27 Şubat 2025’te Önder Apo tarafından yapılan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözümü açısından yeni bir dönemin kapısını araladı. Çağrının ardından çeşitli temaslar ve karşılıklı adımlar gündeme gelse de gelinen aşamada, özellikle yasal ve siyasi düzenlemeler konusunda hâlâ somut bir ilerleme sağlanamaması eleştirilerin odağında yer alıyor. Sürecin temel aktörü olan Önder Apo’nun statüsüne ilişkin belirsizlik de tartışılan önemli başlıklardan biri olmaya devam ediyor.
Türk devleti ile Kürt Özgürlük Hareketi arasında yürütülen ve başından itibaren uluslararası kamuoyu tarafından yakından takip edilen bu süreç, Türkiye’nin demokratikleşmesi kadar bölgesel istikrar açısından da önem taşıyor. Avrupa’dan birçok siyasetçi bunu tarihi bir fırsat olarak değerlendirirken, kalıcı bir sonuca ulaşılabilmesi için gerekli demokratik adımların atılması gerektiğine dikkat çekiyor.
Süreci yakından izleyen isimlerden biri olan İsviçre Federal Parlamento Milletvekili Laurence Fehlmann Rielle, konuya ilişkin ANF’ye değerlendirmelerde bulundu.
‘İKTİDARIN YAKLAŞIMI ENDİŞE VERİCİ’
Türk yetkili makamlarının, Önder Apo ile Kürt sorununun demokratik çözümü için diyaloğa geçmesinin umut verici bir gelişme olduğunu belirten Parlamenter Fehlmann Rielle, şunları söyledi:
“Bu süreç aynı zamanda Abdullah Öcalan’ın, uzun tutukluluk döneminin ardından özgürlüğüne kavuşacağı yönünde bir umut doğurmuştu. Ancak sürecin üzerinden geçen süreyi dikkate aldığımızda olumlu bir gelişme görülmüyor. Daha önce de söylediğim gibi bu bir umuttu. Öcalan’ın çağrısı üzerine PKK, silahlı mücadeleyi bırakma yönünde bir karar aldı.
Buna rağmen Türk makamlarının buna gerçekten olumlu bir karşılık vermediği ve sürecin giderek tıkandığı söylenebilir. Bu da oldukça üzücü ve endişe verici.”
‘CESURCA BİR YAKLAŞIM’
Uluslararası kriz ortamı ve gerilimlerin, Kürt meselesinin bir kez daha geri planda kalmasına neden olduğunu ifade eden Fehlmann Rielle, devamında şunları ekledi: “Tüm dikkat ve çıkarlar, İran’daki savaşın sona ermesine ve Ukrayna meselesine yönelmiş durumda. Sonuç olarak Kürt meselesi geri planda kalıyor. Bu nedenle Kürt halkının silahları bırakma iradesini; aynı zamanda siyasi taleplerini, özerklik ve kimliğinin tanınmasına yönelik taleplerini sürdürme kararlılığını konuşmaya devam etmek daha da önemli hale geliyor. Kürtlerin barıştan yana tavrı cesur bir tutumdur, ancak şu an için süreç yarım kalmış gibi görünüyor.”
‘ZAMAN KAZANMAYA ÇALIŞIYORLAR’
İktidarın sürece karşı yaklaşımının, özellikle ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan zaman mı kazanmaya çalışıyor?’ sorusunu akıllara getirdiğini dile getiren Fehlmann Rielle, şöyle konuştu: “Barış sürecine gerçekten samimi bir şekilde mi karşılık verildi, yoksa hiçbir şey ilerlemediği halde mi bu süreçten söz edildi? Bunu bilmiyoruz. Öte yandan muhalefete, özellikle DEM Parti ve CHP’ye dönük baskılar devam ediyor. Yine Erdoğan’ın en büyük rakiplerinden biri olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması gibi gelişmeleri değerlendirdiğimizde, ortaya başka bir tablo çıkıyor.
Durum böyle olunca iktidarın sürece yönelik tavrını anlamak gerçekten zor. Gerilimi azaltmak, gerçek bir demokratikleşme süreci başlatmak ve Türkiye’de barışı mümkün kılmak yerine, bu baskıcı tutumlar barış girişimlerinin tam tersine işliyor. Bunu da ancak iktidar partisinin iktidarda kalma ve muhalefeti zayıflatma isteğiyle açıklayabiliyorum.”
