‘Bu uğurda yitirilen tüm gençler için sürece daha sorumlu ve hakkaniyetli yaklaşılmalıdır’

Akademisyen Zeliha Burcu Acar, sürecin değersizleştirilmesine tepki göstererek, “Kürt ya da Türk fark etmeksizin, bu uğurda yaşamını yitiren tüm gençler adına siyasetçiler, akademisyenler, yazarlar ve basın daha sorumlu ve hakkaniyetli davranmalı” dedi.

"Demokratik Toplum ve Barış Sürecini" sürecini değerlendiren Barış Akademisyeni Dr. Zeliha Burcu Acar, Türkiye'nin demokrasi ve hukuk alanında ciddi bir kriz yaşadığını belirterek, kalıcı çözümün yalnızca yasal düzenlemelerle değil; eşit yurttaşlık, hukukun üstünlüğü ve toplumsal barış kültürünün güçlendirilmesiyle sağlanabileceğini ifade etti.

Sürecin başlangıcından bu yana devletin somut bir adım atmadığını belirten Zeliha Acar, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bir buçuk yıllık barış sürecinin ardından elimizde pek bir şey olmadığını görüyoruz. Halkın beklentisi ve somut durum açısından pek parlak bir noktada olmadığımız açık. Üstüne üstlük, dört kez ihlal edilen AİHM kararlarıyla birlikte acilen dışarı çıkması gereken Kobanê Davası tutsakları ve daha pek çok siyasi tutsağın defalarca ihlal edilen hakları da düşünüldüğünde, demokrasi ve yargının bağımsızlığı açısından kötü bir dönemden geçtiğimiz ortadadır.

Barış süreci ile siyasi iktidarın ve diğer siyasi partilerin tavırlarını kısaca değerlendirmek istiyorum. Öncelikle, Kürt hareketi ve onunla paralel düşünülen siyasi parti DEM dışında, ülkemizdeki siyasi partilerin ‘siyasi’ olma özelliklerini kaybettiğini düşünüyorum. Bugün ülkemizdeki asıl sorun, siyasi iktidar çerçevesinde seçimsiz ve hukuksuz bir döneme girilmesi gibi görünüyor.

Ne yazık ki bu değerlendirme çok daha uzun bir süre önce yapılabilirdi, ama DEM dışında hiçbir siyasi parti baskı altında olmadığı için geç kalındı. Bence diğer önemli sorun ise, ülkemizde iktidar ve ana muhalefet partisi arasındaki fark da belirsizleşti.

Önceki dönemlerde karşısında herhangi bir muhalefet partisi ya da potansiyel bir lider görmeye tahammül edemeyen iktidar partisi, artık muhalefet partisinin genel başkanını da kendisi seçmek istiyor gibi görünüyor. Açıkçası, son butlan meselesinin iktidar partisi tarafından mı, yoksa anlamı gittikçe belirsizleşen derin devlet tarafından mı yürütüldüğü konusuna girmek istemiyorum.

Ama durum şudur ki; siyasi iktidar partisi ve ana muhalefet partisi arasındaki farkı değerlendirirken ‘barış sürecine yaklaşımı’ kriter olarak alıyorum. Bu açıdan bakınca da her ikisi açısından da ana hedefin barış olmadığı açıktır. Her ikisi de barış olsun ya da olmasın, şartlar nasıl olursa olsun, kendi siyasi gelecekleri için çalışıyormuş gibi görünüyor.

İktidar ve diğer muhalefet partileri arasındaki belirsizlik artarken, ana muhalefet partisine atanan ‘kayyum’ başkan ile ‘seçilmiş’ başkan arasındaki fark ya da yarılma açısından bakınca da ideolojik ve siyasi bir fark bulmakta zorlanıyorum.”

‘TÜRK KAMUOYU HASSASİYETİ’ ADI ALTINDA SÜREÇ, BAĞLAMININ DIŞINA ÇIKARILIYOR’

Barış süreci konusunda “Türk kamuoyunun hassasiyeti” adı altında bağlamından çıkarıldığını ve DEM Parti hariç bütün siyasi partilerin ideolojik ve hakkaniyetli bir tutum sergilemediğini gözlemlediğini aktaran Zeliha Acar, şöyle devam etti:

“Açıkçası bu meselenin önemsendiğini göremiyorum. Bütün siyasi partiler bu meseleyi geçiştirip, bahane olarak kullanıp yine kendi geleceklerini garantiye alma gibi pragmatist bir yöntemi seçmiş ve devam ettiriyor gibi gözüküyor. Türk kamuoyunun hassasiyeti ya da bugüne kadar bu ülkenin genç yaşta hayatını kaybeden çocuklarının aileleri konusu daha sorumlu bir şekilde ele alınmalıdır. Böyle bir yerden kitlelere, seçmene ya da halka seslenmekten çekinmek, bugün yapılanların açıklaması olamaz.

Herkes, barışa dair yasal bir düzenleme, ‘kök yasa’ gibi bir değişiklik olsa da olmasa da kendi geleceğini garanti altına almaya çalışıyor. Yoksa asıl mesele, düzenlemenin nasıl olduğu sorusu olurdu ki yine DEM dışında hiçbir partinin bu konuyu önemsemediği açıktır.

