‘Çerkes halkı süreci sessizce takip ediyor’

Çerkes hakları aktivisti Kuban Kural, Çerkesleri “Cumhuriyetin ilk Kürtleri” şeklinde tanımlarken, ötekileştirilmiş ve sessizleştirilmiş bir toplum olduğunu söyledi. Kural, Çerkeslerin Kürtlerle yürütülen süreci de sessizce izlediğini ifade etti.

Türkiye’de bütün halklar iktidarların baskıları ve zorbalıklarıyla karşı karşıya kaldılar. Bu halklardan biri de çok konuşulmasa da Çerkesler oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarından beri devletin baskı, asimilasyon politikalarına maruz kalan, kendi toplumlarını korumak için çaba harcayan Çerkes halkı, halen kendi varlıklarını koruma mücadelesi veriyor. 

Uzun yıllardır Çerkes ve Kafkas halklarına yönelik hak ihlallerine karşı mücadele veren Çerkes Hakları Aktivisti Kuban Kural, Çerkeslerin uzun süredir baskı altında olduğunu belirterek, Çerkesleri ‘Cumhuriyet’in ilk Kürtleri’ olarak tanımlıyor. 

‘ÇERKESLER CUMHURİYETİN İLK KÜRTLERİDİR’

Kural ile Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin sorunlarını ve çağrıcısı olduğu Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansını konuştuk. Çerkeslere yönelik baskıların Türkiye’nin kuruluşundan beridir var olduğunu dile getiren Kural sözlerine şöyle devam etti: “Türkiye’de yaşayan Çerkesler’in yaşanan süreçleri uzaktan takip ettiklerini, edilgen bir pozisyonda olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun tarihsel, coğrafi, siyasi ve sosyal sebepleri var. Bir kere Çerkesler buralı değiller. Bir diaspora halkı Çerkesler. Onun için ‘beğenmiyorsan çek git’ söylemi en çok onları siyasi alanın dışına itiyor. Ya da ‘biz buralıyız sonradan gelenlerin konuşmaya hakkı yok’ gibi söylemler Çerkeslerin zaten kısıtlı olan siyasallaşma süreçlerini akamete uğratıyor. Osmanlı son döneminde ve Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş sürecinde özellikle 1919-1923 döneminde oldukça mobilize bir toplum aslında Çerkesler. Hatta bir anlamda ‘Cumhuriyet’in ilk Kürtleri’ diyebiliriz Çerkesler için. Devletin hışmına ilk uğrayanlardan. Diaspora olmaları, iktidar kavgalarında araçsallaştırılmaları, coğrafi olarak dağınık yerleştirilmiş olmaları gibi sebeplerle çok daha kolay sistem içine dâhil edilebiliyorlar tarihsel süreç içinde. Çeşitli baskılara da maruz kalıyorlar bu süreçte.” 

DÊRSIM SOYKIRIMININ PROTOTİPİ

Kural şunları ekledi: “Mesela bugün pek kimsenin bilmediği ‘Gönen Manyas Çerkeslerinin sürgünü’ hadisesi Dersim Soykırımının prototipi gibidir. Tabi ki etkisi ve boyutuyla karşılaştırılamaz ancak yöntemler, yaşananlar dikkate alındığında dikkat çekici benzerlikler vardır. Yine her kesin bildiği ‘Hain Çerkes Ethem’ imgesi de Çerkesleri sindirmek için kullanılagelmiştir. ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyalarının etkileri, yaşadıkları yerlerde düşmanlaştırılmaları gibi daha birçok irili ufaklı hadise sayılabilir. Ancak son tahlilde Cumhuriyet rejiminin gücünü tahkim etmesiyle (bu büyük ölçüde Çerkesleri diskalifiye etmesiyle gerçekleşir...)  Çerkeslerin tamamen özel alanlarına hapsolduklarını söyleyebiliriz. Köyden kente göç süreciyle ise kısmen de olsa kırda yaşatabildikleri kültürel özelliklerini özellikle dillerini kaybetmeye başladılar. Şehirlerde çeşitli kurumsal yapılar inşaa edebilseler de ciddi bir politikleşme süreci yaşamadılar. Bunda Çerkes entelektüellerinin de sorumlulukları vardır.”

