Helin Ümit: Süreç hızlanacaksa Önderliğin siyasi ve hukuki statüsü tanınmalı

'Eğer Erdoğan’ın dediği gibi süreç hızlanacaksa, Bahçeli’nin dediği gibi Türkiye Yüzyılı olacaksa, Önder Apo’nun siyasi ve hukuki statüsü tanınmalı, Önder Apo fiziki olarak özgür olmalı. Bu temelde bu sürecin baş müzakerecisi olarak çalışma yürütebilmeli"

HELİN ÜMİT

Medya Haber televizyonunda yayınlanan Özel Program’da konuşan Kürdistan Özgürlük Hareketi Üyesi Helin Ümit, Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu’da yaşanana önemli gelişmeleri değerlendirdi.

Nobel ödüllü 82 aydın, yazar, bilim insanının Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü için Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne yaptığı umut hakkı çağrısının çok anlamlı olduğuna değinen Helin Ümit, Ortadoğu’daki savaş, yıkım ve gelinen aşamanın aslında dünyadaki duyarlı, vicdanlı insanları ürküttüğüne dikkat çekti. Avrupa’nın Kürt halkına yönelik tutumuna tepki gösteren Ümit, Avrupa’nın Kürt inkârcılığına ve soykırımına çanak tutan politikasından vazgeçmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Türk devletinin 50 yıllık inkâr, imha ve soykırım politikalarına rağmen Kürt varlığının mezarda tutulamadığını, mezarı çatlattığını ifade eden Helin Ümit, Kürt halkının PKK öncülüğünde 4 parça Kürdistan’da, Avrupa’da, her yerde varlıklarının farkına vardığının altını çizdi.  Türkiye Cumhuriyeti devletinin 100 yıllık inşasının antidemokratik temelde olduğunu belirten Ümit, “Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Kürt varlığının inkârına dayandı. Bazı kesimler şunu söylüyor; Türkiye’de demokratikleşme sorunları var, bunlar çözülmeden Kürt sorunu nasıl çözülecek, Kürtler hep kendi durumlarını ortaya koyuyorlar, hep Kürt sorunu diyorlar ve başka bir sorun olduğunu aslında görmüyorlar.

Bize dönük böyle eleştiriler var. Fakat bunu söyleyenler şunu görmüyorlar, Türkiye’nin bu kadar antidemokratik inşa edilmesinde ve antidemokratik özelliklerinin derinleşmesindeki temel sorun Kürt varlığının inkârı. Cumhuriyet inşa edilirken üniter bir yapı olarak inşa edildi ve sadece Kürtler değil, Ermeniler, Lazlar, Çerkesler, Pomaklar, Türkiye’de yaşayan diğer halklara da Türkçülük dayatıldı. Tek kimlik dayatıldı” diye konuştu.

Özgürlük Hareketi Üyesi Helin Ümit’in Medya Haber televizyonuna verdiği röportaj şu şekilde:

Dünyanın önde gelen Nobel ödüllü 82 bilim insanı ve aydın, Önder Apo’ya umut hakkı için Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne yönelik bir çağrı mesajı yayınladı. Umut hakkının uygulanmasını güvence altına almak için kararlı adımların atılmasını talep ettiler. Siz bu çağrıları, talepleri nasıl görüyorsunuz ve nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle İmralı’da kadınlar ve halklar için özgürlük ve kardeşlik baharını, barışı getirmek için yüksek tempoda mücadele eden Önder Apo’yu sevgi ve özlemle selamlıyorum sizin aracılığınızla, tüm yoldaşlarım adına.

Nobel ödüllü 82 aydın, yazar, bilim insanı yeni bir çağrı yayınladılar. Aslında bu üçüncü çağrıları oluyor. Daha önce de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne hitaben yazdıkları bu tarz çağrıları, mektupları, talepleri oldu. Fakat böyle bir dönemde elbette 82 aydın, insanlığın vicdanını temsil eden şahsiyetin böyle bir girişimde bulunması oldukça anlamlı. Dikkat edin, Ortadoğu’daki savaş, yıkım, gelinen aşama aslında dünyadaki duyarlı insanları, vicdanlı insanları ürkütüyor. Bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Bu 82 aydın da özellikle Ortadoğu’daki gerilimi, savaşı, kan deryasını göz önünde bulundurarak Önder Apo’yu işaret ediyorlar. Bunu ben şöyle biraz da değerlendiriyorum aslında.

Biliyorsunuz Türkiye’de, Kürdistan’da aydınlar var ya da aydın geçinenler var. Fakat Önder Apo’nun gerçekten en az imkânla geliştirmek istediği Barış ve Demokratik Toplum Süreci karşısında oldukça duyarsızlar. Böyle altında başka şeyler arıyorlar fakat sınırların ötesinden gerçekten insanlığın vicdanını temsil eden böyle bir kesimin ortaya çıkması umut verici ve gerçekten çok anlamlı. O anlamıyla ben bu çağrı metnine imzasını atan tüm aydınları selamlıyorum. Tabii sadece çağrı ile kalmamalarını diliyorum. Yapacak çok şey var. Ortadoğu için, dünya için, Kürdistan için, Kürtler için yapacak çok şey var ve bu gerçekten uluslararası bir sorun. Kürdistan’daki sorun, Kürt varlığı ve özgürlüğü sorunu bir uluslararası sorun. O anlamıyla bu aydınların girişimleri oldukça anlamlı.

Siz de ifade ettiniz, yaptıkları çağrıda Önder Apo’nun konumunu tanımlıyorlar. Hem statüsünü tanımlıyorlar, hem de barış kişiliği olduğunu ve böyle bir dönemde barış için çalışan önderlerin, öncülerin desteklenmesi gerektiğinin altını çiziyorlar. Bu çok önemli bir vurgu. Dikkat edin, hemen, hemen dünyanın her köşesinde savaş tamtamları çalıyor. Zaten Ortadoğu’da savaş çok yoğunlukla devam ediyor. Böyle bir ortamda aslında başka bir modernitenin temsilcisi olarak Önderliğin sesini bu insanlar duymuş bulunuyor. Evet, şeye dikkat çekiyorlar çağrılarında, umut hakkının uygulanması gerektiğini, bu konuda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin üzerine düşen görevleri yapması gerektiğini belirtiyorlar.

DÜNYADAKİ AYDINLAR ÖNDER APO’NUN BİR ÇÖZÜM MERKEZİ OLDUĞUNU GÖRÜYORLAR

Fakat bununla da yetinmiyorlar. Daha fazlasını söylüyorlar. Diyorlar ki hukuki ve siyasi statüsü netleşmeli. Önder Apo bu süreci etkili yürütebileceği bir pozisyon kazanmalı. Fiziki olarak özgür olmalı diyorlar ki biz buna sonuna kadar katılıyoruz. Öyle söyleyebilirim. Buradan yola çıkarak şunu da ifade etmek istiyorum; Türkiye’de de, Kürdistan’da da vicdanlı insanlar var, aydınlar var, toplumsal soruna eğilmek isteyen kesimler var. Fakat özellikle medyayı işgal eden bir kesim var. Tam bir körlük içerisindedir. Tam bir anlam körlüğü içerisindedir. Bu 82 aydın bu çağrıyı yaptığı zaman bende yarattığı şey o oldu. Yanı başındaki soruna, içinde bulunduğu atmosfere bu kadar duyarsız olan bir gerçeklik var Türkiye ve Kürdistan’da, aydınlar açısından söylüyorum. Ya da yazarlar açısından söylüyorum, bilim insanları açısından söylüyorum.

