başlı başına arkadaşların hayatlarını altüst eden, sağlıklarını da bozan bir şey. Bu iş kolunda mesai saatleri son derece düzensiz. Bütün günü altüst eden, gecenin yarısında gelen bir telefonla ertesi gün kaçta çalışacağı belli olmayan bir düzen.

Son derece düzensiz ve uzun mesai saatleri var. Hatta sezon zamanında turizm bölgelerinde çalışma saatleri 17 saate çıkıyor ve bu normalleşmiş durumda. İşçinin rızasıyla fazla mesai yapabilir ama onun da bir sınırı var: 11 saat. Birçok yerde işçiler 11 saatin üzerinde çalıştırılıyor.

Diyelim ki bir metal iş kolunda çalışan işçi tezgahında çalışır; yanında ya eş kıdemliler vardır ya da üstleri. Yani bir mobbinge maruz kalacaksa, maruz kalacakları onlardır. Bizim iş kolunda ise işçiler sürekli müşteriyle de karşı karşıyalar. Müşterinin psikolojik saldırılarıyla, hatta fiziksel saldırılarıyla ve tacizleriyle sürekli karşı karşıyalar. Bu normalleştiriliyor.

Bütün bu saydığım şeylere işçi, ‘Ben bu iş kolunda çalışacaksam, bu maaşı elde edeceksem bütün bunlara katlanmalıyım’ diyor. Kayıt dışı çalışmanın çok yüksek olduğu iş kollarından bir tanesi; yani göçmen işçiliği yaygın. Bir de bunun içine ‘öğrenci işçilik’ diye bir şey katıldı. Geçmişte de öğrenciler çeşitli part-time işlerde çalışırdı ama bu oran düşüktü. Şimdi oldukça yüksek. Sadece part-time da değil, full-time olarak öğrenci, işçi sınıfının bir parçası haline geldi.

Göçmen ve öğrenci işçiler, sektördeki en alt kademeyi teşkil eden, en güvencesiz kesim oluyor. Kayıt dışılığın da yoğun yaşandığı bir iş kolu. Genel tablo bu.”

‘İŞÇİ İNTİHARLARI ARTTI’

Çalışma koşullarındaki zorlukların işçileri psikolojik olarak da zorladığına, işçi intiharlarının çoğunun bu baskı ve mobbingler yüzünden meydana geldiğine dikkat çeken İnce, bu süreçte ‘çalışma acısı’ diye bir kavramı öğrendiklerine belirterek şunları söyledi:

“İntihar vakaları var zaten. Bu konuya eğilmemiz de şundan oldu: Esasında İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nden (İSİG) arkadaşlar bu konuda çalışıyor. Onlar içerisinde Aslı Odman özellikle yoğunlaştı; biz de ondan besleniyoruz. ‘Çalışma acısı’ diye bir kavramı öğrendik. Çalışma acısı, Fransa kökenli bir kavram. Çünkü Fransa'da bir dönem kamu işletmelerinin özelleştirilmesi sonucu, özelleştirilen kamu işletmelerinde art arda intiharlar yaşanmaya başlamış. İntiharlar incelendiğinde çalışma ortamıyla, iş yeriyle bağlantısı kurulmuş. Hatta bir slogan üretilmiş: ‘Çalışma acısı öldürür’ diye.

Bu yakın zamanda bizim de bu mesele gündemimize girince, bu meseleyi beslemek için çeşitli kaynakları taradık. İletişim Yayınları'ndan çıkan, Uğur Şahin Umman'ın kaleme aldığı ‘Çalışma Acısı’ kitabı var. Birçok saha gözlemine dayanarak oluşturulmuş bir kitap. O kitapta çeşitli saha verileri yer alıyor.

Örneğin bir işçi, o meşhur işkenceci Esat Oktay Yıldıran döneminde, Diyarbakır Hapishanesi'nde kalıyor. Genç bir devrimci tutsak olarak orada ağır işkencelere maruz kalıyor. Daha sonra tahliye olup eğitim hayatını tamamladıktan sonra öğretmen oluyor. Öğretmen olduktan sonra da çalışma hayatında mobbinge ve baskıya maruz kalıyor.

Bu kişi, Diyarbakır Hapishanesi'ndeki işkenceyle çalışma hayatında yaşadığı psikolojik baskı ve mobbingi karşılaştırıyor ve çalışma hayatındakinin kendisinde çok daha büyük hasarlar oluşturduğunu söylüyor. Aradaki ayrımı da şöyle koyuyor: ‘Diyarbakır Hapishanesi'nde dayanışma vardı ve oradaki işkence en azından ruhumuzda, zihnimizde hasar bırakamadı; o dayanışmayla güçlü kaldık. Fakat çalışma hayatında yalnızız.’

