GÖRÜNTÜLÜ

Bilmez: Yapılacak yasal düzenlemelerde Umut Hakkı’nın da olması lazım!

Müvekkilleri Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik “Umut Hakkı”nı uygulamayan Türkiye'ye AKBK’nin zemin sunduğunu belirten İbrahim Bilmez, “Meclis kapanmadan yapılacak yasal düzenlemelerde Umut Hakkı’nın da olması lazım” dedi.

İBRAHİM BİLMEZ

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) verdiği “Umut Hakkı” kararı, yıllar geçmesine rağmen Türkiye tarafından ısrarla uygulanmıyor. Kürt meselesinin çözümüne ilişkin 1,5 yıl önce başlatılan Barış ve Demokratik Toplum süreci de bu adımın atılmasını sağlamıyor. Süreçle alakalı Meclis’te kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun raporunda Kürt meselesinin adı konulmadığı gibi, Umut Hakkı ilkesinin açık tanımlamasının da yapılmaması tepkilere yol açarken, bu konuda AKP iktidarının zamana yayma taktiği izlemesi ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin (AKBK) de kağıt üzerinde kalan bürokratik işlemlerden ileriye gitmemesi birçok soru işaretini beraberinde getirdi. AKBK’nin 9-11 Haziran tarihleri arasında yaptığı toplantı öncesi Umut Hakkı’nın uygulanması konusunda 82 Nobel Ödüllü isim de çağrı yaparken, Umut Hakkı ilkesinin uygulanması için yıllardır uğraşan Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından İbrahim Bilmez, ANF’ye konuştu.

‘AKBK’NİN 9-11 HAZİRAN TOPLANTISINDA ÖCALAN, KAYTAN, GURBAN DAVA GRUBU BULUNMUYOR’

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın avukatlarından olan Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından İbrahim Bilmez, AKBK’nin üçer aylık periyotlarla gerçekleştirdiği toplantıların sonuncusunun 9-11 Haziran tarihleri arasında yapıldığını hatırlatarak sözlerine başladı. Bu toplantılarda Avrupa Konseyi'ne üye devletlerin AİHM’in vermiş olduğu kararlara uyup uymadığının tartışıldığını anlatan Bilmez, “Bu toplantıda Türkiye dahil birçok ülkeden dosyalar gündeme geliyor. Bu dosyalar arasında kamusal anlamda tesiri olan dosyalara da öncelik verilmesi gerekiyor. Fakat biz şunu biliyoruz ki AKBK’nin bu son oturumunda Sayın Öcalan'ın dosyasının içinde yer aldığı grup, ‘Öcalan, Kaytan, Gurban’ dava grubu gündemde bulunmuyor” dedi.

‘TÜRKİYE 12 YILDIR ADIM ATMIYOR!’

AKBK’nin bir sonraki oturumunun Eylül ayında gerçekleşeceğini belirten Bilmez, Umut Hakkı ilkesinin gündeme gelmesi için yeni bir başvuru yapabileceklerini dile getirerek, “Biz AKBK’nin Eylül ayındaki oturumunda Sayın Öcalan’ın dosyasının gündemde olmasını istiyoruz ve bunun için çabalayacağız” vurgusunda bulundu. AKBK’nin üç ayda bir gerçekleştirdiği toplantılar öncesi Türkiye’deki Sivil Toplum Örgütleri’nden (STÖ) mutlaka başvurular yapıldığına işaret eden Bilmez, komitenin 9-11 Haziran oturumu öncesi de ÖHD, ÇHD, İHD, CİSST, TOHAV ve ona yakın bölge barosunun aralarında yer aldığı birçok kurumun Umut Hakkı ilkesinin uygulanması için başvuruda bulunduğunu ifade etti. Bu başvuruların genelde AKBK’nin iç tüzüğüne göre yapıldığını belirten Bilmez, şöyle konuştu: “Başvurular şu şekilde gerçekleşiyor: Biz avukatlar başvuruyu AKBK’nin iç tüzüğünün 9. maddesinin 1. fıkrasına göre yapıyoruz, STÖ’ler de iç tüzüğün 9. maddesinin 2. fıkrasına ise göre başvuruda bulunuyor. AİHM, Umut Hakkı ilkesine yönelik kararı 2014’da vermişti ve 12 yıldır Türkiye bu kararın gereğini yerine getirmiyor, sürekli ayak diretiyor. Dolayısıyla STÖ’lerin 12 yılda yaptığı beşinci 9/2 başvurudur bu. Türkiye bu konuda adım atmadığı ve hiç yol almadığı için STÖ’ler bu başvurularını her defasında yenilemek durumunda kalıyorlar. Ayrıca biz de Sayın Öcalan’ın avukatları olarak 12 yıllık süreçte tam 6 kere başvuru yaptık. Biz yaptığımız bu başvurularda aslında STÖ'lerle aynı şeyi talep ediyoruz; bu da Türkiye’nin bu konuda adım atmasıdır. Bakanlar Komitesi’nin gündemine zaman zaman giriyor bu dosyalar çünkü önemli bir mesele; işin içinde Sayın Öcalan var ve Sayın Öcalan da Kürt meselesinin çözümünde önemli bir aktör. Dolayısıyla bu konu, Kürt meselesiyle bağlı bir konu ve Kürt meselesi de sadece Türkiye’nin meselesi değil, bütün Ortadoğu’nun demokratikleşmesi meselesidir. Bu açıdan da ‘Öcalan, Kaytan, Gurban’ dava grubu çok önemli ve AKBK’nin de bu dosyalara eşdeğer bir önem vermesi lazım. Çünkü bu dosyalar güçlendirilmiş denetim prosedüründe yer alıyor. Yani teknik olarak önemli bir pozisyonda bu dosyalar. Denetim prosedüründe yer aldığı için de Bakanlar Komitesi bu dosyaları önemsediğini söylüyor. Eylül 2025'te yaptığı oturumda mesela Türkiye'de yürümekte olan sürece işaret etti ve bu yüzden biraz zamana bırakıyor.