Ama diğer tarafta da böyle hâlen insanlığın anlam arayışında olduğunu görüyoruz. O anlamıyla bu 82 aydının yaptığı girişim önemli. Dediğim gibi başta da söyledim, bu üçüncü girişimleri oluyor. Sayılarının da artmasını, daha fazla örgütlü hâle gelmelerini, yine daha fazla etkinliklerde, sadece Kürtler açısından da değil. Ben bu 82 aydının yaptığı açıklamayı sadece Kürt ve Kürdistan açısından ele almıyorum. İnsanlık açısından bir çağrı yapıyorlar. Dünyanın, dünya sisteminin geldiği durumu görüyorlar. İnsanlığın bunalımını görüyorlar. Böyle bir bunalım ortamında Önder Apo’nun bir çözüm merkezi olarak ortaya çıktığını görüyorlar ve bunu destekliyorlar. Gerçekten bu güzel bir gelişmedir. Hayatımızda sadece olumsuz gelişmeler yok, bir de böyle güzel gelişmeler oluyor diyebilirim.

Aslında ilk sorumuzla bağlantılı olarak, 2025 yılında AİHM’in Önder Apo için aldığı umut hakkı kararı bir yıl sonrasına, 2026 Haziran’ına ertelendi. Üzerinden bir yıl geçti ama hâlâ uygulanmış değil.

Evet, umut hakkı uygulanmadı, uygulanmıyor. Geçtiğimiz günlerde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısını yaptı ve gündeme almadı. Yanlış değilsem 9-11 Haziran tarihleri arasında oturumlarını yaptılar. Şöyle bir durum var; geçtiğimiz yıl Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Türkiye’ye süre vermişti. AİHM’deki sözleşmeye bağlı olduğu için Türkiye’den o sözleşmenin gerekliliklerini yerine getirmesini istemişti ve bir yıllık bir süre daha vermişti. Fakat uygulanmadı. Uygulanmadığı gibi bu yıl gündeme de alınmadı. Aslında beklenen şuydu: Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Türkiye üzerine bir yaptırım kararı alması bekleniyordu. Fakat bu böyle olmadı. Şimdi bu neden böyle oluyor? Esas sorun bu. Avrupa sistemi, Avrupa sistemi içerisinde oluşan kurumlar neden Kürt varlığı ve özgürlüğü konusunda böyle bir tutum içerisindeler? Esas olarak sormamız gereken, tartışmamız gereken, anlamamız gereken konu bu oluyor.

Şöyle söyleyebilirim; aslında Kürtler, Kürt toplumu biliyorlar nedenini. 50 yıllık mücadele içerisinde, özellikle de siz de biliyorsunuz, Avrupa özgürlük mücadelesinin çok önemli bir siyasi, hukuki mücadele alanı oldu. Kürtler varlıklarını bıkmadan, usanmadan 50 yıldır Avrupa’nın caddelerinde, sokaklarında hiç terk etmeyerek aslında ortaya koydular. Avrupa gerçekliği, Avrupa sistemi Kürt halkını tanımıyor, Kürdistan’ı tanımıyor, Kürdistan’da yürütülen mücadeleyi bilmiyor, Önder Apo’yu bilmiyor, değil. Peki, niye böyle oluyor? Neden Avrupa, demokrasinin kalesi ya da demokrasinin merkezi olarak kendisini lanse ederken söz konusu Kürtler ve Kürdistan olduğunda neden böyle bir sessizliğe, tavırsızlığa, hatta suç ortaklığına giriyor? Bu soruyu iyi sormak ve çözümlemek lazım. Biz şunu biliyoruz, mesela Önderlik 1998’de Şam’dan çıktığında yönünü Avrupa’ya verdi. Neden Avrupa’ya verdi? Çünkü siyasi çözüm arıyordu. Kürt sorununa bir muhatap arıyordu. Kürt sorununu artık şimdi tartışıyoruz ya, demokratik, hukuki, siyasi çözüm yollarını açmaya çalışıyor.

Önderlik aslında Uluslararası Komplo’yu bu temelde boşa çıkarmak istedi. Onun öncesinde hazırlıkları vardı. Fakat bütün kapılar yüzüne kapandı. İstenmeyen adam ilan edildi Önderlik Avrupa’da. Bunun tabii ki nedenleri var. Şöyle kısaca özet geçeyim; aslında dediğim gibi bütün halkımız biliyor ama belki bilmeyen, ilgili olanlar açısından da faydalı olabilir. Biliyorsunuz, Ortadoğu’daki sistem 1. Dünya Savaşı sonrası şekillendi. Buna Sykes-Picot düzeni de denilebilir. Ona göre Türkiye’de işte Kemalist rejim inşa edildi. Proto-İsrail, Araplarda Baas rejimleri inşa edildi. İran’da işte rejimi, ardından Humeyni rejimi oluşturuldu. Fakat tüm bunların merkezinde Kürdistan vardı. 1. Dünya Savaşı sonrası şekillenen Ortadoğu böyle bir Ortadoğu’ydu. Kürt varlığının inkâr ve imhasına dayalı, soykırımına dayalı, Kürtleri mezara koyan bir sistemi aslında Avrupa kendisi inşa etti. Küresel kapitalist sistemin 1. Dünya Savaşı döneminde oluşturduğu strateji Kürt inkârına dayalıydı.

PKK İLE KÜRTLER HER YERDE VARLIKLARIN FARKINA VARDI

Bu nedenle Kürtler ne kadar bedel ödemiş olursa olsunlar, ne kadar fedakârlık yapmış olursa olsunlar, ne kadar kan, can vermiş olursa olsunlar Avrupa sistemi, hegemonyası kulaklarını Kürt varlığına, Kürt çığlığına kapalı tuttu. Bu bir stratejik yaklaşımdı. Bunu öyle şey gibi değil, işte bazı kurumlar, kişiler ya da bazı iktidarlar bunu böyle tercih ettiler, değil. Çünkü 98’de biz bu yakıcı gerçekliği çok çarpıcı bir şekilde yaşadık. Ülke, ülke Önder Apo dolaştı, havada tutuldu, uçağını indireceği bir yer bulamadı. Oysaki aynı Avrupa aslında Türkiye’den daha fazla Kürt sorununun sorumlusudur. Aynı Avrupa Kürt sorununu yaratan sistemin sahibidir. Bunu böyle görmek lazım fakat şimdi tabii şöyle bir durum var. Ortadoğu’daki strateji değişiyor. 50 yıllık inkâr, imha ve soykırım politikalarına rağmen Kürt varlığı mezarda tutulamadı, mezarı çatlattı. PKK öncülüğünde Kürt Özgürlük Hareketi, Önder Apo gerçekliği sadece Kuzey Kürdistan’da da değil. Dört parça Kürdistan’da, Avrupa’da, yeryüzünde, her yerde Kürtler kendi varlıklarının farkına vardılar.

Sadece bununla da kalmadılar. Kendi özgürlüğü ve varlığı için söz kurabilen bir halktan bahsedeceksek bu Kürt halkıdır. Şimdi yeniden bir Ortadoğu şekillenmesi var. Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşan strateji aşıldı. Sykes-Picot düzeni aşılıyor. Bu yeni düzende Avrupa ne yapacak? Soru bu. Mesela ben Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin bu yaklaşımı, yine ilgili kurumlar diyeyim, Avrupa’da sözde işte Avrupa uygarlığını temsil eden, Avrupa modernitesini temsil eden kurumların bu tutumlarında politikasızlık görüyorum. Bir yanı politikasızlık, ikinci ayağı ise mevcut statükoda ısrar görüyorum. Avrupa istiyor ki 1. Dünya Savaşı sonrası oluşan denge, Ortadoğu’daki strateji olduğu gibi devam etsin. Fakat derler ya, cin şişeden çıktı. Kürt varlığı artık kendisini ortaya koydu. Bu sürdürülemez. Bu statüko sürdürülemiyor. Zaten onun için ne oldu? İşte 3. Dünya Savaşı diyoruz, Ortadoğu Savaşı diyoruz, Büyük Ortadoğu Projesi deniliyor, İsrail hegemonyası için Amerika ile birlikte İsrail’in yaptığı ittifak deniliyor.

