Die Linke (Sol Parti) Eş Genel Başkanı Ines Schwerdtner ile partinin Potsdam Kongresi’nin ardından belirlediği yeni siyasi hattı, Almanya’da derinleşen sosyal krizi ve yükselen sağ dalgaya karşı geliştirdikleri mücadele stratejisini konuştuk.
Ines Schwerdtner, sosyal devletin kısıtlanmasından göçmen politikalarına, Almanya'da Kürt Hareketi’ne yönelik kriminalizasyon uygulamalarından Türkiye, Rojava ve Ortadoğu’daki barış arayışlarına kadar gündemin kritik başlıklarını ANF için değerlendirdi.
Sol siyasetin toplumsal tabanıyla yeniden bağ kurmasının önemine dikkat çeken Ines Schwerdtner, tüm ezilenleri kapsayan ortak bir adalet mücadelesinin geliştirilmesi gerektiğini önemini vurguluyor.
Potsdam’daki parti kongresinde Die Linke (Sol Parti) Eş Genel Başkanlığına yeniden seçilmenizden dolayı sizi içtenlikle tebrik ederim. Yeniden seçilmenizi nasıl değerlendiriyorsunuz, bu yeni yetki sizin için nasıl bir sorumluluk anlamına geliyor ve önümüzdeki yıllarda parti için nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz?
Yeniden seçilmekten ve elde edilen sonuçtan elbette büyük memnuniyet duyuyorum. Bu sonuç, izlediğimiz siyasi hattın onaylandığını gösteriyor. Birçok insanın yeniden umutlanmasını ve güçlü bir sol güç adına mücadele etmesini sağladık. Bunda, insanların yüksek kiralar ve sosyal adaletsizlik gibi somut sorunlarıyla her gün ilgileniyor olmamızın büyük payı var. Aynı zamanda federal hükümetin politikalarına karşı protestolar da örgütlüyoruz.
Partimiz son yıllarda birçok noktada yenilendi. Uzun zamandır olmadığı kadar canlı ve güçlü; ayrıca çok sayıda genç ve kararlı üye kazandık. Bundan gurur duyuyorum ve bu çizgiyi sürdürmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Çünkü sınamalar büyük: Federal hükümet, sosyal devletin tasfiyesini ve devasa bir askeri tırmanışı (militarizasyon) tırmandırıyor. Tam da bu yüzden parlamentoda, sokakta ve fabrikalarda güçlü bir Sol Parti’ye ihtiyaç var.
Die Linke son aylarda belirgin bir üye artışı kaydetti. Buna rağmen Almanya’daki siyasi gündem büyük ölçüde CDU, CSU ve AfD gibi muhafazakar ve sağ partiler tarafından belirleniyor. Sizce sol siyaset bugün kendi gündemini belirlemek yerine daha çok tepkisel bir muhalefet rolüne mi sıkışmış durumda?
Hayır. Biz muhalefetteyken de bir şeyleri değiştirmek istediğimizi söyledik ve tam olarak bunu yapıyoruz. Kira konusunda federal hükümet üzerinde ağır bir baskı kuruyoruz. Servet dağılımı meselesini ve dolayısıyla servet vergisini yeniden gündeme getiriyoruz: Sosyal devletimizi aslında kim finanse ediyor ve kimin artık adil bir katkı sunması gerekiyor?
Sosyal soruyu ve adalet arayışını yeniden merkeze taşıyoruz. Rahatsız edici olsa bile uluslararası hukuka uyulması gerektiğini vurguluyoruz. Sözde "merkez" siyasetin sosyal kısıtlamalar ve ayrımcılıkla sağın zeminini beslediği bir ortamda, güçlü bir sol ses tam da bu yüzden hayati önem taşıyor.
Aşağıdakileri ezmeyen ve insanları birbirine düşürmeyen; aksine, yaşamı yeniden ödenebilir kılan bir alternatifin var olduğunu göstermek istiyoruz.
Sağcılaşmanın sonuçları yalnızca seçim sonuçlarında değil; sosyal devletin budanmasında, demokratik hakların ve toplanma özgürlüğünün kısıtlanmasında da kendini gösteriyor. Toplumsal protestoların giderek baskı altına girdiği bu siyasi iklimde Die Linke, hem parlamentoda hem de sokakta sosyal haklar ve demokratik özgürlükler için nasıl bir mücadele yürütmeyi hedefliyor?
