Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademisi Üyesi Duran Kalkan, Medya Haber televizyonunda yayınlanan röportajında, Barış ve Demokratik Toplum sürecini, ABD-İran anlaşmasını, gelişen özel savaş saldırılarını ve Zîlan şahsında fedailik çizgisini değerlendirdi.
Tüm rantçılara rağmen eski PKK’ye dönülmeyeceğini, değişim ve dönüşümde ısrar edileceğini, değişip dönüşemeyenlerin ayakta kalamayacağını, dolayısıyla doğru ve tek adresin Önder Apo olduğunu, doğru ve tek adresin Zîlan çizgisinde mücadele gerçekliği olduğunu söyleyen Kalkan, Milli Güvenlik Kurulu’nun son bildirisinde eskiden olduğu gibi "teröre karşı mücadele ediyorum" diyerek devlet terörü ve özel savaş politikalarını uygulamaya devam edeceğini söyledi.
Barış ve Demokratik Toplum sürecinin başlamasıyla birlikte 14-15 aylık süre içerisinde tutumlarını net bir şekilde ortaya koyduklarını vurgulayan Kalkan, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünün sağlanmasının temel şartlardan biri olduğunu ifade etti. PKK’nin 12. Kongre kararının da Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünün sağlanması olduğunu hatırlatan Kalkan, bunun sağlanmamasının hem kendileri, hem de Kürt halkı tarafından olumlu bakılmayacağının altını çizdi.
Türk devletinin özellikle özel savaş yöntemleriyle Kürdistan’da terör estirdiğine dikkat çeken Kalkan, “Gerilla elindeki silahını yakmış, sadece olduğu yerde güvenliğini sağlamak için birer tüfekle duruyor. Bu tüfek devleti nasıl tehdit ediyor? Nasıl silahı bırakmadılar diye kıyamet koparıyorlar. Ama kendileri bir sürü insanı, şunu bunu silahlandırmışlar, toplumun üzerine salmışlar. Resmi devlet güçleri dışında gayri resmi özel kuvvetler temelinde, özel savaş temelinde örgütlenmiş güçler var. Terör estiriyorlar toplumun üzerinde. Hiç bunlar gündeme bile gelmiyor. Bir korucu tayfası var. Yaylalara bırakmıyor insanları. Köylerini yakıyor, evlerini yıkıyor, hayvanlarını öldürüyor. Ne olacak bu korucu çetesi? Gerilladan 16 aydır herhangi bir şey gelişti mi? Yok. Ama korucuların yapmadığı kalmadı” diye tepki gösterdi.
ABD-İsrail ve İran arasında yaşanan savaşa da değinen Kalkan, bu savaşın İran halklarının, Ortadoğu halklarının değil, kapitalist modernite sisteminin, iktidar ve devletçi düzenin kendi iç çıkarlarından doğan bir savaş olduğuna dikkat çekti. Gelinen noktada savaşın Hürmüz Boğazı’ndaki ticaret üzerinde kilitlendiğini ifade eden Kalkan, kapitalist güçlerin Ortadoğu’da geliştirdiği savaşın halkları onlarca yıl geriye götürdüğünü belirtti.
Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademi üyesi Duran Kalkan’ın değerlendirmeleri şu şekilde:
Süreç tartışılıyor. Ciddi tartışmalar var fakat ciddi bir belirsizlik de var. Yasa çıkacak mı, çıkmayacak mı tartışmaları var. Hem bu belirsizlik durumu hem de genel sürece yaklaşıma dair neler söylenebilir?
Öncelikle Önder Apo’yu saygıyla selamlıyorum. Bir aya yaklaştı, yine görüşme olmuyor. Bilemiyoruz durum nedir. Fakat en son 24 Mayıs tarihli görüşmede bir yasa hazırlanacağı, bayramdan hemen sonra hızla görüşülüp netleştirilip, birleştirilip, metnin Önder Apo’ya gideceği, bizim de bilgimizin olacağı açıklandı. Bu Mart ve Nisan sürecinde de benzer bir durum olmuştu. Fakat o zaman bu gerçekleşmedi. Şimdi yeniden böyle bir planlama oldu. Bayram geçti, bayramdan üç gün sonra olur denildi. Önder Apo’nun yasanın içeriğine dair yazılı taslak verdiği belirtildi. DEM Parti kendi taslaklarının hazır olduğunu ifade ediyordu. AKP’yle, Meclis Başkanı’yla görüştüler. Şimdi çerçeve yasa olacak, 7-8 maddelik deniliyor. Fakat söyleniyor, çok gecikiyor. Bir defa onu belirtmekte fayda var. Ortada somut bir metin de yok hala. Kamuoyuna dönük bir bilgi de yok. İçeriğinin nasıl olacağına dair bizim de bilgimiz yok. Bekliyoruz. Yasa bize de gelirse görüşlerimizi ifade edeceğiz.
Ancak şunun altını çizelim. Biz baş müzakereci olarak Önder Apo’yu belirledik. Önder Apo bu görevini, işlerini sürdürüyor. Bunda herhangi bir farklılık yoktur. Fakat Hareket olarak da kadın, erkek, genç, yaşlı Kürt bireyleri olarak da geçen 14-15 aylık süre içerisinde hep tutumumuzu net olarak koyduk ortaya. Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü dedik, her şeyin anahtarı bu. Kilit buradan açılacak. Önder Apo’nun özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşması. Eğer yasa böyle bir şey içerirse iyidir. Tarafımızdan değer görür, değerlendiririz. Fakat böyle bir durum içermezse, bu bizim örneğin kırmızı çizgi deniliyordu. 12. Kongremizin de kararıydı. Ki kongre kararı uygulanmak durumunda, hiç kimse kongre kararının tersi hareket edemez. Eğer buna uygun şeyler hiç olmazsa şimdiden söyleyelim. Nasıl karşılanır bilemem. Ben bir şey belirtmeyeceğim ama hareket ve halk buna olumlu bakmaz. Bunu bir kere daha böyle altını çizelim. Başka türlü de bir yaklaşım olmasın.
