Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”yla bir buçuk yıl önce başlayan Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nde, AKP-MHP iktidarının kilit önemdeki çerçeve yasaya ilişkin adım atmamasına yönelik tepkiler büyüyor.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine 12 Mayıs 2025’te yaptıüı kongrede kendini fesheden PKK’nin, Güney Kürdistan’ın Silemani kentindeki Casene Mağarası’nda düzenlediği silah yakma töreniyle bu iyi niyet adımını somutlaştırmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, iktidarın gerillaların geri dönüşünü sağlayacak demokratik siyasetin önünü açacak düzenlemeler konusunda adım atmaması ve kendi ajandasına göre hareket etmesi, devletin sürece ilişkin samimiyetine dair var olan güvensizliği daha da pekiştirdi.
Çerçeve yasa tartışmalarını ANF’ye değerlendiren insan hakları savunucusu ve hukukçu Eren Keskin, “Eğer bir süreçten bahsediliyorsa, her şeyden önce tarafların eşit koşullarda olması gerekiyor” vurgusunda bulundu.
Yıllardır Kürt meselesiyle ilgilenen, Kürdistan’da devletin inkar ve imha politikalarına tanıklık eden Eren Keskin, MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin Meclis’te yaptığı konuşma ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başlayan sürecin üzerinden bir buçuk yıl geçmesine rağmen devlet tarafından tek bir somut adım atılmadığını belirtti.
Kürt Hareketinin silah yakma töreninin üzerinden tam bir yıl geçtiğini hatırlatan Eren Keskin, törende yapılan açıklamanın önemine dikkat çekti. Örgütün silahlı faaliyetlerine son verdiğini ve bundan sonra demokratik mücadeleyi benimsediğini açıkladığını belirten Eren Keskin, bunun çatışmalı sürecin sona erdirilmesi yönünde atılmış en temel ve en önemli adım olduğunu ifade ederek şöyle devam etti:
“Bu aslında bu coğrafyada yaşayan herkesi, başta işçi sınıfı olmak üzere toplumun tüm kesimlerini rahatlatacak bir adım. Çünkü devlet, kaynaklarının çok büyük bir bölümünü güvenlik harcamalarına ayırıyor. İşte bugün NATO Zirvesi bunun en somut örneği. Çocuklara varana kadar silahlanmanın ne kadar kötü bir şey olduğundan söz edilirken, Cumhurbaşkanı zirveye katılanlara bizzat silah hediye ediyor. Bu da ironik ve ikircikli bir durum. Ama ne yazık ki bunlara ses çıkaran bir toplum yok.
Bu açıdan bakıldığında devletin ve iktidarın süreç konusunda, ‘Şu zamanda yapılacak’, ‘Bayramdan önce yapılacak’ şeklinde sürekli günler vermek dışında attığı tek adım, Meclis’te kurulan komisyon oldu. Bu komisyon, bu coğrafyada çatışmalı süreçle ilgilenmiş başta İnsan Hakları Derneği olmak üzere birçok kurumu dinledi ve bir rapor hazırladı. Ama bugün görüyoruz ki bu komisyonun raporuna dahi uyulmuyor. Komisyonda neredeyse Meclis’teki bütün partilerin temsilcilerinin yer almasına ve raporda özellikle Anayasa Mahkemesi (AYM) ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına uyulması gerektiğinin altı çizilmesine rağmen, bu yönde de tek bir adım atılmadı.”
‘UMUT HAKKI DÜZENLEMESİ BİR LÜTUF DEĞİL, ZORUNLULUK’
AYM ve AİHM kararlarına uyulmasının bir tercih değil, zorunluluk olduğunu belirten Eren Keskin, Anayasa Mahkemesi'nin Türkiye'nin iç hukukunda bağlayıcılığını kabul ettiği en yüksek mahkeme olduğunun altını çizdi. İktidarın bu zorunluluğa rağmen AYM’nin kararlarını uygulamadığına dikkat çeken Eren Keskin, şunları söyledi:
“Anayasa'nın 90. maddesinde, iç hukukla uluslararası hukuk arasında bir çatışma olursa uluslararası hukukun geçerli olacağı belirtiliyor. Yani bu durumda AİHM kararlarının geçerli olduğuna hükmediliyor. Ama AİHM kararlarına da uyulmuyor. Bu başlı başına büyük bir sorun.
Türkiye, Meclis'teki bütün partilerin imza attığı raporda da olduğu gibi, AYM ve AİHM kararlarına uygun davransa bugün zaten siyasi mahpusların çok büyük bir bölümü cezaevinden tahliye edilmiş olacak. En başta da Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Gezi davası mahpusları ve Kobanê davası mahpusları özgürlüklerine kavuşacak. Çünkü hepsiyle ilgili kararlar var.
İkincisi ise ‘Umut Hakkı’ konusu. Türkiye'de maalesef ‘Umut Hakkı’ sanki devletin bir lütfuymuş gibi tartışılıyor. Oysa bu bir lütuf değil, bu bir zorunluluk. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti, başta Öcalan davası olmak üzere birkaç davada ‘Umut Hakkı’ ilkesini uygulamadığı için AİHM’de mahkum oldu.