Çalışma hayatındaki bu işkence karşısında hasar görüyoruz; kişinin hem fiziksel hem de ruhsal sağlığı bozulmuş durumda. Sembol işkence merkezlerinden biri olan Diyarbakır Hapishanesi'ndeki işkenceyle, iş yerindeki mobbingin -ki o da bir psikolojik işkencedir- bu şekilde kıyaslanması bana çok çarpıcı geldi.

Türkiye'de, dediğim gibi henüz ücret meselesine kilitlenmiş bir sınıf mücadelesi ve sendikal mücadele var ama en az bunun kadar önemli bir başlık da bu çalışma acısı. Çünkü insanlar bedenen ciddi hasarlar alıyorlar. İnsanlar yaşamak için çalışmak zorunda, zaten çalışma meselesinin kendisi tarihi boyunca bir zorakilik. Ancak tarih içerisinde sınıf mücadelesiyle çalışma koşullarının daha insanileştirilmesine yönelik kazanımlar elde edilmişti. Ne oldu da şimdi bu kadar yakıcı bir hal aldı?

Herkesin ortaklaştığı konu şu: Neoliberal sermaye birikim döneminde işçi sınıfının tüm kazanılmış hakları o kadar geriye gitti ki, o tarihsel kazanımlar ellerinden alındı. Şimdi çalışma hayatı tam bir esaret ilişkisine, iş yerleri de esir kampına dönmüş durumda. Yaşamda kalabilmek için o ücrete erişmesi, ücrete erişebilmesi için de ne yaşıyorsa katlanması lazım. Bu tamamıyla normalleştirilmiş vaziyette. Biz de bu normalleştirilen mevzunun doğal olmadığını anlatıyoruz ve bir mücadele başlığı haline getirmeye çalışıyoruz.”

‘YAŞANAN HASARLARIN ÖNEMLİ KISMI GİDERİLEMİYOR’

Yaşanan vakaların kendilerine gelmesinin ardından sendika olarak çalışma koşullarına ilişkin bir çalışmaya başladıklarını belirten İnce, şunları ifade etti:

“Biz şunu tartıştık: Anayasada, İş Kanunu’nda, Ceza Kanunu’nda mobbinge dair çeşitli mevzuatlar, hatta Cumhurbaşkanlığı genelgeleri var. Konu yakıcı hal aldıkça, mobbing kavramı daha bilinir ve görünür olmaya başlayınca bir mevzuat da oluşmuş ama biz bunun tamamen kağıt üzerinde kaldığını, uygulamada olmadığını gördük. Biz iş yerlerinde önleyici tedbirlerin alınmasıyla ilgileniyoruz. İşçi şiddete veya mobbinge maruz kalınca hakkını arasın, maruz kalmasın istiyoruz. Çünkü o hasarların önemli bir kısmı sonradan giderilemiyor.

O yüzden ‘Çalışma ortamında engelleyici ne yapabiliriz?’ diye bakıyoruz. Uluslararası Çalışma Örgütü de bu konuda çeşitli kurallar koymuş. Örgütlendiğimiz iş yerlerinde işvereni mobbingi, tacizi ve şiddeti sıfırlayacak şartları sağlamaya itiyoruz. Bu şartları taahhüt etmesini istiyoruz ve bizim de içinde olacağımız şekilde düzenli olarak denetlenmesini öneriyoruz. Böylece örgütlü olduğumuz iş yerlerinde işvereni bu durumun sıfırlanmasına dönük bir sürece soktuk.”

‘TÜRKİYE’DE YASALARDA MOBBİNG 2011’DE ZİKREDİLİYOR’

Türkiye’de işçilerin yaşadıkları mobbing ve tacizlere ilişkin hukuksal bir güvencelerinin tam olarak olmadığını belirten sendikanın avukatı Sıla Öztürk ise şunları söyledi:

“Türkiye açısından bu konu, ‘hiç yok’ ya da ‘çok iyi var’ diyebileceğimiz bir seviyede değil. Çeşitli kanunlarda ismen, yani ‘psikolojik taciz’ olarak geçiyor ama bu kanunlar arasında İş Kanunu yok. Çalışma hayatını düzenleyen temel kanun İş Kanunu'dur ama mobbing orada müstakil olarak yer almıyor.