Diğer husus, bu yasa henüz bir çerçeve yasa oluyor aslında. Dönüşe ilişkin halihazırda anladığımız kadarıyla çok fazla bir demokratikleşme, demokratik entegrasyonu geliştirme, özgürlükler yasası anlamında çok fazla bir şey ifade etmiyor. Belki ön açıcı olacak. Bu çıkarsa devamı gelebilir diye insan düşünebilir. Öyle bir özelliği var. Dolayısıyla öyle tüm yasalar da değil. Aslında yapılamayacak bir durum da değildi. Şimdiye kadar değişik adlar altında devlet bu tür yasalar çıkardı. Hala da öyle hareket ediyor zaten anladığımız kadarıyla bu yasayı da terörle mücadele kapsamında ele alıyor. Onun için herhangi bir süreci yasallaştırma, Kürt sorununun çözümü, demokratikleşme anlamında yasal adımlar atmayı içermiyor. Zaten böyle içermeyeceği son Milli Güvenlik Kurulu toplantısının sonuç bildirisinde de net belli oldu. İnsan onu da görünce çok fazla umutlu olmak için bir neden göremiyor.
MGK SONUÇ BİLDİRİSİ AKP İKTİDARININ VE TÜRK DEVLETİNİN YAKLAŞIMINI ORTAYA KOYUYOR
18 Haziran tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantı sonuç bildirisi gerçekten de AKP iktidarının ve Türk devletinin yaklaşımını ortaya koyuyor. Şimdiye kadar değişik biçimlerde tartıştığımız hususları resmen de kabul etmiş oluyorlar, sürece nasıl yaklaştıklarını. Süreci hala terör kapsamında ele alıyorlar, teröre karşı mücadele kapsamında ele alıyorlar. Hiç ayrım yapmadan terör örgütlerine karşı nasıl mücadele edilecek, onu belirtiyorlar. Yeni bir şey yok, hiçbir değişim yok. Milli Güvenlik Kurulu’nda herhangi bir değişiklik yok. Sanki 2 ay, 4 ay, 4 sene önceki Milli Güvenlik Kurulu bildirisi gibidir. Herhalde aynısını veriyorlar, oluşturmuşlar bir metin. Çünkü kavramlarda da bir yenilik yok. Biz basını eleştiriyoruz, değişik kesimleri eleştiriyoruz. Dilleri şöyle böyle diye, Milli Güvenlik Kurulu’nun dili ortada. Öyle bir durum ki ‘PKK terör örgütü’ diye söz ediyor hala. Öyle anlaşılıyor ki Milli Güvenlik Kurulu PKK’nin devam etmesini istiyor.
Oysa PKK feshedildi. Şimdi hiç dikkate bile alınmamış. Üslupta bile değişiklik yok. Listeden bile düşmemiş. Bu çok açık. PKK ile şöyle bir sonuç çıkarır insan onu. PKK devam etsin. İstemi istiyorlar denebilir. O bildiriden öyle bir şey oluyor. Ama yanılıyorlar, biz kararlıyız. PKK’yi değiştirdik. Dönüşü olmayacak. Eski PKK’ye dönüş olmayacak. Onu artık tarihe mal ettik. İstediği kadar Milli Güvenlik Kurulu veya hangi kurul olursa olsun onu istesin. Çünkü öyle oluşmuş ki bir siyasi denge oluşmuş. Hatta müthiş bir rantçılık oluşmuş PKK’nin yürüttüğü mücadele üzerinde. Değişim olursa herkes kendini değiştirmek zorunda kalıyor. PKK’nin bu değişimi karşısında birçok rantçı rantını kaybediyor. Yeni siyaset üretmesi gereken, değişmesi gereken değişmekten korkuyor. Ve böyle birçok çevre tarafından eski PKK arzulanıyor. Devam etsin isteniliyor. Etmeyecek. Onu net ifade edebilirim. İstedikleri kadar yazıp çizebilirler. Ama bu devam etmeyecek.
Sonuç olarak şunu söyleyelim. Devletin de AKP’nin de görüşlerini Milli Güvenlik Kurulu toplantısı verdi. Bizi değişmemekle, bilmem şunu yapmamakla, bunu yapmamakla itham ediyorlar da hiç değişmeyen kendileridir aslında. En küçük bir değişiklik bile yapmıyorlar. Nasıl bir zihniyet ve siyaset değişikliği de değil. Bir olgu olarak PKK kendisi hakkında bir karar almış. Ona dair üsluplarını bile değiştirmiyorlar. O zaman başkasından nasıl değişiklik isteyebilirler? Niye PKK’ye bu kadar yükleniyorlar? Şu olmuyor, bu olmuyor diye her gün o özel savaş basını psikolojik savaşı ayyuka çıkarıyorlar. Bu gayriciddi bir durum. Ciddi olunması gerekli. Şunu belirtelim; böyle oluyor diye ifade ettim. Geriye dönecek değiliz biz. Biz bu süreci devlet için, AKP için yürütmüyoruz. Doğruluğuna inandığımız için yürütüyoruz. Bunun bir mücadele süreci olduğunu tanımladı Önder Apo. Biz de katıldık. Bu mücadeleyi yürütüyoruz, yürüteceğiz.
Mücadele süreci böyle deyince, çünkü iktidar ve devlete ilişkin o zaman geriye mi dönülecek diye bekleyenler çok. Böyle bir el oluşturmuş, PKK’nin eskiye dönmesini bekleyen birçok çevre var sağında solunda. Bunlar boşa bekliyorlar. Beyhudedir bu beklemeler. Biz değişimi gerçekleştirdik. Bunun gerektirdiği mücadeleyi sürdüreceğiz. Demokratikleşme mücadelesini, Kürt sorununun demokratik siyasi çözüm mücadelesini, demokratik siyaset stratejisi temelindeki mücadelemiz sürüyor, sürecek. Bu bir mücadele sürecidir. Her zaman belirttik. Mücadeleyle bu işi yürüteceğiz. Dolayısıyla şu bu ne verecek diye beklemiyoruz. Beklememeli hiçbir kesim de. Görev ve sorumluluklarına sahip çıkıp mücadele etmeli. Mücadeleyi daha çok büyütmeli, yaymalı ve geliştirmeliyiz. Ancak o zaman sonucu ortaya çıkar.