AİHM, ‘Umut Hakkı’ konusunda, ‘Bir kişiyi 25 yıldan fazla cezaevinde yatırıyorsan, ona cezaevinin dışında bir hayat umudu vermek, bir düzenleme yapmak zorundasın’ diyor. Bu düzenlemeyi çeşitli şekillerde yapabilirler; ev hapsi olabilir, tahliye olabilir. Ancak bunlar Türkiye’de konuşulamıyor bile. Türkiye, Umut Hakkı düzenlemesini yapmak zorunda. Demin de belirtiğim gibi; bu bir lütuf değil, yapmak zorunda.
Ama tabii ki Abdullah Öcalan’ın durumu söz konusu olunca, bu sadece ‘Umut Hakkı’ üzerinden de tartışılmaz. Çünkü devletin yaptığı açıklamalarda Öcalan, baş müzakereci olarak kabul ediliyor. Bahçeli dahi Öcalan’ın kurucu önder olarak baş müzakereci olduğunu dile getiriyor.
Eğer bir süreçten bahsediliyorsa, bu sürecin taraflarının eşit koşullarda olması gerekir. Yani Öcalan'ın kendisini özgürce ifade edebileceği ortamın sağlanması gerekir. Devlet yetkilileriyle, sivil toplum temsilcileriyle, basınla görüşebilmeli, kendini özgürce anlatabilmeli ve özgürce de karşı tarafı dinleyebilmeli.
Ama bunların daha çok uzağındayız. İmralı'yla iki aya yakındır neredeyse görüşme yapılamıyor. Nasıl bir süreç bu? İmralı’daki tecrit adeta bir şeylere zorlama aracı olarak kullanılıyor. O nedenle çerçeve yasadan önce bunların konuşulması gerekiyor. Türkiye'nin ‘Umut Hakkı’nı ve çerçeve yasaları konuşması, AİHM ile AYM kararlarını derhal uygulaması gerekiyor.”
‘HASTA MAHPUSLAR İÇİN YASAYA DA GEREK YOK’
Süreçte tartışılan bir diğer önemli konunun hasta tutsakların durumu olduğunu hatırlatan Eren Keskin, hasta tutsaklar için yasaya gerek olmadığını vurguladı.
Ölümcül hastalığı olan yüzlerce insanın cezaevlerinde hayatta kalma mücadelesi verdiğini kaydeden Eren Keskin, “Eğer kişi tutukluysa, alınacak raporla birlikte mahkeme tahliyesine karar verebilir. Eğer hükümlüyse ve cezası kesinleşmişse, İnfaz Hakimliği de Adli Tıp Kurumu veya bir hastaneden alınan raporlar doğrultusunda hasta mahpusları serbest bırakabilir. Ama bunların hiçbiri yapılmadı” diye belirtti.
‘ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERE UYGUN BİR YASA ÇIKARILIRSA BARIŞ SÜRECİ BAŞLAYABİLİR’
Türkiye’nin yalnızca bu sayılan adımları atmasının bile toplumda önemli bir rahatlama yaratacağını ifade eden Eren Keskin, toplumun sürece inanmak ve güvenmek istediğini ancak bugüne kadar ikna edici adımların atılmadığını söyledi.
Eren Keskin, şöyle devam etti: “Kürt Hareketi adımlar attı ama devlet iradesi adım atmadığı için insanlarda çok temkinli bir iyimserlik var. İyimser olmak istiyor herkes. Çünkü artık bıkkınlık var toplumda, acılar ve travmalar var. Herkes barışçıl çözümler istiyor ama maalesef henüz buna uygun adımlar atılmış değil.
Çerçeve yasa çıkacaksa, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü bütünüyle temel alan, Türkiye'nin altına imza attığı uluslararası sözleşmelere tamamen uygun bir yasa çıkarılması gerekiyor. Hiç kimse dışında bırakılmamalı. Dışarıdakiler özgürce gelebilmeli, yasal tüm takipler ortadan kalkmalı ve cezaevlerindeki siyasi mahpuslar da serbest bırakılmalı. Bunlar yapılırsa gerçekten bir barış süreci başlayabilir.”
‘DEVLETİ ADIM ATMAYA ZORLAYACAK BİR İÇ HAREKET GEREK’
Bu konuda demokrasi güçlerine de büyük görev düştüğünü vurgulayan Eren Keskin, şunları belirtti:
“Biz devleti tabii ki eleştiriyoruz. Devlet adım atmıyor. Ama devleti adım atmaya zorlayacak bir iç hareket var mı? Maalesef yok. Mesela sendikalar çok sessiz. Türkiye'de barış için sokağa çıkan güçlü bir sendikal hareket veya diğer sivil toplum örgütlerini görmüyorum.
Evet, İHD, ÖHD, Kadın Hareketi, LGBTi+ hareketi sokağa çıkıp barıştan söz ediyor. Sosyalist hareketlerden bazı partiler de bunu yapıyor ama hepsi değil. Gerçek anlamda bir barış talebi bu coğrafyada yükselmiyor. Devleti zorlayacak, devlete adım attıracak olan, iç talebin yükselmesi olacaktır. Zaten devlet de bu iç talebi bastırmak için ana muhalefet partisine, CHP’ye yükleniyor. Bu özellikle yapılıyor. Çünkü devlet, sürecin toplumsallaşmasını istemiyor.
Bence devletin amacı Kürt meselesini çözmek değil. Kendi çıkarları için kısa süreli bir geçiş sağlamak istiyor. Ama bunu değiştirebiliriz. Çünkü ortada böyle bir süreç var ve bir süreç iradesi var. Bu sürecin içini doğru bir biçimde dolduracak olanlar da Türkiye'deki demokrasi güçleri. Burada bir eksiklik var.”