SESSİZLEŞTİRİLMİŞ BİR TOPLUM

Kural, Çerkeslerin “ötekileştirmeye ve çeşitli baskılara Cumhuriyetin ilk dönemlerinde maruz kaldığını ve düzleştirilmiş, sessizleştirilmiş bir toplum olduklarını” söyledi. 

Kural şöyle devam etti: “Geldiğimiz noktada büyük ölçüde zihniyet olarak devlete eklemlenmiş, ülkede ancak demokratik adımlar atıldığında kendi sorunlarını kamusallaştırabilen, anti demokratik dönemlerde ise özel alanlarına dönen bir Çerkes kitlesi var karşımızda. Burada son dönemlerde yeni neslin daha görünür olma çabasını ve sorunlarını kamusallaştırma istediğini not etmemiz gerek.”

SESSİZLİK ANLAŞILABİLİR, AMA DOĞRU DEĞİL

Çerkes halkının Kürdistan Özgürlük Hareketi ve devlet arasında devam eden süreci sessizce izlediklerini ve sürecin şeffaf ilerlememesi endişesi taşıdıklarını dile getiren Kural, şöyle konuştu:

“Geniş Çerkes kitlesinin ne düşündüğünü bilmemiz pek mümkün değil. Ancak her toplumsal grup gibi Çerkeslerin de parçalı ve farklı görüşlere sahip olduklarını söyleyebiliriz. Genel bir yorum yapacak olursak şu anda süreci sessizce izlediklerini görüyoruz. Bunun sebeplerini öncelikle sürecin şeffaf bir şekilde ilerlememesi, toplumsallaşması için özellikle hükümet/devlet kanadının adım atmaması, kamusal dilin demokratik olarak inşa edilmemesi şeklinde sayabiliriz... Politik tecrübesi kısıtlı bir diaspora halkı için bu sessizlik anlaşılabilir olsa da doğru değil. Artık Çerkeslerin kendi dertlerini kamusallaştırmaya başlarken gözlerini devlete değil birlikte yaşadıkları ve benzer sorunları yaşadıkları halklara çevirmeleri gerekiyor. Dilleri kaybolmak üzere olan, kültürel kimliklerine yaşam alanı bulamayan Çerkeslerin tek kurtuluşlarının buradan geçtiğini düşünüyorum. Milliyetçilikten uzak bir kimlik siyasetini inşaa etmeleri ve yaşadıkları coğrafyanın sorunlarına demokratik bir perspektif ile dâhil olmaları gerekiyor. Kısaca Çerkes kimliğinin özneleşmesi gerekiyor ki hem son yaşadığımız sürece sağlıklı bir katkı sunabilsinler hem de dertlerini kamusallaştırabilsinler.”

KÜRT SORUNUNDA DEVLETİN HER DEDİĞİNE İNANMIŞ KESİMLER VAR

Çerkes halkının yüzleşme konusunda da talepleri olduğunu dile getiren Kural,  “Cumhuriyet öncesini de dâhil ettiğimizde yüzleşilmesi gereken olaylarla dolu yakın tarihimiz. Yüzleşme ise öncelikle kabul etmekten geçiyor” dedi.

Kural sözlerini şöyle sürdürdü: Bugün 1915’den bahsederken kamu otoritesinin yüzleşmesinin ötesinde bir toplumsal yüzleşmeden de bahsedebilmemiz gerekiyor. Ya da Kürt meselesinde bir yüzleşme gündem olacaksa tarafların yüzleşmelerinin ötesinde toplumsal kesimlerin de kendi gerçeklikleriyle ve hatalarıyla yüzleşmeleri gerekiyor. Ancak Türkiye gibi devletin/otoritenin çok güçlü olduğu ve toplumsal kesimlerin de büyük ölçüde otoriteye göre pozisyon aldığı ülkeler de toplumsal yüzleşme dediğimiz şey çok kolay olmuyor. Barış Ünlü’nün Türklük sözleşmesine atıf yaparak söylersek, toplumsal kesimler için o sözleşmeyi yırtıp atmak oldukça zor. Çünkü sözleşmenin bir dayatanı var bu coğrafyada, oda devlet. O esnemeden yüzleşmek ise ciddi bir toplumsal politizasyon gerektiriyor. Ancak yine de burada özellikle aydınlara ve entelektüellere ciddi bir görev düştüğünü söylemeliyiz. Ki devlete rağmen yüzleşme sürecinin kapısını aralayacak olanlar onlar. Mesela Kürt sorununda yıllardır devletin her dediğine inanmış, ciddi bir endoktrinasyon ve manipülasyona tabi tutulmuş toplumsal kesimleri kendine getirecek olan düşünen insanların sessizliği yırtacak olan haykırışlarıdır. Yüzleşme dediğimiz şey otoritelerin değil toplumsal kesimlerin birbirlerini tanımaları, anlamaları ve hatalarından ders almaları ile anlamlı hale gelebilir ancak. Yıllarca bize öğretilen “bir olmak” söylemini “birlikte olmaya” evirmenin yolu da derinlemesine bir toplumsal yüzleşmeden geçiyor.”