Ne yapıyorlar bölgede? Yeni bir dizayna giriştiler. Yeni bir dizayn vardır Ortadoğu’da. İlişkiler, ittifaklar yeniden şekilleniyor. Ve böyle bir tablo içerisinde Kürtlere yönelik strateji de değişiyor. Şimdi mesela herkesin bir stratejisi var. İsrail’in bir Kürt stratejisi var. Evet, bundan 100 yıl önce Türkiye Proto-İsrail olarak kuruldu. Ön İsrail, İsrail’in öncesi. Bölgede İsrail’in kurulması ve desteklenmesi için aslında inşa edildi. Fakat bu aşıldı. Şu anda bu aşılıyor. Post-İsrail dönemi, İsrail sonrası dönemdeyiz şu anda. Ve İsrail ne yapıyor biliyor musunuz? Araplarla, Filistin halkı şahsında aslında Arap dünyasıyla çatışmalı. Bölgede yalnız, İran’la, Farslarla çatışmalı. Geriye Türkler ve Kürtler kalıyor İsrail açısından. İki güç bölgede etkinlik kurma üzerinden karşı karşıya geliyor. Ve İsrail şunu fark etti; Kürt dinamiğinin gücünü fark etti. 60 milyon Kürt, dört parça Kürdistan. Bu Kürtlerle nerede güçlü ilişki kurarsa ya da onları arkasına alırsa bölgede etkinlik kurabileceğini gördü. Bunun üzerine bir planı var.

ESKİSİ GİBİ KÜRT İNKARCILIĞI DÜNYA ÇAPINDA KALMADI

PKK karşıtlığı da buradan geliyor. Ya da Kürt Özgürlük Hareketi’ne İsrail’in karşıtlığı da buradan geliyor. Çünkü Önder Apo’yu kontrol altına alamadılar. Bunu biz çok iyi biliyoruz. Siz bakmayın özel savaşın, yok şu kurdurdu, yok şu yaptırdı, yok şunun maşası, bakmayın siz onlara. Bunların hepsi ne diyorlar, iftira, özel savaş. Özgürlük Hareketi’ne karşı İsrail’in karşıtlığı buradan geliyor. O yüzden mesela bize dönük savaşı NATO bu kadar destekledi, ABD bu kadar destekledi, İsrail bu kadar destekledi. Bize dönük savaşın önemli bir kısmında İsrail destekledi, evet fiilen askerini göndermedi ama bütün silahlarını gönderdi, teknolojisini Türkiye’ye verdi. Kafamızda biz Heronların nasıl gezdiğini biliyoruz, o Heronların kime ait olduğunu da biliyoruz. Mesela İsrail’in stratejisi var, ABD’nin stratejisi var.

Artık eskisi gibi Kürt inkârcılığı dünya çapında kalmadı. Türkiye’de kalsa ne olur? Avrupa bunu görmeyecek mi? Avrupa’nın bir Kürt stratejisi oluşmayacak mı?  Ya da değişen, dönüşen Ortadoğu’da Avrupa nasıl yer alacak? Türkiye bile, bu kadar soykırım var, inkâr var, imha kültürü var. Buna rağmen Türkiye’de dikkat edin, Bahçeli’nin ağzından sürekli bir şeye vurgu yapılıyor. Bölge değişiyor, dünya değişiyor. İşte acaba biz nasıl olacağız? Ülkemiz böyle kalacak mı? Bir ateş çemberi var, yok tehlike var. Dönem, dönem İsrail’in açıklamaları oluyor, Kıbrıs’ta bilmem işte yan komşularındaki hareketleri. Bunların hepsi bölgedeki değişimin tüm hızıyla devam ettiğini gösteriyor. Sorunuz bağlamında Avrupa bu tutumunu sürdüremez. Avrupa Kürt inkârcılığına ve soykırımına çanak tutan politikasından vazgeçmeli.

Tam tersine, Türkiye’nin demokratikleşmesi Kürt sorununun çözümünden geçer mottosuyla Önder Apo’nun başta umut hakkı olmak üzere statüsünün tanınması için destek vermeli. Böyle olursa, evet, 60 milyon Kürt’ün önderliği Önder Apo’dur. Evet, başka siyasi eğilimler de var, başka akımlar da var. Kürtler de tek, homojen bir şey değil ama tartışmasız tek önderlik Önder Apo’dur. Bunun tanınması gerekir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi niye Önder Apo’nun umut hakkı hakkında bir cümle kurmuyor? Hangi çıkar hesabı? Çıkar hesabı var çünkü aslında hukuki olarak, yasal olarak bu başvuruları değerlendirmesi lazım. Kürtler binlerce mektup yazdı, Kürtler günlerce kapılarında kaldı, binlerce dosya birikti. Önderliğin kendi başvuruları var. Tüm bunlara rağmen bu böyle tutuluyorsa demek ki orada böyle çok gerici bir yaklaşım var diyebilirim.

Sizin de bildiğiniz gibi Türkiye’de çok önemli bir konferans gerçekleştirildi bugünlerde, İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı. Bu konferansta demokratik entegrasyonun, Cumhuriyet’in demokratik dönüşümü gibi konuların konuşulduğu, tartışıldığı, önemli isimlerin katıldığı oturumlar gerçekleşti. Konferansın süreç açısından önemi nedir?

İlk sorunuzda da söyledim, burada da söyleyeyim, her şey çok kötü gitmiyor, güzel şeyler de oluyor. Bu konferans da son dönemde yapılan en olumlu çalışmalardan bir tanesi, öyle söyleyebilirim. Dikkat edin, Türkiye’de öyle bir gündem var ki aslında böyle insanın beynini donduruyor. Bir yanda Türkiye’nin temel sorunları var, köklü sorunları var, tüm yakıcılığıyla kendisini dayatıyor. Bir yanda da koltuk kavgaları, farklı gündemler, özel savaş gündemleri var. Böyle bir atmosferde Türkiye’ye, Türkiye’de kendi gündemine yakışır bir konferans gerçekleştirildi diyebilirim. Kısmen takip ettim, ilk günün konuşmacıları çok değerli analizlerde bulundular, çözümlemelerde bulundular, irade ortaya koydular. Sadece konferansa katılanlar değil, Türkiye’deki siyasi partilerden çok anlamlı mesajlar ulaştırıldı. Türkiye’nin temel sorunu dönüşüm sorunu, demokratik dönüşüm sorunu. Konferansın ismi de gerçekten oldukça isabetli seçilmiş bulunuyor. Ben bu tür konferansların, tartışmaların, gündemlerin aslında Türkiye’nin her yerinde, her mekanizmasında bu sorunun tartışılması gerektiğini ifade etmek istiyorum.

Ne diyorlar, böyle can damarına basılmıştır. Çünkü niye? Gerçekten Türkiye’de demokratikleşme sorunu artık taşınamaz hâle geldi. Türkiye Cumhuriyeti devletinin 100 yıllık inşası antidemokratik temelde oldu çünkü Kürt varlığının inkârına dayandı. Şimdi ben şunu biliyorum, bazı kesimler şöyle ifadelerde bulunuyorlar. Diyorlar ki ya Türkiye’de demokratikleşme sorunları var. Bunlar çözülmeden Kürt sorunu nasıl çözülecek? Kürtler hep kendi durumlarını ortaya koyuyorlar, hep Kürt sorunu diyorlar ve başka bir sorun olduğunu aslında görmüyorlar. Bize dönük böyle eleştiriler var. Mesela Özgürlük Hareketi cephesine diyeyim, siyasal alana diyeyim. Bu tarzda eleştiriler geliyor. Fakat bunu söyleyenler şunu görmüyorlar, Türkiye’nin bu kadar antidemokratik inşa edilmesinde ve antidemokratik özelliklerinin derinleşmesindeki temel sorun Kürt varlığının inkârı. Evet, mesela Cumhuriyet inşa edilirken üniter bir yapı olarak inşa edildi ve sadece Kürtler değil, Ermeniler, Lazlar, Çerkesler, Pomaklar, Türkiye’de yaşayan diğer halklara da Türkçülük dayatıldı. Tek kimlik dayatıldı.