İsterseniz mevcut süreci bir de pozitif yönden, gelişen eylemsellikler temelinde ele alalım. İstanbul’da Cumhuriyet’in demokratik dönüşümü konferansı oldu. Sonra Amed’de Demokratik İslam Konferansı oldu. Avrupa’da çeşitli eylemler oldu. Bunlara dair neler belirtilebilir?
Evet, mücadele süreci. Dolayısıyla mücadele gelişiyor. Süreç yürüyor. Devletin, iktidarın, şu bu çevrenin, o faşist, milliyetçi, rantçı çevrelerin saldırganlıklarının bunu engelleme gücü yoktur. Onu bir defa belirtelim. Gittikçe de gelişiyor, yayılıyor. Barış ve Demokratik Toplum Süreci çok yönlü bir mücadele ile ilerliyor. Bunu net ifade edebilirim. Daha ileri bir düzeye geldi ve ilerliyor da. Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt sorununun demokratik çözümü temelinde daha güçlü, etkili gelişmeler oluyor. Mücadele bu çerçevededir. Bu bakımdan belirttikleriniz doğru. Mücadele çok, var, etkili, daha da büyütmemiz gerekiyor. Bir bütün olarak tüm bu çerçevede gelişen mücadeleleri selamlıyorum. Başarı dileklerimi ifade ediyorum. Herkese de şunu diyorum; daha çok büyütmeliyiz mücadeleyi, daha fazla yaymalıyız, daha yeni-yaratıcı yöntemler kullanmalıyız. Mücadelede sonuç alıcı olmalıyız. Bunu insan ifade edebilir.
Bu anlamda gerçekten de çok önemli, etkili eylemler var. Her şeyden önce umut hakkı çerçevesinde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne mektuplar gitti. Uluslararası alanda sendikalardan, akademisyenlerden, Nobel Ödülü almış aydınlardan, insanlardan, hem de onlarcasından, yüzlercesinden hepsi Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü ve süreci başarıyla yürütmesini destekliyor. Bunları özel olarak selamlıyorum. Bu önemli bir etken oldu.
Yine Strasbourg’da 14 yıldır Kürt halkı Önder Apo için özgürlük nöbeti eylemi tutuyor. Özgürlük nöbeti eylemi içerisinde. Yıl dönümünde 15. yılına giriyor bu tarihi eylem. Gerçekten de en uzun süreli eylemimiz. Halk olarak, hareket olarak özgürlük eylemi diyelim. Bu anlamda eylemi yürütenlere, Avrupa’daki kadın, erkek halkımızın bu tutumunu kutluyorum. Çok önemli bir tutum. Bu kadar ısrar, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü için bu kadar fedakarlık, çaba oldukça anlamlı. İnanıyorum 15. yılda da eylem başarıyla sürecek. Daha güçlü olacak hem de. Yeni yöntemler katılacak. Strasbourg önemli bir alan, merkez. Oradaki eylemin Avrupa üzerinde etkisi çok oluyor. Bu bakımdan bu eylemin yıl dönümünü de kutluyorum. 15. yılda Önder Apo’ya özgürlük nöbeti eylemcilerini selamlayıp başarılar diliyorum.
Türkiye’de önemli gelişmeler oluyor. Eylemler var. 27-28 Haziran’da olacak diye ilanlar yapıldı. Mersin’de, İstanbul’da, Amed ve Van’da. Çabalar oluyor. Belli aralıklarla bunlar yapılıyor. Önemli. Başarılar diliyorum, selamlıyorum. İnanıyorum güçlü olur, olmalı da. Tutum koyabilmeli Kürt toplumu, bir şey olmuyor, bu eylemler bir sonuç vermiyor dememek lazım. Önemli etkisi oluyor. Bunu bilerek, inanarak sürekli daha çok büyütülmüş eylemler geliştirmek lazım. Aynı zamanda tartışmalar var. Önemli konferanslar oldu İstanbul’da ve Amed’de, 13-14 Haziran’da İstanbul’da ikinci yüzyılda Cumhuriyet’in demokratik dönüşümü konferansı oldukça önemliydi. Çok değerli, ciddi tartışmalar oldu. Yeni bilgiler ortaya kondu. Görüşler belirtildi. Dahası çözüm yolları ortaya kondu. Orada kalma değil de düşüncelerin pratikleştirilmesi gerektiği öngörüldü. Bu temelde Demokratik Cumhuriyet İttifakı, Demokratik Cumhuriyet Hareketi’nin yaratılması gibi bir durum ortaya çıktı. O konferanstan inanıyoruz bu tür gelişmeler çıkar. Gerçekten de bu Cumhuriyet’in ikinci yüzyılda dönüşümü şart. Türkiye Cumhuriyeti demokratik dönüşümü yaşamazsa ikinci yüzyılda süremez. Bunu herkes bilmeli, kabul etmeli. Birinci yüzyılı olduğu gibi tekrar ederiz dememek lazım. Ne kadar zorluklarla gelindi şimdiye kadar.
ANCAK DEMOKRATİKLEŞME TÜRKİYE TOPLUMUNU GELECEĞE TAŞIR
Mevcut dünya koşullarında, bölgedeki savaş koşullarında, beka sorunu var deniliyor. Bunları tekrar etmek istemiyorum ancak demokratikleşme Türkiye toplumunu geleceğe taşır. Türkiye’yi yeniler ve bütün bu saldırılar ortamında ayakta tutar, korur, yürütür. Bu bakımdan gerçekten de demokratikleşme, demokratik dönüşüm önemli. CHP’nin laik milliyetçi Cumhuriyeti vardı. İlk dönem öyle geçti. Şimdi AKP’nin dinci milliyetçi Cumhuriyeti var. Bu anlayışlar aşıldı artık. Laik milliyetçilik de, dinci milliyetçilik de miadını doldurmuştur. Artık demokratikleşme gerekli. Tüm akımların demokratikleşmesi gerekiyor. Milliyetçiliğin de demokratikleşmesi lazım. Sosyalizmin de demokratikleşmesi lazım. Sosyal demokrasinin zaten kendisini daha tanımlaması gerekli. İslam’ın da demokratikleşmesi lazım. Ancak demokratik zihniyet bu ideolojileri yaşatır, yeniler, birleştirir. Ancak demokratik siyaset ortamında bunlar bir olarak ülkeyi, toplumu yürütebilirler.