Entegrasyon konusunun da doğru tartışılması gerektiğini dile getiren Kural, “Entegrasyon tartışmalı, en azından tartışılması gereken bir kavram bana kalırsa. Nereye, kime, ne şekilde entegre olunacağı önemli bir nokta. Toplumsal kesimlerin entegrasyonu, eğer her kesimin kendisi olarak bir arada olacağı bir ortam ise tamam ancak birinin diğerine dâhil olacağı, onlaşacağı bir durum olarak değerlendirildiğinde burada ciddi bir sorun var. Öyle bir durum ancak soft asimilasyon olarak tarif edilebilir. Bence doğru kavramsallaştırma entegre olunacak yapıyı hep birlikte inşaa edebilmek. Çünkü sorunumuz entegrasyondan ziyade entegre olunacak ortaklaşma iradesinin inşaa edilememiş olması. Onu inşa edeceğimiz bir atmosferde ancak demokratik bir entegrasyondan bahsedebiliriz” ifadelerini kullandı. 

CUMHURİYET DEMOKRATİK BİR PERSPEKTİFLE İNŞA EDİLMELİ

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü konferansının önemli olduğunu, bir perspektif inşa edilmesi gerektiğini dile getiren Kural sözlerine şöyle devam etti:

“Cumhuriyet demokratik bir perspektifle inşa edilmedi. Böyle bir niyetleri, arzuları ve gündemleri de yoktu kurucu kadroların. Sonrasında ise demokratikleşme süreçleri sürekli akamete uğradı. Belki de biraz önce bahsettiğimiz tarihsel yüzleşmeyi gerçekleştiremediğimiz için ülkeyi demokratikleştiremedik. Aradan yüz yıl geçti hala köhne bir ülkede, adaletsizlikler içinde, birbirimizi dahi tanıyamaz halde yaşamaya çalışıyoruz. 1915 ile yüzleşememiş, Dersim diyemeyen bir kamu otoritesi ve toplumsal kesimler... Böyle bir atmosferde demokrasinin ve hukukun inşaasından söz etmek oldukça zor. Bu coğrafyada bilinenlerinin dışında bilinmeyen ancak yüzleşilmesinin toplumsal iyileşmeye hizmet edeceği o kadar tarihsel vaka var ki. Gönen Manyas Çerkes Sürgünü örneğin bunlardan sadece biri. 

Maalesef Cumhuriyetin İkinci Yüzyılına da anti demokratik bir atmosferde, hukukun ayaklar altına alındığı bir halde giriyoruz. Ancak geldiğimiz noktada ülkenin en önemli sorunu denen Kürt meselesi, Kürt halkının dirayeti sayesinde kendisini dayatıyor. Hem bu sürecin demokratik bir perspektife bürünmesi için hem de diğer birçok konunun masaya yatırılması için bu tarz konferansların toplantıların önemi çok büyük. Dikkat ederseniz bu sebeple hem ilk yüzyılı konuşacağımız hem de ülkenin ikinci yüzyılının nasıl demokratikleştirileceğini tartışacağımız bir konsepti var konferansımızın. Yüzleşerek geleceğe bakmak, boğucu ve anti demokratik bir ortamda olsak da yeni çıkış yolları aramak ve bir anlamda demokrasinin ve barışın toplumsallaşmasına hizmet etmek olarak özetleyebiliriz belki de konferansın amacını...

Bu konferans farklı kesimlerden birçok kişinin bir araya geldiği, demokrasiye dair bir çığlık, bir çağrı olarak da değerlendirilebilir. Bu anlamda da oldukça değerli bir iş yapıldığını düşünüyorum ki umarım konferans çağrıcıları artarak önümüzdeki dönemde de aktivitelerine devam ederler.”