Bu doğru. Fakat Türkiye devleti açısından temel sorun hep şu oldu. Hem nüfus olarak Kürtlerin belli bölgelerde yoğunlaşmış olması hem de nicelik olarak daha çok olması bu kitlenin, bu toplumun, bu topluluğun Cumhuriyeti yaratanlar tarafından hep bir tehdit, bir tehlike olarak algılanmasına yol açtı. Bu durum adeta şizofrenik mi diyeyim, nevrotik mi diyeyim, böyle paranoyak bir rejim inşasını ortaya çıkardı. Türkiye’de diyelim ki işçiler haklarını mı isteyecek, işçi sınıfı? İsteyemez çünkü Kürtler var. Kürtler eğer işçi sınıfı mücadelesiyle birleşirse Türkiye kaybeder. Kadınlar, kadınların işte cinsiyetçilikle mücadele sorunları mı var? Bir yere kadar edebilir. Aman Kürtlerle, Kürt kadınlarıyla bütünleşirse kontrolden çıkar. Ekonomik sorun, Türkiye’nin çok yakıcı ekonomik sorunları var ya da adalet sorunları var, hukuk sorunları var. Bunlara karşı üç beş kişi bir araya gelip bir şeyler söylemeye kalksın böyle bir Türkiye tablosu ortaya çıktı.

ŞİMDİ TÜRKİYE’NİN DEĞİŞİM ZAMANI

Ben şöyle söyleyeyim, gerçek Türkiye yurtseverleri, Türkiye’deki toplumun bu kadar iradesiz, bu kadar kendi sorunlarını dile getiremeyen, kendisi için mücadele edemeyen duruma gelmesinden rahatsız olmalılar. Ülkesini seven insanını sever, köle insanı kimse sevemez. İradesiz insan sevilmez, iradesiz insanlar kullanılırlar, yönlerini bulamazlar. Bugün Türkiye toplumu bu hâle getirildi. Kendi temel sorunları hakkında mücadele edemez noktasına geldi. Niye? Çünkü Kürt sorunu var. Çünkü Kürtler duyarsa ayağa kalkarlar, Türkiye’nin bütünlüğü bozulur, Türkiye bölünür, parçalanır, böyle bir paranoya. Artık dünyada bu tür rejimler kalmadı. Evet, dünyada hâlen ulus devlet sistemi hâkimdir. Kapitalist modernite, küresel kapitalizm ulus devlet sistemi üzerinden kendisini ayakta tutuyor, yaşatıyor. O onun formu, o onun biçimi. Fakat dikkat edin, ulus devletçiliğin başı olan Amerika’da bile federal meclisler var, toplumun kendisini ifade edebildiği alanlar var, örgütlenebildiği alanlar var. Türkiye’de gerçekten bunu çok ciddi tartışmamız lazım.

Demokratik Dönüşüm Konferansı, Türkiye’nin geleceği açısından bu sorunları masaya yatırdı. Türkiye’deki çok çeşitli kesimlerden, mesela Lazlardan, Ermenilerden katılım olduğu, çeşitli inanç gruplarından katılımlar olduğu, kadınlar aktif olarak katılıyor bu konferansa. Bu şunu gösteriyor, gerçekten dipte böyle bir dalga var, bir yoğunlaşma, bir arayış var. Bu aslında Türkiye’nin temel ihtiyacı ve talebi. Diğer gündemlerin hepsi aslında teferruat. Bu daha fazla açığa çıkıyor. Fakat şunu yapmamız lazım, şunu yapmaları lazım, geçmişte de mesela 2013’te, 2014’te böyle Önder Apo’nun barış bayrağını yükselttiği, barış için mücadele ettiği dönemlerde gerçekten onunla birlikte yürümek isteyen Türkiyeli, Kürdistanlı, vicdanlı aydınlar ortaya çıktılar ve bazı girişimler oluşturdular. Çok değerliydi. Fakat Türkiye’deki rejimin merkezileşmesi, daha fazla faşizme kayması bu girişimleri geriye itti. Biraz aslında umutsuz kıldı. Biraz aslında mevcut rejim gerçekliği karşısında ürktüler.

Şimdi tüm korkularımızı bir tarafa bırakmanın zamanı, Şimdi Türkiye’nin değişim zamanı. Bunu sağdan Devlet Bahçeli savunuyorsa ve buna göre tedbirlerini alıyorsa, değil mi, buna göre hazırlık yapıyor, çalışma yürütüyor. Türkiye’yi dünyaya bakış açısı temelinde şekillendirmek için bir mücadele yürütüyor. O zaman solcuların, sosyalistlerin, kadın özgürlüğünü isteyenlerin, demokratikleşme arayışında olanların, Türkiye’nin daha özgür bir ülke olmasını isteyenlerin de cesareti kuşanma zamanı. Bu temelde sadece birkaç konferansla, tartışmayla değil, daha fazla topluma inerek, toplumsallaşarak, özellikle de Türkiye toplumuna bunu anlatarak adım atmak gerekiyor. Ben şeyi çok ciddi bir eksiklik olarak yıllardır görüyorum. Bizim de bir öz eleştirimiz olarak kabul edilsin istiyorum.

KÜRT HALKIYLA ARAMIZDA KİMSENİN YIKAMAYACAĞI BİR BAĞ VAR

Evet, Kürdistan’da Kürt toplumu Önder Apo’yu tanıyor. Önder Apo’nun ne istediğini tanıyor, biliyor. Ona yürekten bağlı. Bunun için en değerli canlarını bu mücadeleye 50 yıldır aralıksız hep kattı Kürt halkı. Yemedi, bize yedirdi. Öyle söyleyebilirim,ekmeğini böldü, Kürt halkı yoksul bir halk. Bizi halkımız ayakta tuttu, bu anlamıyla halkımızla, Kürt halkıyla aramızda kimsenin yıkamayacağı bir bağ var. Fakat Türkiye halkı, özel savaşın da etkisiyle, devletin özel tedbirleriyle de, ama bizim de yeterince belki de Türkiye toplumuna kendimizi anlatmamamızdan kaynaklı, bizi tanımıyorlar, bilmiyorlar. Nasıl bir dünya, nasıl bir Türkiye istediğimizi bilmiyorlar. Bizim Türkiye toplumuna ulaşmamız lazım. Çünkü barış iki kanatlı kuştur. Fakat bu kuşun bir kanadını devlet değil, halklar oluşturur. Bu sözü biliyorsunuz, Devlet Bahçeli söyledi. Fakat o kanadın gerçekten uçabilmesi için nasıl Kürt halkı kanatlanmaya çalışıyorsa, tek kanatla kanatlanamıyorsa, Türkiye toplumuyla birleşebilmeli, bütünleşebilmeli. O zaman Türkiye yükselebilir.

Bu yükselişi şey gibi algılamıyorum; bölgede hegemonya kurar, yok Osmanlıcılık düşleri, öyle değil. Manevi anlamda yücelir. Mevcut Türkiye toplumu çürüme hâlinde. Yeni bir maneviyat, yeni bir anlam kazanabilir Türkiye toplumu. Bunun için başta bu konferansa katılanlar, bu konferansa destek olanlar, bu konferansın gerçekten Türkiye’de, Türkiye siyasetinde ve toplumsal yaşamında etkili olmasını isteyenlere benim önerim diyebilirsiniz, çağrı diyebilirsiniz, toplantıda kalınmamalı, sadece konferansta kalınmamalı. Gerçekten pratiğe akmalı, pratikte toplantılara, komünlere, çeşitli pratikleştirmelere, hak taleplerine dönüşebilmeli. Bu vesileyle şunu da tekrar söyleyeyim, böyle bir konferansın oluşmasını sağlayan elbette ki Önder Apo’dur. Herkesin bu gerçekliği de bu vesileyle görmesi gerektiğini belirtebilirim.