Bu çerçevede Amed’deki Demokratik İslam Konferansı büyük değer taşıdı. İslam’ın demokratik özü, içeriği Medine Sözleşmesi temelinde ortaya kondu. Takip etmeye çalıştık. Bu temelde iktidar ve devletten uzaklaşmış bir İslam, topluma bağlı bir İslam, demokratik İslam’ın demokratik toplumun temel gücü olduğu, motoru olduğu ortaya kondu. Oldukça önemliydi, anlamlıydı. Böylece demokratik toplum inşasında dine demokratik yaklaşımın ne kadar önemli, anlamlı olduğu, bütün dinlerin demokratikleştirilmesinin ne kadar gerekli olduğu tartışmalarla ortaya kondu. Demokratik toplumun nasıl geliştirilmesi gerektiğini gösterdi. Hem Cumhuriyet’in demokratik dönüşümü hem de demokratik toplumun örgütlenmesi bize şunu gösteriyor, demokratik entegrasyonun gerçekleşme koşullarını ortaya koyuyor. Demokratik Cumhuriyet ve demokratik toplum inşası gerçekleşirse, ancak demokratik entegrasyon bunlar arasında olabilir.
Demokratik entegrasyon için demokratik cumhuriyet ve demokratik toplum gerekli. Bu konferanslar bunu ortaya koydular. Bunlar daha devam etmeli, tartışılmalı tabii. İşte Barış ve Demokratik Toplum Süreci bu tartışmaların önünü açtı. Dilleri çözdü, engelleri, yasakları kaldırdı. Aydınlar konuşuyor, İslami çevreler konuşuyor, gençler konuşuyor, kadınlar konuşuyor. Durmadan toplantılar, tartışmalar yapılıyor. Türkiye geleceğini arıyor. Kürtler geleceğini arıyor. Bundan daha iyisi olamaz. Olması gereken zaten buydu. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne hep olumsuzdan bakan ve bozulmasını isteyenlere göstereceğimiz en somut örnek bu. Barış ve Demokratik Toplum Süreci yürüyor. Ön açıcı temelde yürüyor. Gelişmeler yaratarak yürüyor. Dilleri çözdü, umut verdi, güven verdi insanlara. Konuşuyorlar insanlar, geleceğe umutla bakıyorlar, güven duyuyorlar kendilerine. Bu oldukça önemli. İnanıyoruz bu temelde mücadele daha çok büyüyecek, gelişecek, yayılacak.
Herkesi Barış ve Demokratik Toplum Süreci temelinde görev ve sorumluluklarına sahip çıkmaya ve başarıyla yerine getirmeye çağırıyorum. Zaten şu söyleniyordu bize: Silahlı mücadele engelliyor. Biz de durdurduk, buyrun. Demokratik siyaset temelinde herkes üzerine düşeni yapsın diye. Aslında o silah yakma eyleminde silahların envanteri İHD sorumlusuna verildiğinde iyi açıklamalar yaptılar. "Sadece bize listeyi vermediler; görev ve sorumluluk yüklediler" dediler. Alın, demokratik siyaseti geliştirme, siyasi mücadeleyi yürütme görevi, sorumluluğu size ait, bunu size devrediyoruz, dediler. Doğru bir açıklamaydı, doğru bir algılamaydı. O zaman gerekleri pratikte yerine gelsin. Başka ne diyelim? Herkes bu temelde yaklaşıp sürecin üzerine yüklediği görev ve sorumluluğun gereğini pratikte başarıyla yerine getirmeli.
Süreç başladığında aslında bir üçüncü tarafın olması gerektiği görüşleri, tartışmaları vardı. İşte en son Avrupa Parlamentosu yayımladığı raporda buna değiniyor. Arabulucu olabileceğini söylüyor. Yine Almanya’nın bu şekilde bir beyanı var. Bu üçüncü bir tarafın, gözünün olması noktasında görüşünüz nedir? Sizce de böyle bir üçüncü taraf lazım mı süreç için?
Evet, böyle talepler son zamanlarda biraz daha fazlalaştı. Süreç onun da önünü açtı. O anlamda Barış ve Demokratik Toplum sürecinin etkisidir. Konferanslar oluyor, yürüyüşler oluyor. İçeride, dışarıda aydınlar, akademisyenler, herkes mücadeleye katılıyor. Bunların hepsi Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin eseridir. Öyle görmek lazım. Şimdi bu çağrılar da biraz öyle. Şunu gördüler herhalde. Bu iş yürüyor, birileri yürütecek. Biz dışında kalmayalım anlayışı, refleksi bunu ortaya çıkartabilir. Bu tür şeyler var. İşte Özgür Politika’da yayımlandı Alman Dışişleri Bakanlığı’nın tutumu. 30 yıl önce, 1996’da Önder Apo’yla yapılan bir anlaşmanın, aslında imzalanan bir anlaşmanın metnini yayımladılar. Çağrı vardı, talep vardı. İşte aracı olunsun, barış ve çözüm süreci gelişsin diye. Önder Apo o zamandan beri çalışıyordu. Bu şimdi geliştirdiği bir süreç değil. 30-35 yıllık bir mücadele süreci bu. O yayımlanınca ve bu temelde sorular sorulunca Alman Dışişleri Bakanlığı’nın çağrısı var. İşte talep olursa biz destek veririz, aracı oluruz gibi. Avrupa Parlamentosu’nun var, öyle şeyler oldu. Başka kurumlar da var. Çeşitli Avrupa devletlerini ilgilendiren kurumlar. Avrupa’da böyle bir eğilim var.
