İklim değişikliğiyle mücadele amacıyla Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında düzenlenen Taraflar Konferansı (COP), her yıl dünyanın dört bir yanından ülkeleri bir araya getiriyor. İklim finansmanı, sera gazı emisyonlarının azaltılması ve enerji dönüşümü gibi kritik başlıkların ele alındığı zirvenin 31’incisi (COP31), 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da gerçekleştirilecek.
Ancak yaklaşık 30 yıldır düzenlenen konferanslara rağmen ekolojik krizin derinleşmesi, zirvelerin iklim değişikliğiyle mücadeledeki rolünü yeniden tartışmaya açıyor. Ekolojistler, bu toplantıların doğayı ve iklimi koruma konusunda gerçek bir çözüm üretip üretmediğini sorguluyor.
DEM Parti Ekoloji ve Tarımdan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı İbrahim Akın, COP31 öncesinde Barış ve Demokratik Toplum Süreci açısından ekolojik barışın önemini, zirvenin arka planını ve alternatif bir buluşma olarak gündeme gelen Halkların İklim Zirvesi’ni değerlendirdi.
‘EKOLOJİK YIKIM HALKLARI YOKSULLAŞTIRIP YERİNDEN EDİYOR’
Ekolojik barışı insan ile doğa arasındaki ilişkinin yeniden dengelenmesi, doğanın ve yaşam alanlarının sömürüden kurtarılması olarak tanımlayan İbrahim Akın, ekolojik yıkımın halklar üzerindeki etkilerine dikkat çekerek şunları söyledi:
“Kapitalizmle birlikte doğa, sermaye birikiminin bir kaynağına dönüştürüldü. Toprağımız, suyumuz ve havamız metalaştırıldı. Emek sömürüsüne doğa sömürüsü eklendi. Bu talana karşı çıkan halklar ise çoğu zaman devletin kolluk güçleriyle, yargısıyla ve baskı mekanizmalarıyla karşı karşıya kaldı. Dolayısıyla doğaya yönelik saldırılar yalnızca ekolojik tahribat yaratmıyor. Aynı zamanda halkları yoksullaştırıyor, yerinden ediyor, tarihinden ve kültüründen koparıyor. Bu yönüyle ekolojik yıkım, halka karşı yürütülen savaşın bir parçasıdır.”
‘EKOKIRIM TOPLUMLARIN GELECEĞİNE DE YIKICI BİR SALDIRIDIR’
Akın, Barış ve Demokratik Toplum Süreci açısından ekolojik barışın silahların susmasının ötesinde bir anlam taşıdığını belirterek, doğayı ve toplumu tahrip eden politikaların sona ermesi anlamına geldiğini söyledi. Akın, şöyle devam etti:
“Halkların toprakları, suları ve yaşam alanları üzerindeki söz ve karar hakkı güvence altına alınmadan toplumsal barış sağlanamaz. Bunun için doğanın metalaştırılmasına son verilmeli, yerel halkların iradesi tanınmalı ve ekokırım suçları durdurulmalıdır. Ekokırım, yalnızca doğaya değil, o doğayla birlikte yaşayan toplumların geleceğine de yönelmiş yıkıcı bir saldırıdır. Doğaya karşı savaşı sürdüren bir sistemin insanlara gerçek bir barış vadetmesi mümkün değildir.
Ekolojik barış, savaşla yaralanan doğanın iyileştirilmesini ve insanla doğanın eşitlikçi, özgür ve sürdürülebilir bir ilişki kurmasını sağlayacak adımların atılmasıdır.”
’30 YILI AŞKIN SÜREDİR DÜZENLENEN ZİRVELERE RAĞMEN EKOLOJİK YIKIMIN DERİNLEŞMESİ TESADÜF DEĞİLDİR’
Otuz yılı aşkın süredir düzenlenen bu zirvelere, imzalanan anlaşmalara ve açıklanan hedeflere rağmen ekolojik yıkımın derinleşmesinin tesadüf olmadığını söyleyen İbrahim Akın, sebebini ise şöyle açıkladı:
“Çünkü iklim krizini yaratan, doğayı sınırsız bir hammadde deposu, emeği ucuz bir üretim girdisi ve yaşamın bütün alanlarını kâr kaynağı olarak gören kapitalist üretim ve tüketim düzenidir. Sermayenin sınırsız büyüme ihtiyacı sorgulanmadan, fosil yakıt şirketlerinin ve büyük tekellerin çıkarlarıyla hesaplaşılmadan, yalnızca teknolojik çözümlere, karbon piyasalarına ve uluslararası taahhütlere dayanarak bu krizi aşamayız.