Süreçten söz ettik, aslında Önder Apo’nun büyük çabaları ve emeğiyle sürdürülen Barış ve Demokratik Toplum sürecine ilişkin son dönemde Erdoğan ve Bahçeli’nin açıklamaları oldu. Sürecin hızlandırılması gerektiğine yönelik birtakım açıklamalarda bulundular. Ne söylersiniz bu açıklamalara ilişkin?

Ne söyleyelim, ben de tam bilmiyorum. Şöyle diyeyim, hızlandırsınlar. Mesela ellerini kim tutuyor? Kim önlerinde engeldir? Bu haftaki konuşmaları ben de dinledim. Grup toplantısı konuşmaları vardı. Çeşitli yerlerdeki açıklamalar vardı. İnsan şaşırıyor. Pratiğin sorumlusu olanlar tempomuzu artıracağız, hız kazandıracağız diyorlar. Fakat ortada böyle bir durum yoktur. Şöyle söyleyebilirim, gerçekten Türkiye’nin en ağır ve ciddi sorununu böyle ortada bırakmak nasıl geliyor bana, böyle tam tanımlayamıyorum ama süreç karşısındaki belirsizliği gösteriyor. Bu aşırı derecede kaygı yaratan bir husustur. Bunu öyle ifade etmek istiyorum. Devlet Bahçeli sıklıkla sürecin öneminden, ısrarcı olacaklarından bahsediyor. Çeşitli önerilerde bulunuyor. Bulundu mesela, Önder Apo’nun da buna dönük değerlendirmeleri oldu. Fakat pratikte herhangi bir şey yoktur. Mesela en son bizim eleştiri ve retlerimizle birlikte söylüyorum.

Hatırlarsanız değerlendirmiştik o yedi maddelik bir değerlendirme, sürece dair bir yol haritası olarak devletin, devlet kanadının konsensüse vardığı hususları Devlet Bahçeli ağzından öyle ifade etmişlerdi. Bizim ona dönük eleştirilerimiz ve retlerimiz devam ediyor. Son dönemde Tayyip Erdoğan o sessizliğini kırdı. Sürecin bir devlet inisiyatifi olduğunu kabul etmiş oldu. Fakat şöyle söyleyebilirim. Devlet ciddiyetine yakışmayan, devletin ağırlığına yakışmayan bir durum vardır. Gerçekten devlet ciddiyetine göre gitsek, devletin bunu açıkça ifade etmesi lazım, adını koyması lazım. Fakat ısrarla bundan kaçınan bir durum var ve bu soru işaretlerini çok fazla artırıyor. Kaygı yaratıyor. Tekrar da olsa yine söyleyeceğim. Biz üzerimize düşen her şeyi yaptık. Bütün sürecin yükü Önder Apo’nun sırtına bırakıldı. Şöyle bir şey var. Mesela ekonomik sorun var, isteniyor ki Önder Apo çözsün. Mesela bölgesel kriz var, dış ilişkilerde problem var. İran’la, Suriye’yle ya da Irak’la, isteniyor ki Önder Apo çözsün. Fakat öyle bir pozisyonda Önder Apo’yu tutuyorlar ki statüsü yok. Nasıl yapabilir?

Evet, Önderliğimiz bir çözüm gücüdür. Önderliğimiz bir siyasi dehadır. Ben mesela şuna yürekten inanıyorum, inanmanın da ötesinde biliyorum; Önder Apo’nun fırsatı olsa gerçekten Türkiye’yi demokratikleştirerek ayağa kaldırma gücü var. Her konuda Önder Apo’nun bir çözüm iradesi, gücü vardır. Fakat mevcut siyasal iktidar, yönetici erk buna izin vermiyor. Belli ki tartışmalar devam ediyor. Her şey bize de hemen yansıyor, ulaşıyor gibi bir durum yok, kimse öyle anlamasın. Çünkü bizim müzakerecimiz Önder Apo’dur. Baş müzakereci Önder Apo’dur. Muhtemelen Önder Apo’yla da tartışmalar yürütüyordur devlet heyeti. O anlamıyla şu tespiti yapmıyorum, süreç dondu, süreç kesintiye uğradı gibi tespitlerimiz yoktur. Fakat hani şöyle deniliyor ya, süreç devam ediyor. Devam ediyor kavramı bir hareket fiili. Hareket yok süreçte. Nereye devam ediyor? Gelmiş bir eşikte durmuş. Bu eşiğin adı demokratik entegrasyon sürecidir.

POLİTİKA BİR EYLEM ALANIDIR

Demokratik entegrasyon sürecinin gelişmesi için gerekli olan ilk şart, tek şart demiyorum, ilk koşul, olması gereken baş müzakerecinin siyasi ve hukuki statüsünün tanınmasıdır. Önder Apo’nun statüsünün tanınmasıdır. Bu da hiç şöyle olamaz, geçici bir şey çıkartırız, geçici bir yasa olur, onunla tırnak içinde dağdakileri indirir, hop kaldırırız, her şey eskisi gibi devam eder. Gerçekten aklımızla alay edilmemeli. Böyle olamaz. O yüzden samimi bir şekilde eğer gerçekten Türkiye Yüzyılı deniliyorsa iyi tanımlansın. Yeni yüzyılda Türkiye’yi ne bekliyor? Mesela bu tanımlansın. Eski yüzyıldan farklı olacak olan şey yeni Türkiye Yüzyılı’nda ne olacak? Eğer bir yenilik olacaksa bu Türk-Kürt ittifakına dayalı yeni Türkiye Cumhuriyeti olacak. Başka türlü Türkiye’de bir yenilenme olamaz. Çünkü Türkiye’nin temel sorunu bu. Temel yarası bu, hastalığı bu.

Bu süreç bir çağrıyla başladı. Biz ya da Önder Apo kimsenin kapısını çalmadı. Şunu demek istemiyorum, kimse yanlış anlamasın, bizim Türkiye’de demokratik temelde diyaloğa ihtiyacımız yoktu, böyle bir arayışımız yoktu, böyle bir istemimiz yoktu anlamı çıkmasın. Kesinlikle öyle değil. Biz demokratik diyalog zeminine hep açık olduk, hep bunun arayışı içerisinde olduk, hep bunun zeminini ortaya çıkartacak faaliyetler içerisinde bulunduk. Fakat Ekim ayında başlayan süreç, biliyorsunuz, Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla başladı. Ne demişti Devlet Bahçeli? PKK’yi feshetsin Önder Apo, silahlı mücadeleye son versin, umut hakkından yararlansın, gelsin DEM sıralarında siyaset yapsın. Şimdi bunlardan işte hangileri oldu? PKK’nin fesih süreci tamamlandı, silahlı mücadele stratejisine son verildi.

Peki diğerleri? Umut hakkıyla Önder Apo’nun siyaset yapma hakkı verildi mi? Ama ciddiyet biraz, sadece söz kurma sanatı değildir politika. Politika aslında bir eylem alanıdır. Evet, siyasetin bir parçası olarak söz kurmayı değerlendiriyoruz ama esas olarak politika karar alıp onu pratikleştirmektir. Demek ki bu konuda ya böyle bir şey beklemiyorlardı, bu kadar gelişme olacağını, Önder Apo’nun gerçekten bu tempoda bu süreci geliştireceğini beklemiyorlardı ya da böyle garip bir oyun içerisindeler. Eğer Erdoğan’ın dediği gibi süreç hızlanacaksa, Bahçeli’nin dediği gibi Türkiye Yüzyılı olacaksa, Önder Apo’nun siyasi ve hukuki statüsü tanınmalı, Önder Apo fiziki olarak özgür olmalı. Bu temelde bu sürecin baş müzakerecisi olarak çalışma yürütebilmeli.