‘AKBK, TÜRKİYE’NİN ZAMANA YAYMA POLİTİKASINA ZEMİN SUNUYOR!’

Ama biz avukatlar olarak da başından beri yaptığımız 9/1 başvurularında, Türkiye’nin bir politika olarak yıllardır bu işi sürüncemede bıraktığını, bu işi zamana yaydığını söylüyoruz. Bakanlar Komitesi’nin de sürece atıf yaparak, Türkiye'ye süre vermesi de aslında yine Türkiye'ye bu politikada zemin sunmuş oluyor. Nitekim Haziran ayına geldik ve Türkiye'ye verilmiş süre dolmuş oldu. Türkiye'nin bu süreç içerisinde en azından bir eylem planı hazırlayıp Bakanlar Komitesi’ne sunmuş olması lazım. Bu konuda henüz bize gelmiş bilgi yok. Sunuldu mu sunulmadı mı bilmiyoruz. Ama daha önce sunulan eylem planlarının içeriğini biliyoruz. Türkiye en az iki ya da üç sefer eylem planı sundu ve bu eylem planında Bakanlar Komitesi'nin taleplerini yerine getirdiğini öne sürdü. Ama durum öyle değildi. Öyle olsa zaten Bakanlar Komitesi’nin önündeki dosya kapanırdı. Dolayısıyla Türkiye’nin sunduğu eylem planlarının içi tamamen boştu, tamamen oyalamaya dönüktü. AİHM, Umut Hakkı kararında; sen herhangi bir insana ölünceye kadar hapis cezası veremezsin diyor. O cezanın indirgenebilir olması lazım. O insanın bir gün dışarıya çıkma umudunun olması lazım ve bunun fiilen de erişilebilir bir hak olması lazım diyor. Türkiye ise, adli suçlulardan bu cezayı alanların belli bir süre sonra çıkabildiklerini, sadece istisnai olarak bazı TMK kapsamına giren suçluların çıkamadığını belirtiyor, yani siyasi suçlular ölünceye kadar kalıyorlar, hiçbir şekilde çıkma durumları yok. Bizim böyle bir sorunumuz yok diyor. Yani işi anlamazdan geliyor. Tam da sorun bu aslında. AİHM bu işin istinası olmaz, yani TMK kapsamında da olsa olmaz diyor ama Türkiye bunu anlamazdan gelerek adım atmıyor. Türkiye’nin bu tavrını görmek gerekiyor.”

‘KOMİSYONDA YER ALAN PARTİLER GEREKTİĞİ CESARETİ GÖSTEREMEDİLER!’