Kendimizi hem iş yerinde hem de sokakta demokrasi ve söz hakkının kalesi olarak görüyoruz. Grev hakkını, gösteri yapma hakkını ve insanların müdahil olma ile protesto etme hakkını savunuyoruz. Demokratik haklara yönelik otoriter hamlelerin karşısında kararlılıkla duruyoruz. Bunu hem Federal Meclis’te hem de parlamento dışında yapıyoruz.
Sendikalarla, sosyal derneklerle, çalışanlarla ve gençlerle birlikte güçlü bir toplumsal hareket inşa etmek istiyoruz. Özellikle zorunlu askerlik hizmetine karşı çıkan gençlerin politik bir sese ihtiyacı var. Die Linke, bu farklı mücadele hatlarını bir araya getirmeye katkı sunabilir ve sunmalıdır.
Demokratik alanın bu şekilde daralmasından Almanya’daki Kürt örgütleri ve muhalif gruplar da doğrudan etkileniyor. Ceza Kanunu’nun 129b maddesi kapsamındaki soruşturmalar, sembol yasakları ve çeşitli kriminalizasyon biçimleri onlarca yıldır sürüyor. Sizin liderliğinizde Sol Parti’nin, Kürt ve antifaşist aktörlerin kriminalize edilmesine karşı görünür ve aktif bir tutum almasını bekleyebilir miyiz?
Evet, kesinlikle. Die Linke, kurulduğu günden bu yana Kürt Hareketinin ve Kürt halkının yanında dayanışma içinde yer almıştır. Bu durum, hem kendi kaderini tayin etme mücadelesi hem de buradaki toplumsal katılım için geçerlidir. Gösteri ve protestolara her zaman birlikte katıldık, bundan sonra da katılmaya devam edeceğiz.
Ayrıca, siyasi ifade olanaklarına yönelik baskı ve kısıtlamaların çoktan Kürt Hareketi’ni aşan bir boyuta ulaştığına şahit oluyoruz. Diğer protesto hareketleri de giderek artan bir baskıyla karşı karşıya. Semboller, kavramlar veya siyasi sloganlar yasaklandığında, bu durum demokratik ve özgürlükçü hareketleri ağır şekilde kısıtlayabilir.
Bu nedenle dayanışma içinde ve bir arada durmalıyız. Parlamentoda Cansu Özdemir ve Bodo Ramelow gibi Kürt hareketi ve azınlık hakları için mücadele eden güçlü seslere sahibiz.
Göç ve sığınma hakkı, şu anda Alman ve Avrupa siyasetinin en tartışmalı konuları arasında yer alıyor. Hükümet ve sağ muhalefet, giderek kısıtlayıcı hale gelen sığınma politikaları taleplerinde birbiriyle yarışıyor. Sizin liderliğinizdeki Sol Parti nasıl bir sığınma politikası savunacak?
Biz, insani bir göç politikasını ve güvenli kaçış yollarını savunuyoruz. Aynı zamanda göçün kök nedenleriyle; yani yoksullukla, savaşlarla, iklim krizinin sonuçlarıyla ve küresel adaletsizlikle mücadele etmeliyiz. Amacımız, kimsenin kaçmak zorunda kalmadığı bir dünya olmalıdır. Ancak korunmaya ihtiyaç duyan ve bize gelen herkes güvenli ve insani bir yola sahip olmalıdır.
Burada yaşayan insanlara ilk günden itibaren çalışma, dili öğrenme ve toplumsal yaşama katılma imkanı verilmelidir. Entegrasyon, ayrımcılıkla değil; katılım, çalışma, eğitim ve sosyal temaslar aracılığıyla sağlanır.
Federal Hükümet ve özellikle CDU şu anda tam tersi bir yol izleyerek AfD’nin göç politikasını giderek daha fazla devralıyor. Sınırlar kapatılıyor, on binlerce federal polis görevlendiriliyor ve Ceuta’daki son durumda görüldüğü üzere Federal Hükümet, İspanya ile dayanışma içinde ortak bir Avrupa çözümü aramak yerine, Giorgia Meloni gibi aşırı sağcıların yanında saf tutuyor.
Die Linke uzun yıllardır Ortadoğu’daki mazlum halklarla ve özellikle Kürt Hareketi’yle dayanışan bir parti olarak biliniyor. Sol Parti, gelecekte Kürt politikasını nasıl tanımlayacak? Türkiye’nin Rojava ile Kuzey-Doğu Suriye’ye yönelik askeri saldırılarına ve oradaki Özerk Yönetim’e karşı tutumunuz ne olacak?