Barışın ve demokrasinin sıkça gündemde olduğu, tartışıldığı bu süreçte ana muhalefet partisinin durumu ortada. CHP’deki iç çatışmalı hâli, nasıl bir yol izliyor?

Anlamaya çalışıyoruz, takip ediyoruz fakat benim bu konudaki düşüncem şöyle; Cumhuriyet Halk Partisi gerçekten Cumhuriyet’in ilk partilerinden bir tanesi. İlk kurucu parti zaten. Atatürk’ün partisi olarak ifade edilmesi oradan kaynağını alıyor. Böyle bir değişim ve dönüşüm sürecinde, gerek içsel dinamiklerle oluşsun, gerek de dışarıdan gelen baskıdan dolayı olsun, Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir süreçten geçtiği bir dönemde CHP’nin içine girdiği durum aslında Türkiye siyasetinin tablosunu gösteriyor. Sadece CHP’yi göstermiyor. Bunu ben böyle okumamızın daha faydalı olacağını düşünüyorum. Şöyle sorsanız, CHP’nin değişmesi gerekir mi, gerekmez mi? Evet, CHP’nin köklü olarak değişmesi gerekiyor. CHP’nin de bir değişim, dönüşüm süreci yaşaması gerekiyor. Fakat bunu yaşananların dışında söylüyorum. Bu yaşananlar bahsettiğim değişim ve dönüşümle ilgili değil.

Mevcut durumda mutlak butlan kararı ile birlikte bir nevi kayyum atanmış oldu CHP’nin başına. Ama dikkat edin, sadece CHP’ye değil, Türkiye’de hemen, hemen artık her şey kayyum rejimiyle yürütülüyor. Zaten biliyorsunuz, belediyelere, Kürt halkının yoğunlukla yaşadığı bölgelerdeki DEM Parti’nin belediyelerine ilk başta kayyumlar atanmıştı. Kürt halkının iradesi yok sayılmıştı. Kürt halkı bunun için gerçekten çok önemli bir tepki, direniş gösterdi. Fakat bu direnişlerin de yanlarında o zaman Türkiye siyaseti durmadı. Böyle bir gerçeklik oldu. Şimdi Türkiye’deki temel parti, kurucu partiye dönük böyle bir durum var. Sadece bu da değil, ekonomik şirketlere dönük kayyum atamaları var. Bu durumla birlikte rejimin karakteri, Türkiye’deki mevcut rejimin karakteri daha fazla açığa çıkmış oldu. Biz biliyorduk ama daha görünür oldu.

Türkiye toplumu açısından da görünür oldu, sorgulatıcı oldu. Şöyle söyleyebilirim, kuruluşundan itibaren Türkiye Cumhuriyeti aslında böyle bir darbeler rejimi, darbeler sistemi olarak yürürlükte oldu. Darbeler ortadan kalktıktan sonra, bunu şöyle tarihlendirebilirim, 2000’den sonra AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte, bu sefer askeri darbe rejimi değil ama siyasi ve toplumsal açıdan darbeciliğin bir biçimi hep devrede oldu. Ne yazık ki yine şeye bağlamak zorundayım. Bu durumun temel nedeni Türkiye’nin demokratikleşme sorunu ve Türkiye’nin demokratikleşme sorununun merkezinde de iki konu bulunuyor. Bunlardan biri kadınların özgürlük problemi, ikincisi Kürt sorunudur. Bu konudaki gerileme, bu konuda yaşanan gerçeklik aslında mevcut CHP tablosunu da ya da CHP ile iktidarın, CHP ile devletin, CHP’nin kendi içinde yaşadığı çelişkilerin merkezinde yer alıyor. O anlamıyla CHP’de böyle bir durum var.

CHP TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DEMOKRATİKLEŞMESİ KONUSUNDA YOĞUNLAŞMALI

Biz şunu değerlendirecek durumda değiliz; böyle taraf tutma anlamında söylüyorum. Fakat böyle olmamalı, süreç böyle yürümemeli, onu biliyorum. CHP kendi iç sorunlarını böyle çözmemeli, bir; fakat ondan ötesi de onu aşan bir şekilde aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratikleşmesi konusunda yoğunlaşmalı. Çünkü gerçekten aslında dünyada çok az kalmış diyebilirim. Belki coğrafi olarak da merkezi olmayan bazı ülkelerde gördüğümüz tarzda çok merkezi bir rejim var Türkiye’de. Bu aşılmadan, bu merkezi devlet, her şeyi devlete bağlama aşılmadan bu tür sorunlara çözüm bulunamaz. Mesela AKP iktidarı ne kadar merkezîleşirse, AKP’yi çıkar, yerine başka bir parti kur, burada bahsettiğim herhangi bir siyasi parti değil, hangisi olursa olsun. Eğer merkezileşme yönünde devleti oluşturma ve toplumu bu devletin içerisine sıkıştırma eğiliminde olursa, her zaman siyasal alan krizlerle boğuşmak zorunda kalır.

Bunun için Önder Apo’nun çözüm yaklaşımı vardır. Yerel demokrasi, yerel demokrasinin Türkiye’de güçlenmesi lazım. Yerel demokrasi demek, farklılıklara dayalı demokrasi demek, sadece coğrafi olarak yerellikten bahsedilmiyor bu demokrasi tanımlamasında, sadece bir coğrafyanın kendi yerelinde, kendi demokratik sistemini kurarak genel üniter yapıya katılmasından bahsedilmiyor. Farklılıkların, bu siyasi farklılık olabilir, sistemsel farklılık olabilir. Örneğin sosyalist olabilir, örneğin komünist olabilir, anarşist olabilir, liberal olabilir, kapitalist olabilir. Sistemsel tercihini özgürce yapabilmeli, kimse buna karışmamalı, bu temelde örgütlenmeli. İnançsal özgürlükler, inançsal farklılıklar kendi demokratik sistemini oluşturabilmeli. Etnik farklılıklar kendisini özgürce ifade edebilmeli. Böyle bir sorun var, şu anda CHP’de dışa vuran gerçeklik, Türkiye’nin gerçekliği, Türkiye’nin fotoğrafı, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal çelişkilerinin, çatışmalarının artık sürdürülemez hâle gelen durumunun yansıması.

Eğer bu böyle, bu bilinçle, bu farkındalıkla, bu toplumsal sorumluluk anlayışıyla ele alınırsa CHP de kendisini yeniden yapılandırabilir, bu krizi yönetebilir. Ama eğer öyle olmazsa Türkiye siyasi tarihinde sıkça rastladığımız gibi bölünmelerle karşı karşıya kalır. Ve bu bölünmeler ideolojik bölünmeler olmaz,  çıkar temelli bölünmeler olur. O anlamıyla CHP’nin yaşadığı sürece dönük yorumumu bu temelde ifade edebilirim. Diğer boyutları günlük olarak tartışılıyor zaten. Taraflar kendilerince belli bir politik hat belirlemişler, bir mücadele duruşu belirlemişler. Fakat gerçekten toplumsal psikolojiyi etkiliyor. Ana muhalefet olarak yapılanan bir siyasi oluşumun bu kadar kendi iç çelişkileriyle karşı karşıya kalması, Türkiye’ye vaat ettikleri başlıklarda çok umut vermiyor.

