Şengal üzerindeki oyunlar ve Êzidî toplumunun direnişi

Şengal’e yönelik 12 yıldır kirli oyunlar ve beyaz soykırım sürdürülüyor. Ancak kuşatmaya, dünyanın kayıtsızlığına ve sistematik saldırılara rağmen Êzidî toplumu, kendi topraklarında öz savunma ve öz yönetim yoluyla direnerek teslim olmayı reddediyor.

ŞENGAL

Soykırımın 12’nci yıldönümünde, takvimler 3 Ağustos 2026’yı gösterdiğinde, Êzidî toplumunun ve tüm vicdan sahibi insanlığın çektiği acı, çok yönlü siyasi ve jeopolitik dengelerin sonucudur. Ağustos 2014'te DAİŞ’in saldırılarıyla başlayan katliamlar, yalnızca radikal bir örgütün vahşetiyle açıklanamaz; bu, daha geniş bir soykırım projesinin, bölgenin demografik ve siyasi haritasını değiştirme planının bir parçasıdır.

12 yıl sonra Şengal, yalnızca acı ve felaketlerin anıldığı bir yer değil, aynı zamanda bölgesel ve uluslararası güçlerin çatışmalarının ve stratejik hesaplamalarının merkezi haline geldi. Tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşen bu katliam, Êzidî halkının hukuk dışında bırakılmasının derinliğini ve savunmasızlığını gösterdi. Şengal’deki mevcut durum, aynı zamanda özerk diplomasiyi, çıkarları savunan siyaseti ve uluslararası kayıtsızlığın gerçek yüzünü de ortaya koydu.

Bu süreç, Şengal sorununun artık insani bir felaketin sınırlarını aştığını ve Ortadoğu'daki devlet yapılarının geleceğiyle doğrudan ilgili siyasi, hukuki ve egemenlik krizine dönüştüğünü gösteriyor.

TİYATRAL DİPLOMASİ, BOŞ SÖZLER VE BÜROKRATİK YOLSUZLUK

Şengal’in kurtarılmasının ardından yaşanan süreçte birçok konferans, vaatlerle dolu açıklamalar ve teatral diplomasi görüldü. Uluslararası toplum ve çokuluslu kurumlar, kamuoyunun baskısı altında, Şengal’i yeniden inşa etme, soykırımı en yüksek yasal düzeylerde tanıma ve failleri uluslararası mahkemelere çıkarma konusunda büyük vaatlerde bulundu.

Ancak son 12 yıldır bu vaatlerin gerçekleşmediği, bürokratik labirentlerde ve jeopolitik çıkarlar ağında yok olduğu görüldü. Şengal için ayrılan fonlar Şengal topraklarına ulaşmadı ve Irak'taki idari sistemlerdeki organize yolsuzluğun etkisi altında bölündü.

Şengal siyasetindeki en kritik konulardan biri de Irak Merkezi Hükümeti ile Kürdistan Bölgesi Hükümeti arasında, Birleşmiş Milletler ve Türk devletinin gözetiminde imzalanan 9 Ekim 2020 tarihli Şengal Anlaşması’ydı. Bu anlaşma, yukarıdan aşağıya siyasetin ve halkın iradesinin göz ardı edilmesinin en açık örneğiydi. Bölgenin geleceğine ilişkin kararlar, Êzidîlerin yerel meclisleri ve Şengal’i en karanlık günlerinde savunan güçlerin gerçek temsilcilerinin katılımı olmadan alındı.

Bu anlaşmanın temel amacı, altyapı sorunlarını çözmek veya halkın güvenliğini sağlamak değil, 2014'te geri çekilen eski güçlerin siyasi ve askeri hegemonyasını yeniden kurma girişimiydi. Anlaşma, sahadaki gerçekliği ve Êzidî toplumunun özerk iradesini dikkate almadığı için barışı sağlamak bir yana, kalmadı, bölgedeki siyasi ve askeri gerilimleri derinleştirdi ve uluslararası çabaların geçerliliğini sorgulattı.

GÖÇMEN KAMPLARININ ARAÇ HALİNE GETİRİLMESİ VE ENGELLEME POLİTİKASI

İnsani ve toplumsal açıdan bu kuşatma politikasının en vahim sonucu, 12 yıl sonra hala naylon çadırlarda yaşayan yüz binlerce Êzidî mültecinin durumudur. Duhok vilayetindeki kamplardaki yaşam artık geçici bir durum değil, siyasi bir araç ve demografik değişim aracı haline geldi. Bu ailelerin ata topraklarına geri dönmemesi, kişisel bir tercih veya sadece fırsat eksikliğinden kaynaklamıyor; organize bir engelleme politikasının sonucudur.

İktidar güçleri; kontrol noktaları, idari engeller, psikolojik savaş ve korku propagandası yoluyla insanların meşru dönüşünü engelliyor. Bu engelleme politikasının amacı, Êzidî nüfusunu seçim baskısı aracı olarak kamplarda tutmak ve aynı zamanda Şengal’de demografik bir boşluk yaratarak bölgede uzun vadeli hegemonik projelerin kolayca uygulanmasını sağlamak.