Mobbing ya da psikolojik taciz diye ifade edecek olursak, bu kavram karşımıza ilk olarak Türkiye Borçlar Kanunu’nda çıkıyor. İlginç bir şekilde, orada sadece ismi anılıyor; psikolojik ve cinsel taciz başlığı altında işverene bir yükümlülük yüklüyor. İlerleyen yıllarda, 2011 yılında bir genelge yayınlanıyor (o zaman için henüz Cumhurbaşkanlığı genelgesi değil). Bu genelge ‘mobbing’ ismini zikrediyor; fakat kapsamı itibarıyla yeterli bir boyutta değil. Daha sonra Türkiye'de İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) bu konuyu ele alıyor ve orada bir tanımlamaya gidiliyor.

2016 yılında çıkan bir kanunla aslında kanun seviyesinde Türkiye mevzuatına tanımlı bir şekilde girmiş oluyor. Ama buradaki tanımlama da kapsamı itibarıyla yeterli kalmıyor çünkü kanun bunu sadece ayrımcılık dahilinde ele alıyor.

Uluslararası alanda ise 2019-2021 aralığını kapsayan ILO 190 sayılı Şiddet ve Taciz Sözleşmesi ortaya çıkıyor ki bu sözleşme oldukça önemli. Çünkü mevzuyu uluslararası çapta, şiddet ve tacizin her türlüsüne karşı herkesin korunmasına ilişkin kapsamlı bir şekilde ele alıyor. Fakat Türkiye bu uluslararası sözleşmeye henüz yanaşmış durumda değil ve imzalamadı. Dolayısıyla şu anda elimizde yazılı belge olarak bulunan en ileri form ILO’nun 190 numaralı sözleşmesidir ama Türkiye buna taraf değildir. Yine yakın dönemde bir Cumhurbaşkanlığı genelgesi yayımlandı ve orada da konu ele alınıyor.

‘YARGITAY, İŞÇİNİN ELİNİ KOLAYLAŞTIRMA ÇABASINDA AMA YETERLİ DEĞİL’

Fakat mobbingi gerçek anlamda iyi bir tanıma kavuşturan, devlete ve işverenlere koruma ile önleme yükümlülüğü yükleyen, çeşitli cezalandırma pratikleri içeren ve denetimin sağlam olmasını sağlayan kapsamlı bir ‘çatı düzenleme’ şu an için Türkiye'de söz konusu değil. Hukuk, bu eksikliği yargı eliyle toparlamaya çalışıyor. Şu anda bu konuda çeşitli yargıtay kararları mevcut. Yargıtay, mevzunun kanıtlanabilirliği açısından işçilerin elini kolaylaştırma yönünde bir çaba içerisinde olsa da bunun yeterli olduğunu söyleyemeyiz.

Bu nokta neden önemli? Çünkü kapsamlı bir tanım ve içerik olmadığı için kanıtlama unsurları yargı içerisinde ancak boşluklar doldurularak ilerleyebiliyor. Bu ilerleyiş işçiden yana olsa da sıkıntılı tarafı, yargı süreçlerinin çok uzun sürmesidir. Dava yoluyla hak arama süreci, istinafı ve diğer aşamalarıyla birlikte gerçekten uzun yıllara yayılıyor.

Aynı zamanda yargı, süreklilik noktasında örneğin, ‘6 ay’ gibi uzun aralıklar arıyor. Bir işçinin karşılaştığı sistematik yıldırma ve bezdirme fiillerini mobbing olarak tanımlayabilmek için süreklilik, sistematiklik ve kasti davranışlar bütünü aranıyor. Bu altı aylık sınır, farklı ekolleri de beraberinde getiriyor. Türkiye'de buna karşı savunular geliştiren hukukçular ve akademisyenler olsa da bu durum henüz yargıya etkin bir şekilde yansımıyor.

Örneğin bir işçi, iki haftalık bir süreçte çok yoğun ve sistematik bir baskı yaşayabilir ve bu tahribat, başka birinin altı ayda yaşadığından daha ağır olabilir. Ancak mevcut yaklaşım neredeyse işçiye, ‘Git iş yerinde bunu biraz daha yaşa, ondan sonra bakarız’ diyerek bir geri itme yaratıyor.

Bu konuda ciddi çabalar sarf eden kıymetli akademisyenler ve doktorlar da var. Burada Şebnem Korur Fincancı’nın adını anmak gerekiyor. İşçilerin yaşadığı tahribatın raporlanması sürecinde Türkiye'de ciddi emekler veren isimlerden biridir. Bu tip çabaların çoğalarak bir bütün mücadele hattı içerisinde birleşmesi gerektiği kanaatindeyim. Sendikası, avukatı ve doktoruyla topyekün bir mücadele çizgisi etrafında toplanılmalı; fiili mücadeleyle kazanımlar elde edilirken bu durumun kamusal bir hak kazanımına dönüşmesi sağlanmalıdır.”