Türkiye’de derinleşen ekonomik kriz, doğa talanı ve toplumsal sorunların yanı sıra bir de kadına yönelik cinsel saldırılar sistematik bir şekilde devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde de Rahmi Koç’un Kürt kadınına yönelik ırkçı, aşağılayıcı söylemleri, fıkraları yoğun bir tepki topladı kamuoyunda. Kadına yönelik bu tarz ırkçı, cinsiyetçi yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında tüm toplumsal sorunların merkezinde kadına dönük cinsiyetçilik yatıyor. Kadının ikinci bir cins olarak görülmesi, köleleştirilmesi, kadın üzerine kurulan hegemonya ilişkileri aslında tüm toplumsal sorunların merkezinde yatıyor. Bu konuda teorik araştırmalarımızı yoğunlaştırmamız gerekiyor, gerçekten felsefi olarak derinleşmemiz gerekir. Çünkü kadın özgürlük problemi Türkiye’de çok yakıcı bir hâl almış durumda. Günlük olarak katliam var, günlük olarak. Rahmi Koç’un aşağılayıcı fıkrasına geleceğim ama bu mevcut zihniyetin sadece basit bir yansımasıdır. O şeyi küçültmek için söylemiyorum. Ama bizim sorunumuz, kadınlar olarak cins kimliği, kimlik sorunumuz ve bunu özgürlük temelinde inşa etme sorunumuz çok daha derin. Bu anlamda yine bizim cins politikalarına ihtiyacımız var. Kocaman, kocaman adamlar kavga ediyorlar, tartışıyorlar, akşam ne yiyeceğimize karar veriyorlar, gündüz ne giyeceğimize karar veriyorlar, her şey hakkında karar veriyorlar.

Kadınlar sadece bu işin figüranı, kullanılan kısmında kalıyorlar. O anlamıyla kadınlar olarak bizim kendi farkımıza varmamız ve cins olarak kendi özgürlüğümüzü inşa etmemiz gerekli. Yoksa katliam kültürü durdurulamaz. Mesela Türkiye’deki ve Ortadoğu’daki siyasal gündem o kadar yoğun ki bu konulara aslında Türkiye toplumu yoğunlaşamıyor, üçüncü sayfa haberi olarak geçiyor. Öğlen kuşağında magazinel olarak işleniyor ama hepsi aslında bir toplumsal trajedi ifade ediyor. Kim kimi öldürdü, kim kimi aldattı, kim kimi nasıl kaçırdı… Böyle bir kadın kırım politikası medya eliyle de sürdürülüyor. Tüm bunlara dönük bizim gerçekten sağlam bir cins politikamızın oluşması lazım. Evet, bizim kadın kurtuluş ideolojimiz var. Kürdistan Özgür Kadın Hareketi olarak bu konuda dünyaya da feyz olan, dünyaya da umut veren, güç veren, moral merkezi hâline gelen bir durumumuz var. Fakat bunun daha fazla pratik politikaya dönüşmesi, toplumsal yaşama daha fazla sirayet etmesi gerekiyor.

Dikkat edilirse kadınlar mevcut durumda Türkiye’de AKP’nin kuluçka makinesine döndü. Ve bu işte aile yılı politikalarıyla da, aile yılı çalışmalarıyla da derinleştiriliyor. Kadınların kamusal alana çıkması engellenmek isteniyor. Kamusal alan dediğim nedir? Siyasette bulunmaları, ekonomik olarak kendilerini ayakta tutacak konuma gelmeleri, erkekten, mevcut cinsiyetçi erkeklikten koparacak kapıları kapatılıyor. Kadının tek kutsal rolü var, evinde kocasına hizmet edecek ve çocuk doğuracak. Böyle kadınlar, iyi kadınlar, akıllı kadınlar, uslu kadınlar, beğenilen kadınlar olarak topluma, sistematik olarak böyle yeniden bu kadınlık inşa ediliyor ama bu köle kadındır. Bu kadın geleceği hakkında karar veremeyen kadındır. Bu kadın karnını doyurmak için bir erkeğe el açmak zorunda olan ve bedenini sunmak zorunda olan kadındır. Bunları görmemiz lazım ve bu gerçekten fiziki şiddetle, psikolojik, duygusal şiddetin iç içe yürütüldüğü bir savaş hâli.

KADINA YÖNELİK POLİTİKALARIN DEĞİŞMESİ İÇİN TÜM KADINLARIN BİR ARAYA GELMESİ LAZIM

Türkiye’de, belki evet dünyada da var ama konumuz Türkiye olduğu için Türkiye’ye hitaben konuşuyorum. Türkiye’de gerçekten cins kırımı var. Bir soykırım kadar bir cins kırımı var. Bunu görmek, anlamak lazım. En son mesela bu şundan dolayı önemli, bu böyle belli bir grubun, belli bir kesimin yaptığı bir şey değil. Bir politika olarak, devlet politikası olarak gündemde tutulan bir durum. Bakın, geçtiğimiz günlerde CHP MYK’sında yer alan Fatoş Pınar Türker bir açıklama yaptı. Çıplak arama konusunda açıklama yaptı. Gerçekten bir devrimci kadın olarak, bir kadın olarak tüylerimiz diken diken oluyor. Niye? Biz mesela özgürlük mücadelesi yürüten kadınlar olarak zindanlara düşen, dağlara çıkan, kolluk kuvvetleriyle, düşmanla, askerle, polisle, jandarmayla çok fazla yüz yüze kalan, mahkemelere düşen bir kesimiz. Bu çıplak arama değil, taciz, tecavüz, buna tutalım. İşkencenin her türüyle topluluk olarak karşı karşıya kalmışız, yaşamışız, bildiğimiz şeylerdir.

Fakat yine de her kadının acısını yaşayabilmek, her kadın böyle bir aşağılama ve irade kırma saldırısıyla karşı karşıya geldiğinde tutum alan konumda olmak gerekir. Bu kadın Fatoş Pınar Türker değil de türbanlı bir kadın da olabilirdi. Geçmişte mesela başörtülü kızlar mücadele ederken benzer bir hissiyatı onlar için de taşıdığımızı söyleyebilirim. Burada hangi siyaseti temsil ettiği değil, bir cins olarak, bir kadın olarak karşı karşıya kaldığı irade kırma olayıdır. Ben bu olay vesilesiyle gerçekten Türkiye’de kadına yönelik politikaların değişmesi için tüm kadın hareketlerinin bir araya gelmesi ve mücadele etmesi gerektiğine dikkat çekmek istiyorum. Bunu kimse değiştirmez. Bu uygulamayı yapan kadın polis de bunun mevzuatta olduğunu söylüyor. Diyor ki bu mevzuatta var. Demek ki bunları değiştirecek bir şey içerisinde olmak lazım. Bu durum Türkiye’de kadının karşı karşıya olduğu durumu gösteriyor.

Dikkat edelim, bu kadın öyle sıradan bir kadın değil. Nasıl sıradan bir kadın değil, siyasetçi, kendisi hakkında söz kurabilen, mücadele edebilen, belli bir dünya görüşü olan mesela, acaba nasıl söyleyeyim, çaresiz kadınlar için. Çünkü kadınların çoğu evlere kapatılarak çaresiz bırakılmış, dayanaksız bırakılmış, erkeğin insafına bırakılmış kadınlar. Sistem bunun üzerine inşa olmuş. Sadece Türkiye sistemi açısından söylemiyorum. Uygarlık böyle inşa olmuş. Ama artık kadınların baharındayız. Kadınların uyanma dönemindeyiz. Bunları kabul etmek zorunda değiliz. Kendi farkımıza vardık. Kadınlar artık ne olduğunun farkındadır. Bu temelde mücadele etmek lazım.