Bakanlar Komitesi’nin sürece atıfta bulunarak Meclis’te kurulan komisyonu desteklemesinin aslında olumlu bir yaklaşım olduğunu vurgulayan Bilmez, ancak Meclis komisyonunda da Umut Hakkı ilkesinden söz edilmediğini, genel atıflarla geçiştirildiğini hatırlattı. Bu durumun aslında komisyonda yer alan partilerin işin ciddiyetinin gerektirdiği cesareti göstermediğine işaret ettiğine dikkat çeken Bilmez, “Kürt meselesini çözmek için öncellikle meselenin isminin doğru konulması lazım. Kürt meselesi sonuçta Türkiye'nin en yapısal, en köklü meselesidir. Hatta bütün sorunların kaynağıdır diyebiliriz. Bunu kimse inkar edemez. Demokrasi sorununun temelinde de Kürt meselesinin çözümsüz bırakılması vardır. Ekonomik sorunların temelinde de Kürt meselesinin çözümsüz bırakılması vardır. Kürt meselesi çözülmeden Türkiye'ye demokrasi gelmez. Demokrasi olmadan da Kürt meselesi çözülmez. Bunlar birbirine bağlıdır yani tamamen. Bunu şunun için söylüyorum. CHP'ye yapılan müdahaleler var yargı eliyle. Bu tür şeyler de sürece olan güveni azaltıyor, zedeliyor. Dolayısıyla demokrasi ve Kürt meselesini birbirinden ayıramayız. Herkesin böyle bilmesi gerekiyor. Bu açıdan komisyonun yeterli cesareti gösterip meselenin adını koyması gerekirdi.

‘SAYIN ÖCALAN HALKLAR İÇİN BİR ŞANSTIR!’

Kürt meselesi zor bir mesele ve bir şansımız var. Halklar için bir şanstır Sayın Öcalan ve yıllardır ağır tecrit koşullarına rağmen çok samimi bir şekilde bu meseleyi çözmek için yaşıyor. Onun için yaşıyor. O tecrit koşullarını gidip gören avukatlarız biz. Sayın Öcalan şanstır çünkü 27 yıldır en ufak ışığı bile büyütmeye çalışıyor; en küçük ihtimali bile değerlendirmeye çalışıyor. Devletin içerisinden bir kesim de bunu yıllardır izliyordu ve görüyordu ki nitekim yeni bir süreç başlamış bir durumda. Onun da hakkını vermek lazım. Bu 27 yıllık süreçte ya da daha doğrusu 100 yıllık Kürt meselesi sürecinde belki de en önemli ve sonuç alınabilecek süreçten geçiyoruz. Devlet içerisinde ve siyasi irade olarak da bu sürecin arkasında duranın hakkının verilmesi lazım. Fakat geldiğimiz nokta itibariyle artık güven artırıcı adımların atılmasına ihtiyaç var. Sayın Öcalan kendi üzerine düşeni yaptı açık bir şekilde. Kendi kurduğu örgüte fesih çağrısında bulundu. Örgüt de toplandı ve silahlı mücadeleden vazgeçtiğini ilan etti. Sembolik olarak silahlar yakıldı. Çok açık bir şekilde biz gelip demokratik yollardan siyaset yapmak istiyoruz denildi. Ama devlet ve siyasi iradenin, hükümet tarafının henüz bu meselenin çözümün altyapısı için gerekli düzenlemeleri yapmadığını görüyoruz, ayak dirediğini görüyoruz. Uluslararası örneklere bakarsak da birçok örnek var, Güney Afrika örneği var, Güney Amerika'daki ülkeler var, İrlanda var, İspanya var, Bask modeli var. Bu tür yapısal, sosyal sorunları çözmek kolay değildir, sabır işidir. Çok gelgit olur. Taraflar birbirine güvenmez vs. Ama bu son süreç dediğim gibi önemli bir süreçtir. Bazen insanların sabrı kalmıyor hatta sinirleri bozulabiliyor. Bu açıdan biraz daha sağduyulu, temkinli ve sabırlı yaklaşmak gerekiyor sürece. Devlet ve hükümet tarafının da artık atması gereken adımları atması gerekiyor. Hapishanelerden salınması gereken insanlar bile bırakılmıyorlar. Yani 30 yılı doldurmuş olan ve müebbet yatan insanlar bırakılmıyor. Hasta tutsaklar hala bırakılmıyor. Bunlar sadece bazı örnekler. Zaten yapılması gereken şeyler bile yapılmadığı gibi üstüne üstlük bu sürecin gerektirdiği yasal düzenlemeler de, Umut Hakkı’na ilişkin düzenlemeler de yapılmıyor.