Ne diyelim bunun için? Biz karşı değiliz böyle şeylere. Olabilir de, biz engel koymuyoruz. Yalnız bizim isteğimizle olmuyor. Esas bu tür şeylerin yürütülmesi Türkiye’nin tutumuna bağlı. Orayla ilgili olmalılar. Çağrılarını oraya yapmalılar. Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt sorununun demokratik çözümü için çaba harcayan herkese teşekkür ederiz. Her çabayı değerli buluruz. Anlamlı buluruz, saygıdeğer buluruz. Ama bizim talebimizle olmuyor bu sadece. Karşı tarafın da yapması, Türkiye’nin yapması lazım. Fakat ben şunu söyleyebilirim bu noktada. Türkiye zaten böyle bir talepte bulunacak noktaya gelse talep etmesine gerek kalmaz. Sorunu çözer kendisi. Sorun, Türkiye’nin böyle bir noktaya gelmesidir. Türkiye çözüm yapıyorsa ne Avrupa Parlamentosu’na ihtiyacı kalır, ne Alman devletine, ne de şuna, ne de buna. Mesele, çözüm anlayışına ve politikasına gelinemediği bir yerde böyle bir duruma destek vermek, böyle bir anlayış ve politika geliştirmek için çaba harcamak. Yoksa çözüm oluyor, ben de içine katılayım demenin bir anlamı yok, bir değeri de yok onun.
O bakımdan aslında Türkiye’den talep edebilirler. Türkiye işte taleple kalmamalı. Eğer gerçekten bunlara inanıyorlarsa bu yönde mücadele etmeliler. Türkiye ile ilişkilerinde bunlara değinmeliler. Kültür sorununa değinmeliler, demokrasi sorununa değinmeliler. Bir sürü ilişki, ittifak yürütüyorlar. Avrupa’nın dışında değil ki Türkiye, her şeyini Avrupa ile yürütüyor. Mevcut yönetimle rahatlıkla çalışıyorlar örneğin. Ama işte eğer gerçekten bir şeyler yapmak istiyorlarsa şimdi yapabilirler. Ama yapmıyorlar öyle. Ne olacak, Türkiye ben bu işi yapacağım diyecek, onlara gelin siz de katılın niye desin ki? Zaten kendisi yapar. Bir anlamı yok onun. Bu bakımdan tutarlı değil Avrupa’daki çağrılar. Daha etkili mücadele etmeliler. Kaldı ki bu işten sorumlu Avrupa. Bu sorunu Avrupa yarattı. İngiltere ve Fransa yarattı. Türkiye’nin, bilmem İran’ın, şunun bunun üzerine yıktı. Ama esas yaratıcı olanlar onlar. Bunu biliyoruz. Diğeri, Önder Apo Alman sınırından döndürülerek İmralı’ya gönderildi. İtalya Başbakanı Massimo D’Alema’sı Almanya’ya gitti, Fransa’ya gitti. Kürt konferansı yapalım dedi Önder Apo Roma’dayken. Almanya da Fransa da reddettiler o zaman. Kabul etmediler. Kabul etselerdi süreç böyle gelişmeyecekti. Avrupa çözümde etkili olacaktı.
AVRUPA YARATTIĞI BU SORUNU ÇÖZME SORUMLULUĞUNU ALMALI
Önder Apo Roma’ya giderek Kürt sorununun demokratik çözümü için Avrupa’ya inisiyatif hazırladı, oluşturdu. Altın tepside bir imkan sundu. Ellerinin tersiyle ittiler. Almanya’nın Önder Apo’ya dönük tutuklama kararı vardı. Aslında Roma’dan tutuklayıp götürmeleri gerekiyordu Almanya’ya. Önder Apo Roma’ya inince derhal tutuklama kararını kaldırdılar. Almanya’ya giremez yasağı koydular. İstenmeyen kişi ilan ettiler. Almanya Dışişleri Bakanı bunları da gündeme getirmeli, bilmeli, araştırmalı. Bunlara dönük bir değerlendirmesi var mı? Bir öz eleştirisi var mı? Özür diliyor mu bu yapılanlardan dolayı? Geçmişte nasıl davrandı? Bu tür çevreler böyle davrandıktan sonra tekrar destek olacağız dediklerinde Önder Apo şunu demişti: ‘Gölge etmesinler, başka ihsan istemez.’ Şimdi neredeyse öyle diyecek pozisyona geliyoruz. Bu bakımdan sadece ‘Talep edilirse biz yaparız’ tanımlaması doğru bir tanımlama değil. Onu anlatmak istiyorum. Bu yaklaşım değişmeli.
İsterlerse gerçekten destek olmak, yardımcı olmak, Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt sorununun çözümüne destek vermek istiyorlarsa o kadar imkan, fırsat var ki ellerinde. Kırk biçimde yapabilirler bunu. Yapmak isteyen yapar. Çok istemedikleri için böyle şeyler söylüyorlar. O nedenle fazla tutarlı bulmuyoruz. Daha tutarlı olunması gerekli. İş bu noktaya geldi. Barış ve Demokratik Toplum Süreci bu düzeyde. PKK’ye Türkiye’den daha çok terör örgütü diye Avrupa saldırıyordu. İşte PKK kendini feshetti, ortadan kalktı. Avrupa Birliği ne değerlendirdi bunun üzerine? Bu temelde hangi yaklaşımları geliştiriyor, kararlar alıyor, neler yapacak? Çok bir şey göremiyoruz. Türkiye bekleniyor. Türkiye yaptıktan sonra biz de yapıyoruz diyecekler. Türkiye’nin yaptığını kabul edecekler. Türkiye yaptıktan sonra Avrupa’ya neye ihtiyaç kalacak? Önemli olan, yapılamadığı zaman işi yapılır hale getirmek için çaba harcamak. Bu bakımdan daha doğru, daha ciddi olmak gerekli. Çabalarını daha çok geliştirebilmeliler.
Böyle birileri çağırsın değil de Avrupa, yarattığı bu sorunu çözme sorumluluğunu duysun. Hala Kürtler üzerinden çıkar politikasından vazgeçsin. Hala ekonomik, ticari çıkar sağlamaya çalışıyorlar. Bilmiyoruz değiliz. Bir avuç Kürt var Rojava’da sırtlarına binmişler. Kürtler üzerinden ne kazanacaklar, onu yaratmaya çalışıyorlar. Diplomatik açılım diyorlar, öyle midir? Bilmiyor muyuz ne olduğunu? Önder Apo bu politikaya, “Tavşana kaç, tazıya tut politikası” dedi. Avrupa Birliği bu politikadan vazgeçmeli. Gerçekten de demokratik değerlere sahip çıkmalı. Kürtlere yaklaşımda da demokratik ölçülerle, değerlerle yaklaşım göstermeli.