Bu, elbette ki uluslararası iş birliğini veya COP zirvelerini önemsiz görmek değildir. Ama bu platformların sınırlarını, kimlerin çıkarlarına hizmet ettiğini ve alınan kararların gerçek hayatta neyi değiştirdiğini de söylemek durumundayız. Ancak tüm bunlara karşın COP zirvelerini, iklim krizinin gündeme, uluslararası gündeme taşınmasına olanak sağlayan bir yer olarak görüyorum.”
TÜRKİYE’NİN SAMİMİYETSİZ VE ÇELİŞKİLİ TUTUMU
Türkiye’nin COP31 hazırlıklarında samimiyetsiz bir tutum sergilendiğine dikkat çeken Akın, iklim krizinin temel nedenleriyle yüzleşmek yerine zirvenin uluslararası bir tanıtım organizasyonu olarak ele alındığını belirterek şu ifadeleri kullandı:
“İklim krizinin nedenleriyle, ülkenin fosil yakıt politikalarıyla, madencilik faaliyetleriyle, ormanların ve tarım alanlarının tahribiyle, rant odaklı kentleşmeyle hesaplaşmak yerine zirvenin bir tür uluslararası fuar ve tanıtım organizasyonu gibi algılandığını görüyoruz. Bu zirvede, başta Sıfır Atık kampanyası olmak üzere, çevre politikalarını belirli kişi ve çevreleri öne çıkaran kampanyaların vitrini haline getirme çabası dikkat çekiyor.”
KUZEY EGE’DEN KÜRDİSTAN’A EKOLOJİK YIKIM POLİTİKALARI
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapacak olmasıyla ülkenin her bir tarafında ekolojik yıkım politikalarının sürdürülmesi arasındaki çelişkiye de işaret eden Akın, “Bu aslında iktidarın doğaya ve topluma yaklaşımındaki temel sorundur. Bir yandan uluslararası kamuoyuna çevre ve iklim duyarlılığı mesajları verilirken diğer yandan ormanlar, meralar, su havzaları ve yaşam alanları şirketlerin kârı uğruna sermayeye açılıyor” dedi.
Söz konusu politikaların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin ruhuyla uyuşmadığını vurgulayan Akın, şöyle konuştu:
“Kuzey Ege’de deniz üstü RES projelerinden Kürdistan’daki maden ve enerji yatırımlarına kadar uzanan bu politikalar, ekolojik yıkımı aynı zamanda bir mülksüzleştirme ve tahakküm meselesi haline getiriyor. Üstelik iktidar, devam eden çatışmasızlık sürecini bölge halklarının barış umudunu güçlendirecek demokratik ve toplumsal bir dönüşümün zemini olarak değerlendirmek yerine, şirketlerin bölgeyi talan etmesinin önünü açmak için büyük bir gayret gösteriyor. Toplumun barış umudunun sermayenin çıkarları doğrultusunda araçsallaştırılması, barışın gerçek anlamıyla bağdaşmıyor.
Bizim açımızdan gerçek barış, yalnızca silahların susması değil, halkların kendi yaşam alanları, toprakları, suları ve gelecekleri üzerinde söz sahibi olmasıdır. Kürdistan’da ve Türkiye’nin diğer bölgelerinde doğanın şirketlere peşkeş çekilmesi, yerel halkların iradesinin yok sayılması ve ekoloji mücadelesi yürütenlerin karşı karşıya kaldığı baskılar sürerken barışın toplumsal temelleri de zayıflatılıyor.”
Barışı şirketlerin değil, halkların ortak geleceğini gözeten siyasal ve toplumsal dönüşüm olarak tanımlayan Akın, “Doğayı talan eden politikalarla ekolojik adalet, halkların iradesini yok sayan uygulamalarla da kalıcı barış kurulamaz. İhtiyacımız olan, çevreyi bir tanıtım vitrini olarak kullanan değil, doğayı ve yaşamı sermayenin kârından üstün tutan, barışı şirketlerin değil halkların ortak geleceğinin güvencesi hâline getiren bir siyasal ve toplumsal dönüşümdür” dedi.
COP31’E EŞ ZAMANLI BİR ALTERNATİF: HALKLARIN İKLİM ZİRVESİ
Akın, Kasım 2026’da Antalya’da düzenlenecek COP31’e paralel olarak gerçekleştirilecek Halkların İklim Zirvesi’ne katılım çağrısında bulundu. Halkların İklim Zirvesi’nin halkların ihtiyaçlarını ve iklim adaletini merkeze alan alternatif bir buluşma olacağını belirten Akın, şunları söyledi:
“Halkların İklim Zirvesi, iklim krizini yalnızca devletlerin ve şirketlerin müzakere edeceği teknik bir mesele olarak görmüyor. Zirve, bunun ötesinde, halkların yaşamını, emeğini, doğayla ilişkisini ve geleceğini doğrudan ilgilendiren politik ve toplumsal bir sorun olarak ele alan bir buluşma olacak.