‘UMUT HAKKI’NI SÜRECE BAĞLAMAMAK GEREKİYOR’

Bence artık siyasi iradenin de gerekli cesareti gösterip, hatta risk ise o riski de alıp, bu şansı kaçırmamak adına adımları atma zamanı gelmiştir. Kaldı ki Türkiye zaten Avrupa Konseyi'ne üyedir ve uluslararası sözleşmeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi mesela, kendi iradesiyle imzalamıştır. Hatta ilk imzacılardandır, konseyin de kurucularındandır. Dolayısıyla AİHM'in verdiği kararları yerine getirmek zorundadır. Yani bu karar verileli 12 yıl oluyor belki. Biz 12 yıldır Bakanlar Komitesi’ne başvuru yapıyoruz. Bu son Barış ve Demokratik Toplum süreci 2 yıllık bir süreçtir. Dolayısıyla Umut Hakkı’nı da getirip bu sürece bağlamamak gerekiyor. Zaten Türkiye'nin yıllardır adım atması gerekiyordu bu konuda. Ama bu süreç bunu daha hızlı yapabilmesi için fırsattır. Bakanlar Komitesi de buna işaret etmişti, dediğim gibi Eylül 2025'te.Türkiye'nin daha cesur olması lazım. Konseyin de biraz daha aktif olması ve Türkiye'ye cesaret vermesi lazım. Yoksa biz konseyin şu tarafını da görmüyor değiliz, ne yazık ki Türkiye'nin zamana yayma politikalarına zemin sunuyorlar.

‘İMRALI TECRİDİ DEVAM EDİYOR AMA AİHM 15 YILDIR KARAR VERMİYOR!’

Bu zemin sunma meselesi sadece Bakanlar Komitesi ile de sınırlı değil, mesela İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) de bunu yapıyordu. Tecrit konusunda biz yıllarca CPT’ye başvuru yaptık. Hala da iletişim var. CPT, yayınladığı 9 ya da 10 rapora rağmen İmralı’daki tecrit hep devam etti. Şu anda bir süreç yürütülüyor ama buna rağmen biz avukatlar olarak 2 yıldır sadece 3 kere gidip müvekkillerimizi görebildik. Aile de belki 4-5 sefer gidip görebildi. Yani tecrit de hala devam ediyor. Siyasi heyetler gidiyor ama Sayın Öcalan henüz mevzuatın kendisine tanıdığı haklardan bile tam yararlanamıyor. Dolayısıyla bu Avrupa Konseyi sisteminin Türkiye'yi cesaretlendirmesi lazım. AİHM’de de tecrit konusunda devam eden bir dosyamız var. 2011’de başvurmuştuk. Aradan 15 yıl geçmiş. Çok açık bir tecrit var İmralı’da ve bunu artık bütün dünya kabul ediyor ama AİHM bu konuda 15 yıldır karar vermiyor. Bütün bunlar bize insan hakları kurumlarının ne yazık ki konuya biraz politik yaklaştıklarını gösteriyor. Böyle bir gerçeklik de var. Bu kurumlar ve bu ilkeler aslında insanlığın ortak kurumları ve ilkeleridir. Binlerce yıllık mücadeleler sonucunda kazanılmış büyük ve değerli mevzilerdir. Bunlarda politik davranmaları beklenmez aslında. Hukukun gereğini yere getirmesi için harekete geçmeniz gerekir. Bu anlamda da Türkiye'yi teşvik etmeleri lazım” dedi.

‘MECLİS KAPANMADAN YAPILACAK DÜZENLEMELERDE UMUT HAKKI DA OLMALI!