Süreçten bahsederken mevcut belirsizliğe dikkat çektiniz. Başka bir belirsizlik alanının hakim olduğu yer de, ABD ile İran’ın durumu. Bir anlaşmadan söz ediliyor ama orada da çok belirsizlik var. Şimdi böyle bir anlaşma var ama İran içeride ciddi baskılar uyguluyor. Hala idamlar devam ediyor. Bu mevcut durumu İran için yeterli görebilir miyiz? İran bu şekilde kendisini kurtarabilir mi geleceğe dönük?
Şimdi bir, ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş İran halklarının savaşı değildi. Ortadoğu halklarının savaşı değildi. Kapitalist modernite sisteminin, iktidar ve devletçi düzenin kendi iç çıkarlarından doğan bir çatışmaydı, savaştı. Gitti zaten Hürmüz Boğazı’ndaki ticaret üzerinde kilitlendi. Görüyoruz. Bunu tespit etmek lazım. O bakımdan bu çevreler gerçekten savaşı durduruyorlarsa hemen durdursunlar. Toplumların buna ihtiyacı var. İran halkları onlarca yıl geriye gitti bu savaştan dolayı gördükleri zarar sonucunda. Bunu nasıl telafi edecekler? Kim ödeyecek? Bir defa bunu bilmek gerekli. Bu bakımdan anlaşma yapıyoruz, görüşmeler oluyor, yayıyorlar. Ne oluyor çok belli değil, çok inandırıcı da değil aslında böyle. Oyalama var, hile var, çıkar var. O savaş zamanında nasıl ölçüsüz, yok edici teknik gücü, silahları kullandılar.
Böyle yıkıcı bir biçimde. Şimdi diplomasi, siyaset yoluyla da oyalayıp duruyorlar. Oyalamasınlar, onu derim. Yapıyorlarsa anlaşma hemen yapsınlar. Hemen durdursunlar. Ortadoğu halkları, Ortadoğu insanları, İran halkları bunu istiyor. Bunu net söyleyebilirim. Denebilir ki sen temsilcisi misin? Ben ama burada yaşayan birisiyim. En azından Ortadoğu’da yaşayanların ne istediğini az çok bilebiliyorum. Çoğunun ne istediğini bilebiliyorum. Hepsi aynı şeyi istemez. Bu nedenle savaşın durdurulması, hem de bunun en erkenden olması en doğru olandır. Bu, İran halklarının önünü açacak. İran’ın daha fazla zarar görmesini durduracak. Bunu net ifade edebilirim.
İkincisi, ABD, İsrail de sözünü söyledi. Bütün teknik gücü kullandılar. Aslında iki taraf da, İran da, İsrail ve ABD de zafer kazandıklarını ilan ettiler. Ama nasıl zafer oldu? Bir savaştan iki taraf nasıl zaferle çıkar? Çıkamadı. Aslında kim zaferle çıktı? Silah şirketleri, tekelleri zaferle çıktılar. Savaştan en çok kazanan kesinlikle silah tekelleri oldu. Bunu net söyleyebiliriz. Ama bu anlamda İran rejimi de halk üzerindeki uygulamalarıyla sözünü söyledi. ABD, İsrail de saldırılarıyla söyledi. Ama artık yeter. Bir de İran toplumunun söyleyeceği sözler var. Bu savaşı, çatışmayı durdursunlar ki İran toplumu ne diyor bir bakalım, bilelim. İran toplumunun, halklarının istemleri, düşünceleri açığa çıksın, ortaya çıksın. Onların sözlerini söyleyecekleri bir ortam oluşsun. Bu önemli. Bu anlamda İran halklarının, toplumunun da söyleyeceği var. Bu söz hangi yönde olacak? ABD bilmem şunu alacağım diyor. İran rejimi şöyle yapacağım diyor. İran toplumu demokrasi isteyecek. Kesinlikle demokratik dönüşüm isteyecek.
Üçüncüsü, bu çatışmalar oldu, şeyler yaşandı. İran değişti, değişiyor. Değişecek daha fazla, kesinlikle. Bu konuda zamanlama nasıl olur, hangi yöntemlerle gelişir bilemeyiz. Ama İran’da değişim, dönüşüm olacak. Eskisi yaşamaz artık. Kim yaşatacak? Bu mümkün mü? Şimdi ABD’nin yaklaşımları biraz da var olanı yaşatma çabası olarak da değerlendirilebilir. Korkuyor, çökerse ne yapacak? Kendi üzerlerine de yıkılabilir, yıkıntı altında kalabilirler. O kaygıyı yaşadıklarını da insan düşünebilir. Bu değişim, dönüşüm demokratik olacak. Ne ABD’nin öngördüğü gibi monarşi olacak ne de mevcut İslam Cumhuriyeti olduğu gibi devam edecek. Edemez. Dönüşüm, değişim olacak, bu demokratikleşme temelinde olacak. İran toplumu, İran halkları demokrasi istiyor. Demokrasiye açık, hazır toplumdur. Demokratik değerleri, bilinci en güçlü olan toplum İran toplumudur. Bu bakımdan artık monarşi de aşıldı, İslam Cumhuriyeti dönemi de aşıldı. İran için gerekli olan Demokratik Cumhuriyet dönemi. İslami tandanslı olabilir ama demokratik İslam olacak artık. Mevcut yaklaşımlarla, böyle kişilerin milliyetçi yaklaşımlarıyla örülmüş, dinci, milliyetçi ideolojiyi birleştiren, iktidarla bulaşmış, devletleşmiş İslam olmaz. Bunu bir defa bilmemiz gerekli.