Ben de bu vesileyle 14-18 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek Halkların İklim Zirvesi buluşmalarına bütün yurttaşları, emekçileri, ekoloji hareketlerini, kadınları, gençleri ve halk örgütlerini katılmaya; deneyimlerimizi, mücadelelerimizi ve çözüm önerilerimizi ortaklaştırmaya davet ediyorum.”
Akın, COP31 ile Halkların İklim Zirvesi’nin arasındaki temel farkları ise şöyle sıraladı:
“COP31’de hükümetler ve sermaye çevreleri kendi çıkarlarını müzakere ederken Halkların İklim Zirvesi’nin temel önemi, ekolojik yıkıma karşı mücadele eden halkların, emekçilerin, yerel toplulukların, kadınların, gençlerin ve ekoloji hareketlerinin sözünü ve deneyimini ortaklaştırmasında yatıyor. Çünkü iklim krizinin bedelini en ağır biçimde ödeyenler, bu krizi yaratmakta en az sorumluluğu olan kesimlerdir. Buna karşılık çözümün sınırlarını çoğu zaman sermayenin çıkarları ve devletlerin siyasi hesapları belirliyor.
Halkların İklim Zirvesi, iklim krizine karşı halkların sözünü büyütmek, ekolojik adaleti toplumsal adaletle buluşturmak ve gerçek bir dönüşümün aşağıdan örgütlenmesine katkı sunmak açısından önemli bir zemin.”
İbrahim Akın, savaşların ve militarizmin ekolojik yıkımı derinleştirdiğini belirterek çatışmasızlık ortamının şirketlerin yeni talan alanları açması için kullanılmasına da karşı çıkılması gerektiğini söyledi. Halkların İklim Zirvesi’nin savaş karşıtlığını, fosil yakıtlardan çıkışı, doğanın haklarını, gıda egemenliğini, emek mücadelesini ve halkların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmasını birlikte ele almasının önemine dikkat çekti.
Halkların İklim Zirvesi’nin amacını özetleyen Akın, “Halkların İklim Zirvesi, COP31’in resmi gündeminin ötesinde, ekolojik yıkımın arkasındaki ekonomik ve siyasal ilişkileri sorgulayan, barışı doğayla, toplumla ve halkların özgürlüğüyle birlikte düşünen bir mücadele zemini olmayı amaçlıyor” dedi.
COP31’e yönelik yaklaşımlarını da açıklayan İbrahim Akın, uluslararası iklim mücadelesinin bütünüyle reddedilmemesi gerektiğini belirterek, “COP31’e yaklaşımımız, zirveyi ne bir kurtuluş olarak görmek ne de uluslararası iklim mücadelesini bütünüyle reddetmektir” ifadelerini kullandı.
Akın, asıl amaçlarının bu süreci iklim adaletini, tarihsel sorumlulukları, fosil yakıtlardan gerçek çıkışı, emekçilerin haklarını ve yerel toplulukların yaşam alanlarını savunan bir mücadele zeminine dönüştürmek olduğunu vurguladı.
14 KASIM’DA ANTALYA’DA YAPILACAK MİTİNGE ÇAĞRI
14 Kasım’da Antalya’da Küresel Eylem Günü kapsamında Emek ve Demokrasi Güçlerinin çağrısıyla gerçekleştirilecek mitinge de çağrı yapan İbrahim Akın, sözlerini şöyle tamamladı:
“Son olarak, Küresel Eylem Günü olan 14 Kasım’da Antalya’da gerçekleştirilecek mitingi de hatırlatmak isterim. Ortak mücadeleyi büyütmek için Emek ve Demokrasi Güçlerinin çağrısıyla 14 Kasım’da gerçekleştirilecek, halkların buluşacağı uluslararası bir mitingde bir araya geliyoruz. Ekolojik yıkıma, savaşa, talana ve sömürüye karşı sözünü ve itirazını yükseltmek isteyen bütün yurttaşları bu buluşmaya katılmaya çağırıyoruz.
Halkların dayanışmasını büyütmek, ortak mücadelemizi güçlendirmek ve doğadan, emekten, barıştan yana bir gelecek için sesimizi birleştirmek üzere herkesi Antalya’da gerçekleştirilecek 14 Kasım mitingine davet ediyorum.”