Türk hükümetinin Kürtlere yönelik askeri şiddetini kınıyor, demokratik özerk yönetimi ve kendi kaderini tayin hakkını destekliyoruz.
Alman kamuoyunda Kürt özgürlük ve direniş hareketlerinin yalnızca sözde İslam Devleti’ne (DAİŞ) karşı mücadelede ihtiyaç duyulduğunda destek görmüş olması beni özellikle rahatsız ediyor. Dayanışmamız, Kürt güçlerinin o an Almanya’nın veya Batı’nın dış politika çıkarlarına hizmet edip etmediğine bağlı olamaz. Kürtlerin özgürlük, demokrasi ve kendi kaderini tayin mücadelesinde yanlarında duruyoruz.
Bu tutum; Türk hükümetinin politikalarını eleştirmeyi, aynı zamanda yereldeki demokratik yapıları, yeniden inşayı ve hakiki bir barış sürecini desteklemeyi gerektirir. PKK’nin silah bırakması ve güçlerini çekmesi önemli bir adımdı. Şimdi Türk tarafının da barış yönünde somut adımlar atması gerekiyor. Bizim için buna Abdullah Öcalan’ın ve tüm diğer siyasi tutsakların serbest bırakılması ile Kürt Hareketi’ne siyasi bir gelecek perspektifinin sunulması da dahildir.
Ekonomik kriz, artan yaşam maliyetleri ve kemer sıkma politikaları, Almanya’da da sosyal açıdan dezavantajlı insanlarla göçmenlerin karşı karşıya getirilmesine neden oluyor. Die Linke bu gidişatın önüne nasıl geçmeyi ve işçiler ile göçmen toplulukları birleştiren ortak bir sosyal adalet hareketi yaratmayı hedefliyor?
Sağın ve giderek muhafazakarların da benimsediği strateji, aşağıdakileri ezmek ve insanları birbirine düşürmektir. Bundan, nihayetinde zaten çok şeye sahip olanlar kazançlı çıkıyor.
Biz bu düşüncenin karşısına başka bir anlayış koyuyoruz: Toplumu ayakta tutan işçi sınıfıdır. Bunlar otobüs şoförleri, bakım çalışanları, tezgahtarlar ve milyonlarca diğer çalışandır. Nerede doğdukları veya hangi dili konuştukları fark etmeksizin; hepsinin iyi ücretlere, ödenebilir konutlara ve hasta olduklarında ya da desteğe ihtiyaç duyduklarında yanlarında olan bir sosyal devlete hakkı vardır.
Bu yüzden aşağıdakileri hedef almıyor, en tepeye bakıyoruz: Devasa servetlere, süper zenginlere ve birkaç aile içinde el değiştiren milyonluk, milyarlık miraslara. Bu yukarı-aşağı çelişkisini yeniden görünür kılmalıyız. Türkiyeli komşunuz ya da Suriyeli iş arkadaşınız sizin hakkınızı elinizden almıyor. Sorun, büyük servetleri korurken sosyal devleti kısıtlayan siyasettir.
İşte tam da bu yüzden insanları örgütlüyoruz; kira kampanyalarımızda, kapı kapı yaptığımız görüşmelerde veya sosyal danışmanlık saatlerimizde. Birinin nereden geldiği veya hangi dili konuştuğu bizi ilgilendirmez. Burada yaşayan herkesin kararlara katılmasını ve demokrasiye dahil olmasını istiyoruz. Bu nedenle burada sürekli olarak yaşayan herkes için seçme ve seçilme hakkını savunuyoruz.
Zaman ayırdığınız ve ayrıntılı yanıtlarınız için çok teşekkür ederim. ANF okurlarına iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?
Bu söyleşi için çok mutlu oldum. Partimizde çok sayıda Kürt yoldaşımız aktif mücadele yürütüyor. Kürt derneklerinde ve ortak etkinliklerde bulunmaktan her zaman mutluluk duyuyoruz. Bu da dayanışmanın somut olarak yaşatılabildiğini gösteriyor.
Sadece birlikte kutlamalar yapmakla kalmayıp sosyal adalet, demokrasi, barış ve kendi kaderini tayin hakkı için siyaseten omuz omuza mücadele ettiğimiz için gurur duyabiliriz. Yeni buluşmaları ve iş birliğimizi sürdürmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.