‘BARIŞ İÇİN ERDOĞAN, ÖCALAN İLE DİYALOĞU KABUL ETMELİ’
Önder Apo’nun süreçte aktif rol alabilmesi için özgürlüğünün önemli olduğuna dikkat çeken Fehlmann Rielle, Güney Afrikalı Nelson Mandela örneğini hatırlatarak şunları kaydetti: “Mandela 27 yıl hapis yatmıştı ve sonunda apartheid rejiminin sona ermesinin mimarlarından biri oldu. Aynı zamanda Güney Afrika’da, yaptırımlar ve ülkenin izolasyonu sonucunda Nelson Mandela ile görüşmeyi kabul eden öngörülü bir devlet adamı da ortaya çıkmıştı.
Bu karşılaştırma belli bir noktaya kadar geçerli. Çünkü Abdullah Öcalan da benzer bir hapis süresi üzerinden karşılaştırılıyor ve aynı zamanda Kürtler tarafından hâlâ dinlenen bir ses olması nedeniyle de önemli bir figür. Silah bırakma çağrısının halk tarafından dikkate alınmış olması da onun hâlâ etkili olduğunu gösteriyor.
Eğer Erdoğan gerçekten bu ülkeye barış getirmek istiyorsa, bu uzatılan eli kabul etmeli ve Kürtlerle gerçekten somut bir şeyler inşa edebilmelidir. Bunun hayata geçmesi için de Erdoğan’ın Öcalan ile diyaloğu kabul etmesi gerekir. Çünkü bu sadece Kürtleri ilgilendiren bir mesele değil, aynı zamanda Türkleri de ilgilendiriyor. Nihayetinde gerçek bir demokrasi ve gerçek bir diyalog içinde bir arada yaşamak mümkün olmalıdır. Ancak maalesef şu an için bundan hâlâ uzağız.”
‘HÜKÜMETTE İRADE ESKİKLİĞİ VAR’
Kürt tarafının, Önder Apo’nun süreçteki yasal statüsünün kabul edilmesini istemesinin anlaşılır olduğunu vurgulayan Fehlmann Rielle, şunları söyledi: “Öcalan’ın, Türk makamlarıyla eşit şartlarda müzakere edebilmesi gerekir. Ancak hâlâ tutuklu. Bu diyaloğun kurulabilmesi için yeterli irade ya da baskı olmadığı sürece -ne yazık ki bugün AKP çerçevesinde bu iradenin henüz oluşmadığını düşünüyorum- bunu mümkün kılacak bir baskıya ihtiyaç var.
Bu baskı özellikle Türkiye toplumundan gelmelidir; toplumun daha fazla demokrasi için mücadele etmesi gerekir. Ayrıca bazı hayal kırıklıklarına rağmen, muhalefet içinde Kürt temsilcileri de içeren yeni bir koalisyonun yeniden inşa edilmesi gerekebilir. Bu aktörler zaman zaman göz ardı edilmiş olsalar da bu fırsatı değerlendirerek diğer muhaliflerle, örneğin AKP’ye karşı, daha güçlü bir birlik oluşturmalıdırlar.”
‘ULUSLARARASI TOPLUM SORUMLULUK ALMALI’
Uluslararası toplumun, Kürt sorununun çözümünde bir sorumluluğa sahip olduğunu ifade eden Parlamenter Fehlmann Rielle, şöyle konuştu: “Uluslararası toplumun, Kürt halkının hangi koşullarda birkaç ülkeye bölündüğünü hatırlama gibi bir sorumluluğu var. Bu sorumluluk gereği, Kürtlerin sesinin duyulmasına yardımcı olmaları gerekir. Kürtlerin kendi kendilerini yönetme hakkı var.
Bunun yanı sıra hem Kürtlerin temel haklarına karşı hem de Türkiye’deki demokratik haklara karşı saldırılar karşısında sessiz kalan bir uluslararası toplum var. Maalesef bu konuda yeterince ses çıkarmıyorlar. Bu nedenle bizim parlamentolarımızda da bu durumun hatırlatılması ve Türkiye’ye hukuk devletine saygı göstermesi için baskı yapılması gerekir.”