Ülkemizdeki süreci diğer barış süreçleriyle kıyaslamak ve onların nasıl geliştiği açısından değerlendirmek önemlidir. Ancak hem bulunduğumuz coğrafyanın kendine has nitelikleri hem de dört farklı ülkede yaşayan Kürtlerin siyasi ve toplumsal özellikleri açısından benzerlikler olsa da bambaşka yönleri olduğu da açıktır. O yüzden genel bir değerlendirme yapmakta zorlanıyoruz.

Ayrıca bugünlere, çok zorlu koşullarda ‘onurlu bir barış’ hedefi için verilen bir mücadeleyle gelindiğini de düşünürsek, her şekilde sürece ve barış düşüncesi ile felsefesine sahip çıkmak benim temel hedefimdir. Barış için attığım imza nedeniyle uzaklaştırıldığım felsefe bölümüne dönmek ve öğrencilerime kavuşmak da en büyük isteklerimden birisidir. O yüzden süreçteki belirsizlik ve eksiklikler düşünülürken de barış düşüncesine sahip çıkan tarafta olarak her zaman benzer bir konumda olacağıma inanıyorum.”

‘ABDULLAH ÖCALAN’IN KONUMU SÜREÇ AÇISINDAN ÖNEMLİDİR’ 

“Barışa en çok karşı çıkan tarafların, siyasi parti temsilcisi ya da ‘akademisyen’ veya ‘basın çalışanı’ gibi görünüp de gece gündüz barış karşıtlığı yapanların söylediklerine bakınca şaşırıyorum” diyen Zeliha Acar, şunları söyledi:

“Açıkçası bu konuda şüpheci davranmak ve riskleri hatırlatmak için yazılanlarla tamamen barış karşıtlığı için yazılanları ayırmak artık bana zor gelmiyor. Mesela kök yasa ve barış için bir adım derken tamamen barış karşıtı duran ve böyle bir hedefte yürüyenler, benim ‘akademisyen ya da gazeteci gibi görünen’ diye ifade ettiğim ilk kesim, bu adımın sadece belli bir ağ ve rejimle ilişkinin yeniden tanımlanması gibi bahsediyor. Yani Kürt mücadelesi temsilcilerinin ağ ve rejim ilişkisinin yeniden düzenlenmesinin kastedildiği ve bunun bir kandırmaca olduğu vurgulanıyor. Bu tarz yorumlar okuyorum.

Burada kastedilen şey, barış masasına oturan Türkiye Cumhuriyeti devleti ile daha önce silahlı örgüt olarak tanımlanan ve bu süreç için silahlarını yakan siyasi hareketin temsilcisidir. Buradaki yorumda kastedilen kişi, Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısındaki ama ilişki içerisinde olduğu Abdullah Öcalan’dır.

Siyasi bir hareket olarak silahlarını bırakacak olan kesim, kendi iradesinin Öcalan tarafından temsil edildiğini açıkça söylemekte ve barış için onun çalışma koşulları ile konumunun önemli olduğunu vurgulamaktadır. Daha önceki ve başka ülkelerdeki barış süreçlerinde de en azından bizim ülkemizdekiyle temel benzerlikleri olan bir durumdur. Yani kimse tarafları karıştırmaz. Barış süreci bu iki taraf arasında başlamıştır.

Bu durumda halen sanki süreç siyasi partiler arasında, DEM Parti ile başka bir siyasi parti arasında başlamış ve böyle devam ediyormuş gibi gösterilmeye çalışılması doğru değildir. Barış sürecini kimin başlatıp sahiplendiği açıktır. O yüzden halen Kürt hareketine, siyasal iradesini teslim etmek için başka bir muhatap belirlemesini söylemek, önermek ya da bunun tartışmasını yapmak sorumsuzluktur.

Barış sorumluluğunu ve yükünü üzerine almak istemeyenler, ‘Bizlik bir durum yok’ diyebilir. Ancak zaten mesele, muhatap olarak belirlenen kişi ile Türkiye Cumhuriyeti siyasi rejiminin ilişkisinin tanımlanması meselesidir. Hatta bu hedefin açıkça söylenmesi, ‘onurlu bir barışın’ ön koşuludur.

Kürt halkı barıştan bireysel, siyasi ya da herhangi bir çıkar beklemiyor. Kendilerinin tanınmasını bekliyor. Toplumsal olarak dağılmamızın ve ırkçılık ile önyargılar nedeniyle bir araya gelemememizin sebebi de Kürtlerin, kendilerini kendi istedikleri biçimde tanıtmak istemelerinin görmezden gelinmesidir.”

‘DEM DIŞINDAKİ SİYASİ PARTİLERİN TUTUMU UMUT VERMİYOR’

Siyasi partilerin bu süreçteki tutumlarını da değerlendiren Zeliha Acar, partilerin belirsizlik ve ideolojisizlik gibi ciddi bir problem yaşadığına dikkat çekerek şunları söyledi: “Eğer seçimsiz bir otoriter yönetime karşı çıkmak istiyorsak, öncelikle siyasi partiler pragmatik ve kısa vadeli hedefleri ve ‘Her ne olursa olsun ben ayakta kalayım’ mücadelesini bırakmalıdır.