İRAN YAŞANANLARDAN DERS ÇIKARMALI
Son olarak şunu da söyleyeyim, bunları siz niye konuşuyorsunuz denebilir. Mesela İran devleti, mollalar, yönetimi o kadar çok atıyor, tutuyordu. Ama şimdi Amerika ile görüşüyor, orada görüşüyor, burada görüşüyor. Birçok başka çevreyle görüşüyor. İsrail istese belki onlarla da görüşecek. Ama mesela kendi toplumuyla görüşmüyor. Kendi içindeki siyasi çevrelerle görüşmüyor. Örneğin Kürtlerle görüşmüyor, Kürt temsilcilerle görüşmüyor. 15 yıldır Kürtler ateşkes pozisyonundalar İran’la ve bizim sorumluluğumuz var. Biz bu ateşkesin yaratıcı, denetleyici bir gücüyüz. Öyle belirlendi. Ve bunu yürütüyoruz örneğin. Dolayısıyla sorumluluğumuz var. Fakat mesela herkesle görüşüyorlar ama sanki Kürtler kendilerine Amerika’dan, şundan bundan daha fazla kötülük yapmış gibi Kürt temsilcilerle görüşmüyorlar. Bu olmaz. Öyle olmaz.
Halbuki biz de kolaylaştırıcı olabilirdik. Birkaç defa söyledik de. Bütün bunlar İran’ın başına geldiyse biraz da böyle tek yanlı, kendi başlarına karar vermekle geldi. Ben her zaman söyledim. İran yönetimi politik davranır, bu tür durumları ortaya çıkarmaz, izin vermez dedim ama tersi oldu. Yaşandı bu. Buradan ders çıkartmaları gerekli. Kendi başlarına bu kadar kemikleşmiş bir grup, oligarşi gibi kararı elinde tutup tek karar verici olmaz. Demokratik olmak gerek. Herkesi katmaları lazım. Bu bakımdan biz rol oynayabilirdik aslında. Hala da o pozisyondayız. Ama gerçekten böyle bu kadar kanlı bıçaklı oldukları, bu kadar birbirini öldürdükleri çevrelerin elini sıkıyor, konuşuyorlar. Ama niyeyse, Kürtlere, diğer halkların temsilcilerine daha fazla düşmanlıkla bakıyorlar. Böyle olmaz. Burada da bir değişim, düzeltme kesinlikle olmalı. İnanıyoruz olur. Eğer böyle, bu yönlü adımlar olursa biz güç veririz, destek veririz. Önemli gelişmeler de olabilir. Yeter ki böyle demokratik adımlar olsun. Onu ifade edelim.
İran halkları önemli bir duruş gösterdiler bu zorlanmalara karşı. Demokratik muhtevalar var, inanıyoruz bunu daha da sürdürecekler. Kürtler de öyle. Rojhilat Kürtleri sağlam bir duruş içerisindeler. Bu tutumlarını, duruşlarını kendilerini bilinçlendirip örgütleyerek devam ettirmeliler. Fakat bir şey daha ekleyelim. İran idamları durdurmalı. Böyle sadece İran benimdir, benim dışımdaki herkesi öldürürüm, öyle olmaz. Birileri de çıkar, kendilerinden önce başkaları da yöneticiydiler. Her biri imkanı, silahı eline geçiren diğerini öldürürse o zaman işin içinden çıkılamaz. Böyle olmamalı. Dolayısıyla bu kadar baskı, idam uygulamaları rejimin kendi kuyusunu kazmak gibi oluyor. Kendi elleriyle kendi kuyularını kazıyorlar. Halbuki dıştan gelen saldırılar karşısında toplum sabırla bekledi. Hiçbir şeye alet olmadı. Ama şimdi bu topluma bu kadar baskı, şiddet, idam dayatılırsa o toplumdan ne çıkar, ne tür patlamalar gelişir belli olmaz. Bu nedenle de idam benzeri baskı uygulamaları aza indirilmeli. Yoksa toplumda tepki gelişir, bir uyarı olarak ifade edebiliriz bunu.
Sürecin başlamasıyla birlikte gerillayla TSK arasındaki savaş durdu ama özel savaş saldırıları artarak sürüyor. Garzan’da görüyoruz, Şemdinli’de görüyoruz. Bir aile ortadan kalktı. Bu özel savaş saldırılarının nedenleri nedir? Çözüm yolları üzerine biraz tartışabiliriz.
Evet, şimdi çok önemli bir konu bu. Özel savaştan öte, devlet terörü var ve sürüyor. Milli Güvenlik Kurulu eskiden olduğu gibi hareket edeceğini açıklamış durumda. Eskiden olduğu gibi teröre karşı mücadele ediyorum diyerek devlet terörü uyguluyor. Şimdi de uygulayacak. Besbelli ki işin içinde devlet terörü de var, özel savaş da var. Gerilla elindeki silahını yakmış, sadece olduğu yerde güvenliğini sağlamak için birer tüfekle duruyor. Bu tüfek kendilerini nasıl tehdit ediyor, nasıl silahı bırakmadılar diye kıyamet koparıyorlar. Ama kendileri bir sürü insanı, şunu bunu silahlandırmışlar, toplumun üzerine salmışlar. Resmi devlet güçleri dışında gayri resmi özel kuvvetler temelinde, özel savaş temelinde örgütlenmiş güçler var. Terör estiriyorlar toplumun üzerinde. Hiç bunlar gündeme bile gelmiyor. Bunlar silah değil sanki. Bir korucu tayfası var. Yaylalara bırakmıyor insanları. Köylerini yakıyor, evlerini yıkıyor, hayvanlarını öldürüyor. Ne olacak bu korucu çetesi? Gerilladan 16 aydır herhangi bir şey gelişti mi? Yok. Ama korucuların yapmadığı kalmadı. Kim terör uyguluyor? Hangi tehlikeli silah kimin elinde? Bunu görelim bir defa.
Diğer yandan, işte bu uzman çavuş Şemdinli’de evlenmiş. Kendini de öldürüyor, çocuklarını da. Cinnet geçiriyor. Rehabilitasyondan söz edildi. Bizi rehabilite etmek istiyorlar. Biz çok sakiniz. Toplumla her an uyum sağlarız. Hiç kimse merak etmesin. Ama kendi örgütleyip bu kadar toplumun üzerinde zalimce uygulama yaptırdıkları insanları nasıl tutacaklar? Durumları ortada. İntihar ediyorlar, cinnet geçiriyorlar. Bir sürü cinnet haberleri yayılıyor. Sanıyorum bir kısmını da gizliyorlar. Ulaşabildiği yerde herhalde özel savaş sistemi engel koyuyor. İşte Şemdinli’deki olay ortada. Batman’daki olay ortada. Gerçekten de ahlaksızca ve alçakça bir durum.