Şengal ve köylerindeki iç duruma bakıldığında, bu umutsuzluk politikasının gerçekliği daha da belirginleşiyor. Sîba Şêx Xidir, Til Izêr, Herdan, Girzerik ve Koço gibi bölgeler, fiziksel ve ekonomik olarak ölü kentler haline getirildi. Kentin altyapısı, temiz su şebekesi, elektrik sistemi ve sağlık merkezleri, normal yaşamı neredeyse imkansız hale getirecek bir seviyeye ulaştı. Uygun hastanelerin ve okulların olmaması, yaşamın devamı için doğrudan bir engel teşkil ediyor.

Dahası, ekonomik, tarımsal ve hayvancılık alanlarının kasıtlı olarak yok edilmesi, genç Êzidîleri umutsuzluğa düşürmek ve Avrupa’ya göç etmeye zorlamak amacıyla gerçekleştiriliyor. Bu zorunlu göç, özünde Êzidî toplumunu tarihsel köklerinden koparmayı, kültürel kimliğini yok etmeyi ve bölgeyi dinamik gücünden mahrum bırakmayı amaçlayan yeni bir soykırım yönteminin devamıdır.

SAVUNMA GÜÇLERİ ÜZERİNDEKİ ASKERİ BASKILAR

Bu sosyal ve ekonomik felaketin yanı sıra, en ciddi tehdit Şengal’in askerileştirilmesidir. Ağır bir kararnameyle uluslararası özel statüye sahip, silahsızlandırılmış ve koruma altına alınmış bir bölge olması beklenen kent, bugün istihbarat savaşının ve silahlı güçlerin baskısının merkezi haline geldi. Bağdat'taki merkezi hükümet, iç politika ve yerel baskıların etkisiyle, yurttaşlarına hizmet etmek ve onlara güven vermek yerine, dağın, kent merkezinin, köylerin ve yerleşim yerlerinin etrafına on binlerce askeri güç, tank ve ağır teçhizat konuşlandırıyor.

Bu askeri varlık, halkı dış tehditlerden korumak için değil, siyasi hareketleri kontrol etmek ve Êzidî toplumunun örgütlü iradesini bastırmak içindir. Êzidxan Asayişi ve YBŞ gibi öz savunma güçlerine yönelik sürekli baskı, en zor anda kendilerini savunan insanları silahsızlandırma ve korumasız bırakma girişiminin açık bir göstergesidir. Bu girişim, devletin halkın tüm öz savunma mekanizmalarını baltalayarak onları tekrar istikrarsız siyasi dengelerin insafına bırakmak istediğini gösteriyor.

ÖRGÜTLÜ DİRENİŞ VE ÊZİDÎ KADINLARIN ÖNCÜ ROLÜ

Bu karanlık tabloya, askeri kuşatmaya, asimilasyon politikasına ve uluslararası kayıtsızlığa rağmen, tüm bu politikaları geçersiz kılan dinamik, Êzidî toplumunun azmi ve örgütlü direnişidir. Bu 12 yıl boyunca Êzidîler, artık sadece tarih kitaplarında kurban olmak istemediklerini, aksine, geleceklerini belirlemede başrol oynamak istediklerini gösterdi.

Özellikle Êzidî kadınlarının siyasi, sosyal ve özsavunma alanlarındaki aktif katılımı, bu tarihi değişimin en önemli adımıdır. Yerel meclislerin, özerk yönetim kurumlarının kurulması, kültürel ve dini yaşamın sürdürülmesine yönelik çabalar, topluluk içindeki direniş ağının derin olduğunu ve klasik baskı yöntemleriyle yok edilemeyeceğini kanıtladı.

Şengal’deki bu derin yarayı gerçekten iyileştirmek ve mevcut krizi sona erdirmek için bölgeye yönelik siyasi yaklaşım tamamen değiştirilmelidir. Çözüm, yabancı anlaşmalar ve askeri yaklaşımlar dayatmakta değil, Êzidî halkının kendi kendini yönetme ve savunma iradesini Irak Anayasası çerçevesinde resmileştirmekte yatıyor.

Şengal’e uygulanan askeri abluka kaldırılmalı, hava sahası dış saldırılara kapatılmalı ve bölgenin gerçek temsilcilerini içeren yeni bir anlaşma uygulanmalıdır.

Ayrıca, inşa projeleri bağımsız kurumların gözetimi altında başlatılmalı ve mültecilerin geri dönüşünün önündeki engeller kaldırılmalıdır. Şengal için adalet sağlanana ve bu kadim topluluk için güvenli bir statü oluşturulana kadar, siyasi ve sosyal düzen devam edecek ve bu durum, vicdanlarda ve uluslararası politika tarihinde kara bir leke olarak kalacak.