Mesela ülkemizde sınıf çatışması ve gelir eşitsizliğine dair bir siyaset ve muhalif çizgi vardır. Bu konuda çok emek de verilmiştir. Ama bugün bunun önündeki en büyük engel Kürt ve Türk çatışmasıdır. Çoğu yerde toplumsal önyargı ve düşmanlıkların bu tür çatışmaları engellediğine dair örnek verilebilir. Toplumsal birlik ya da beraberlik ve toplumsal bir direniş sergilemek zorlaşıyor; çünkü yine belli önyargılar belirli yerlerde kesişiyor.

Bu meseleyi çözmek ve gerçekten barışın toplumsallaşması uzun bir süreç gerektirir. Ayrıca pat diye çözülecek bir durum da değildir. Ancak birçok yerde birçok engelin bizzat yaşatıldığı ve desteklendiği de açıktır. Artık siyasi partilerin ideolojisiz olması ya da siyasetin amacının yitirilmesi toplumsal çatışmalarla ilişkilidir. Bu yüzden benim için barış konusu herhangi bir konu değil, asıl hedef olmalıdır. Ülkemizdeki birçok krizin çözülmesi için orijinal bir yol önerebilir ve birçok hareketi canlandırabilir.

Aynı ülkemizdeki gibi dünyada da bir demokrasi krizi yaşanmaktadır. Bu krizi tanımlarken en çok kullanılan kavramlar ‘popülizm’, ‘antinomizm’, ‘parhesia’ ve ‘apolitiklik’ kavramlarıdır. Antinomizm, bir çeşit ‘yasa karşıtlığı’ ve hukuki düzenin tamamen askıya alınması anlamına gelir ki ülkemizde bu durumu bütün açıklığıyla yaşıyoruz.

Yani TEMA Vakfı mensuplarının ya da herhangi bir akademisyenin, bir siyasi örgütlenmenin açılımını sorgulamak için tutuklanmasına şaşırmayalım. Bu konuda daha önce yazıldığı gibi, durumu anlamak için asıl hedefin genel bir hukuksuzluk olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Birçok yazarın ifade ettiği gibi, ‘Hukuk ne hallere düştü, yargı ne hale getirildi’ diye hayıflanmayı bırakıp, yeni dönemin hedeflediği bu ‘yasa dışılığı’ dikkate alarak daha kapsamlı bir toplumsal barış ve demokrasi mücadelesi vermemiz gerekiyor.

Antinomizm kavramının bir diğer eşlikçisi olan popülizm ise kabaca toplumu elitler ve saf/temiz halk diye ayırıp, siyasetçilerin kendilerini saf/temiz halkı temsil eden kişiler olarak yansıtması demektir. Bunun ülkemizde ne zamandan beri uygulandığı bellidir.

Bu kavrama eşlik eden bir diğer önemli kavram olan apolitiklik de siyasi partilerin ideolojik bir tutumdan vazgeçmesi olarak burada kullanılabilir. Bugün siyasi partiler, sadece siyasi iktidara karşı konumlanmanın kendisini bir muhalefet yapma biçimi olarak uygulayamaz. Hele ki barış gibi önemli bir mevzu, bu uğurda iktidar partisinin kendisini güçlendirmek için kullandığı bir kavram olarak kabul edilemez.

Bu ülkenin bütün siyasi partileri, bu temel ve önemli konuya ilişkin ideolojik ve siyasi sorumluluğa yakışan bir tavır almalıdır. Öte yandan bugünlerde demokrasi krizini değerlendirirken kullanılan bir diğer kavram da parhesia ya da açık sözlülük olarak ifade ediliyor. Ancak kimin açık sözlü olduğunu ayırmaya çalışırken, kimin daha ideolojik, siyasi ve bu ülkedeki herkesin geleceğini öngören bir tutuma sahip olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Sonuç olarak toplumsal beklentiler siyasi partilerin sorumluluğuna girer. Barışa dair umudu ve çalışmaları sürdürmek, asıl meselenin kökenine ve ideolojik boyutuna inerek barışa sahip çıkmak bugün bütün siyasilerin sorumluluğu olmalıdır. Barış yapacak taraflardan birisi gayet açık ve seçik bir şekilde tanımlanmışken, kalkıp onun karşısında yer almaya çalışmak ve barışı kirli bir oyuna ait bir kavrammış gibi göstermek sadece bencilliktir.

Siyasetçiler gelip geçici olabilir. Ama siyasi ideolojiler ve barış felsefesi benim için daimidir. Bu ülkenin bütün siyasetçileri, akademisyenleri, yazarları ve basın mensupları da bu uğurda yitirilen herkes için, Kürt ya da Türk bütün gençler için konuya daha sorumlu ve hakkaniyetli yaklaşmalı, sahiplenmelidir.”