Bir diğer önemli meselenin de statü konusu olduğunu kaydeden Bilmez, bu önemli ve tarihsel müzakere sürecinde aktörlerin koşullarında eşitlik ilkesinin gözetilmesi gerektiğinin altını çizdi. Bu sürece katkı koymuş olan herkesi takdir etmek gerektiğini vurgulayan Bilmez, “Fakat eğer bu bir müzakere ise bunun adını koymak gerekiyor. Bu bir müzakere süreci ise artık diyalog sürecini aşmış olmamız lazım. Bu bir müzakere sürecine evrilmişse tarafların koşullarının da buna göre ele alınması gerekiyor. Kürt meselesi gibi bir meselenin çözümünden bahsediyoruz ama siz aktör olarak bu meselenin çözümünde muhatap olarak kabul ettiğiniz Sayın Öcalan’ı tecrit altında tutuyorsunuz. Bu kabul edilebilecek bir şey değildir ve müzakere süreçlerinin ruhuna da uygun değildir. Bu anlamda Sayın Öcalan’ın koşullarının bir an önce iyileştirilmesi gerekiyor. Umut Hakkı da bu yüzden önemlidir. Sayın Öcalan kendisi de söylüyor; ben bu meseleyi çözmek istiyorum ama bunun koşullarının oluşması lazım diyor. Yıllar önce kendisiyle görüştüğümüz zamanlarda da söylerdi. Hem Kürt tarafına hem devlete, boş bir havuzda yüzmemiz isteniyor, önce havuzun suyunun doldurulması lazım diyordu. Şu anda Sayın Öcalan gazetecilerle, STÖ’lerle, DEM Parti MYK’sıyla ya da kanaat önderleriyle görüşemiyor. Ama Kürt meselesinin çözümü için belki bütün bunlarla temas kurması faydalı olacaktı. Toplumu ikna etmek için bu temasların yapılması lazım. Bir ikincisi de halkların, özellikle Kürt halkının bu sürece, sürecin samimiyetine inanması için de özel koşulların düzeltilmesi lazım. İmralı, Kürtler için bir işaret fişeği gibidir, turnusol kağıdı gibidir. İmralı'nın koşullarına bakarlar. İki yıldır böyle bir süreç var, Kürt meselesini çözeceğiz diyorsunuz ama siz Kürt halkının siyasi temsilci olarak gördüğü, işaret ettiği aktörü tecrit koşullarında tutmaya devam ediyorsunuz. Sayın Öcalan’ın koşulları düzeltilirse, Umut Hakkı ile ilgili düzenleme yapılırsa bu süreç çok hızlı bir şekilde yol alacaktır. Siyasilerin yaptığı açıklamaları da izliyoruz. Bir yasal çalışmadan söz ediliyor. Belki Meclis kapanmadan çıkabilir de. Böyle olursa bu sürece bir ivme katabilir, süreci hızlandırabilir. Hepimiz dört gözle bu düzenlemenin yapılmasını bekliyoruz. Sayın Öcalan da böyle bir yasal düzenlemenin bir sinerji yaratacağını düşünüyor. Bu ilk yasanın birçok şeyin önünü açabileceğini düşünüyor. Sanırım geçiş süreci yasasının Meclis kapanmadan ele alınması bekleniyor. Ceza ve infaz hukuku konusunda değişiklik yapılmak üzere ama içeriğini henüz bilmiyoruz. Bu yasada muhtemelen Türk Ceza Kanunu ve Ceza İnfaz Kanunu’na ilişkin bazı düzenlemeler olma ihtimali var. Çıktığı zaman göreceğiz ama önemli olan bu ilk yasanın çıkmasıdır. İlk defa somut bir adım atılmış olacak. Bunun sonrası da gelecektir. Başta da söylemiştim, Kürt meselesiyle Türkiye'nin demokratikleşmesi meselesi birbirine bağlıdır. Yani demokrasi sorunları çözülmeden sadece böyle bir yasal düzenleme yapmak da çok işe yaramayacaktır diye düşünüyorum. Çünkü Kürtler kendi kimlikleriyle serbestçe örgütlenebilmeliler. Muhalifler, sosyalistler baskı görmeden, hapsedilme korkusu yaşamadan örgütlenebilmeliler. İnsanlar kendilerini korkmadan ifade edebilmeliler. Seçilmiş belediye başkanlarına kayyum atanmamalı. Buna benzer birçok düzenleme var. Bütün bunların da halledilmesi gerekiyor çünkü bunlar hallolmazsa zaten Kürt meselesi de bitmez. Yapılması düşünülen yasal düzenleme paketlerinde ne olduğunu bilmiyoruz. Hep beraber bakıp göreceğiz. Umutluyum ben kendi adıma. Dediğim gibi bu süreci çok önemsemek gerekiyor. Biraz sabırlı da olmak gerekiyor. Karamsarlığa kapılmamak gerekiyor ve bu sürecin ruhuna uygun bir şekilde, Sayın Öcalan’ın pozisyonuna uygun bir şekilde, eşitlik ilkesini de göz önünde bulunduracak koşulları oluşturmak gerekiyor. Çünkü Sayın Öcalan gerçekten samimi olarak elinden gelen her şeyi yapıyor. Kürt meselesini çözmek için sürekli çabalıyor ve meseleyi çözecek gücü de var. Bunu da yıllarca gösterdi. Bu yüzden de Meclis kapanmadan yapılacak düzenlemelerde Umut Hakkı’na da yer verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Böylece taraflar arasında bir eşitlik de sağlanmış olur. Bu da müzakere sürecinin ruhuna daha uygun olur.”