Rahmi Koç’un fıkrası, gerçekten Kürt halkını ben selamlıyorum, her yerden tepki koydular, oldukça da örgütlü tavır koydular. Kürtlerin artık eski Kürt olmadığını, Kürt halkının hem toplumsal hem geleneksel değerleri konusunda bu tarz yaklaşımlar içerisinde olanları rahat bırakmayacaklarını ortaya koydular. O anlamıyla ben selamlıyorum tepki koyan, tavır koyanları. Elbette şey önemli; bunu takip edebildiğim kadarıyla, bildiğiniz gibi bizim basın olanaklarımız sınırlı. Her şeyi izleyemiyoruz. Fakat yazılara yansıdığı kadarıyla bunu yapayım derken, tavır, tepki koyayım derken başka kadınları da mağdur etmemek lazım bizim tarafımızdan da. Rahmi Koç, Koç ailesi, bunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan hemen sonra palazlanan bir sermaye kesimidir. Türkçülüğü inşa etmede rol oynamışlardır. Kendilerinin ne kadar Türk oldukları belli değildir. Fakat mevcut resmi Türkçülükte rollerini oynamışlardır. Herhâlde o nedenle de Devlet Bahçeli onu sahiplenmeye ihtiyaç duydu. Fakat bu Türkçülük, bu temsil edilen Türkçülük, Kürt kadını şahsında kadınları ve Kürtleri aşağılayan zihniyet yaşadığımız tüm sorunların merkezindedir. Bunun da böyle bilinmesi gerekir.

Fedai Kadın Şehitler Ayı’ndayız. Kadın Özgürlük Hareketi’nin öncü komutanları, 28 Haziran 1985 yılında şehit düşen ilk gerilla savaşçılarımızdan Hanım Yaver Kaya, 7 Haziran 2002 yılında şehit düşen Filiz Yerlikaya, 17 Haziran 1998 yılında şehit düşen Heval Sema Yüce’nin ve 30 Haziran 1996 yılında şehit düşen Heval Zilan’ın şehadet yıl dönümleri. Bu arkadaşların şehadet yıl dönümünde, yolumuza ışık olan fedai tanrıçalarımızın yıl dönümünde neler söylemek istersiniz?

Haziran ayı büyük şehitlerimizin ayı, tanrıça Zilan’ın ayı. Hareketimiz açısından fedai çizgisini yaratan kişi oluyor heval Zilan. Heval Gulan da onunla birlikte yürüyerek fedaileşen bir arkadaş. Dağda ilk fedai taburları kurulduğunda ilk fedai eylem hazırlığı yapan arkadaşlardan bir tanesidir heval Gulan. Heval Sema’nın eylemi hakeza yine fedai bir eylemdir. Biliyorsunuz, 1998 yılında heval Sema zindanda bedenini ateşe verdi. Aslında şöyle söyleyebilirim, Önderliğe yönelik uluslararası komployu zindan koşullarında ilk hisseden, duyumsayan ve buna karşı büyük bir öfkeyle eylemi ortaya koyan bir arkadaş oluyor. Siz de dikkat çektiniz, Hanım Yaver Kaya bizim ilk gerilla komutanımız oluyor. Bize aslında bu dağları, bu yolları Hanım arkadaş açtı tabii ki. Eğer o, bu dağlara çıkmasaydı, bu zorlukları göze almasaydı, ilk yargıları kırmasaydı kadınlar dağlara çıkamazdı, kadınlar kendisini bulamazdı.

Bu anlamıyla gerçekten her bir şehidimiz üzerinde ne kadar ayrıntılı, özel dursak, anlatsak aslında o kadar yeridir. Özgür Basın çalışmalarına, sizlere böyle bir öneride bulunuyorum. Tek, tek bu arkadaşları aslında anlatmak, kavratmak, geleceğe taşımak gerekli çünkü evet, fedailik bir ölüm eylemi değildir. Bunu Önder Apo her zaman reddetti. Fedailik yaşam eylemidir. PKK’de gerçekleşen, PAJK çizgisinde somutlaşan fedailik çizgisi yaşam çizgisidir. Bunu aslında çok çarpıcı bir şekilde heval Zilan’ın kendisi ifade ediyor. Anlamlı bir yaşam ve büyük bir eylemin sahibi olmak istiyorum. Bir kadın bundan başka ne isteyebilir? Bir kadın yaşamını neyle doldurabilir? Dikkat edin, Zilan arkadaşın eylemi böyle bir anlam arayışıdır. Bir kadın olarak ben nasıl hayatımı bu, işte az önce bahsettiğimiz cinsiyetçiliğin ve soykırımın cenderesinden çıkartırım? Bu anlamsızlığa kendim de nasıl son veririm? Çabasıyla bunun bedenleşmiş ifadesi oluyor.

Tüm kadınlar anlam arayışı içerisinde olmalı. Bu şu demek değildir, bakın, 96’da Heval Zilan fedai eylemini yaptığında ben Önderlik sahasındaydım. Önder Apo’nun yanındaydım. Önder Apo’nun ilk tepkisi şöyle olmuştu, gerçekten çok etkilenmişti Önderlik. Demişti, düşünün bir kadın, bir genç kız hücrelerine kadar kendisini parçalıyor. Kendisini bu davaya veriyor. Hücrelerine kadar kendini katmak demek ne demek? Ertesi gün sabah böyle kalktı, şeyi söyledi Önderlik; Zilan bir tanedir. Zilan’ın benzeri olmaz. Zilan’ın taklidi olmaz, artık yaşayan Zilanlar olacaksınız. Şimdi şunu tartışıyoruz; pozitif inşa sürecindeyiz, pozitif devrim sürecindeyiz. Pozitif devrim süreci demek, inşa süreci demek, yaratım süreci demek. Yaşatmak demek. Bizim toplumumuzu ayakta tutacak düzeyde bir anlam gücüne ve bir eylem duruşuna sahip olmamız lazım.

TÜM KADINLAR YAŞAYAN ZİLANLAR OLMALI

Şu anda Kürt kadınlarına Zilan çağrısı, Sema çağrısı biraz da bu anlama geliyor. Gerçekten en zor şartlarda bu arkadaşlar eylemlerini yaptılar. Şimdi önümüzde bir sürü imkân var. İmkân derken maddi imkândan bahsetmiyorum. Artık kendimizi daha iyi tanıyoruz, kadınlar olarak birbirimizi biliyoruz, daha güçlü örgütlenmişiz. Kürt kadını olarak ağırlığımız, otoritemiz, hâkimiyetimiz çok fazla. Her yerde toplum gözümüzün içine bakıyor. O zaman bu gücümüzü, bu potansiyelimizi, fedailerin açığa çıkardığı bu maneviyatı pozitif inşa sürecine, pozitif devrim sürecine mutlaka kanalize edebilmeliyiz. Mutlaka özgür toplumu inşa edebilmeliyiz. Bakın, Önder Apo’nun bize temel eleştirisi; evet, varlık sorununu çözdünüz, artık Kürtler inkâr edilemez noktaya geldi fakat özgürlük problemini çözmediniz. Bu şu anlama gelmiyor; evet, mücadele eden kadınlar özgürlük potansiyelini en fazla yaşayan, açığa çıkaran kadınlardır.

Ama eğer toplumsal özgürlük olmazsa, toplumumuzu özgür hâle getiremezsek, özgür yaşayacağı bir sistemi inşa edemezsek kalıcılaşamaz. Kadınlar bundan pay alamaz. Toplum bundan pay alamaz. Zilan arkadaşın, Sema arkadaşın, Gulan arkadaşın ve Hanım arkadaşın bugün bize emrettiği böyle bir gerçektir. Haziran ayı şehitleri vesilesiyle, heval Zilan’ın şehadeti vesilesiyle tüm kadınlara bu çağrıyı yapıyorum. Tüm kadınlar yaşayan Zilanlar olmalı. Bu mümkündür. Fedai bir ruhla, kendimize ait hiçbir şey bırakmadan komün toplumunu örgütleyelim. Komünler açığa çıksın. Kadınlar irade hâline gelsin. Özgürlük ancak böyle inşa edilebilir. Bu temelde herkesi fedailik günümüzde Zilan arkadaşı anmaya ve bu temelde yoğunlaşmaya, mektuplarını tekrar, tekrar okumaya çağırıyorum.