Biz zaten bunu Gülistan Doku olayı, Rojin Kabaiş olayında gördük. Kürt kızlarına Türkçe okutuyorlar; Türkçe okumalarına bile karşı çıkıyorlar artık. Biraz bilinç edinirler, aydınlanırlar diye. Halbuki ben de Türkçe okumalarına karşıyım. Okuyorlarsa Kürtçe okusunlar. Bilinç edineceklerse Kürtçe okudukları zaman edinirler. Onun dışında edinecekleri bilinç kendilerine çok fazla fayda getirmez. Ama bir dönem “Haydi okullara, haydi kızlar okula” diye topladılar, topladılar. Şimdi Dersim’den Wan’a, Batman’a bu kızların başına nelerin getirildiği ortada. Bunların hepsi devletin örgütlediği özel savaş çetelerince oluyor. Özel savaş uygulamaları bu düzeyde.
Şunu belirteyim bu noktada. Barış ve Demokratik Toplum sürecinin şimdiye kadar geldiği aşama bunları açığa çıkardı. Biraz daha bu süreç ilerlesin, bakalım neler açığa çıkacak. Ne tür yozlaşmalar olmuş, ne tür kokuşmalar olmuş. İnsan korkar hale geldi. Olanları görünce olabileceklerden korku duyar hale geldi. Bunun böyle olabileceğini kesinlikle artık öngörmemiz lazım. Çünkü durum ciddi. Bu noktada bir, AKP iktidarı, devlet ve onun özel savaş mekanizmalarının üzerine gitmek lazım. Bu terörle mücadele denen şeyin üzerine gitmek gerekiyor. Niye tartışılmıyor bunlar? Niye teşhir edilmiyor bu durumlar? Daha fazla edilmeli. Sonuçları ortada. Böyle yapılırsa nasıl Kürt insanına sen silahsız ol denebilir? Gerillaya silahını bırak nasıl diyebilirler? Gerilla bu halkın evladı; silahını bırakıp Şemdinli’ye nasıl gidebilir bir Şemdinlili gerilla? Bitlis’e nasıl gidebilir bir Bitlisli gerilla? Hayvanları korucular tarafından öldürülen aile derse ki, evladım niye geldin, hani silahın, bak bizi öldürüyorlar; ne cevap verecek? Ciddi olmak lazım. Bu bakımdan devletin özel savaş mekanizması olduğu gibi sürüyor. 18 Haziran tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısı bunun süreceğini kararlaştırmış bulunuyor. Bu olmaz. Bunu teşhir etmeli. Herkes bunun üzerine gitmeli.
Diğeri, ikinci husus da Kürt toplumuna, gençlerine söyleyecek sözümüz var tabii. Demokratik siyaset cephesine. İkide bir özel savaşa karşı kampanya ilan ediliyor. Özel savaşa karşı koordinasyon ilan ediliyor. Bir açıklama, bir şey, ondan sonra kaybolup gidiliyor. Hiçbir şey yapılabilmiş değil. Bütün bunlar olmuş. Hiç olmazsa açığa çıkartılsın. Bunlara karşı mücadele edilsin. Bunların hepsi Kürdistan’da oluyor. Kürt toplumunun içinde oluyor. Şemdinli’de bir kız nasıl uzman çavuşla evlendiriliyor? Kimdir o uzman çavuş? Ayıp değil mi? Bu kadar savaş yapıyorduk. Yurtseverlik bu mudur? Böyle olmaz. Hiç kimse kimseye dokunmuyor. Hiç eleştiri, öz eleştiri yok. Şu anlaşılıyor; geçen süreçte o devlet yetkilileri dediler ya, dağa çıkacağına bilmem ne olsun. Öyle anlaşılıyor ki benzer bir şeyi birçok aile de söylemiş. Çocukları harekete katılacaklarına ne olur, nasıl olsunlar diye önlerini açmışlar. Şimdi gittikleri yerler öldürücü olunca feryat ediyorlar, böyle oldu diye. Ama siz sorumlusunuz.
Gerillaya katılanlardan hiç öyle olan var mıdır? Gelsinler, nasıl yaşadıklarını görsünler gerillanın. Herkes tanıktır, 40 yıldır, 45 yıldır gerilla nasıl yaşıyor? Öyle bir durum gerillada var mı? İyi bir yere mi gönderdiler çocuklarını öyle yaparak? Böyle olmaz. Bu biçimde kesinlikle olmaz. Bu demokratik siyaset de böyle olmaz. Bir de bu demokratik siyaset illa Meclis’te toplanmış insanların işi değildir. Demokratik toplum işidir. Toplumun içerisine gitme işidir. Biz buna Demokratik Komünler Birliği Hareketi dedik. Ben yurtseverim, demokratik siyaset yapacağım diyen toplumda Demokratik Komünler Hareketi’ni geliştirmeli. Buna demokratik siyaset diyoruz. Demokratik siyaset toplumcu siyasettir. Devletçi siyaset değil. Ama görüyoruz ki kendine sosyalist diyenler, devrimci diyenler, yurtsever diyenler böyle yapmıyorlar. İktidar ve devletin kuyruğuna takılmışlar.
Gençlik böyle yapmıyor. Ben gençliğe birkaç sefer eleştiri getirdim. Daha da fazla getirmek istiyorum. Ne böyle genç olunur ne de böyle Apocu olunur. Apocular çevrelerine böyle kayıtsız değillerdir. Bir genç, etrafında bunlar olurken görmezden gelemez. Apocu gençlik hiç böyle olmaz. Nerede bu Apocu gençlik? Kimin kuyruğuna takıldı? Nerelerde geziyor? Şemdinli’de, Dersim’de, Batman’da bunlar yaşanıyor. Van’da bunlar yaşanıyor. Nerede Apocu gençlik? Ne yapıyor bu gençlik? Hani toplumun öncüsü? Hani toplumun koruma gücü? Böyle mi olunur? Bu noktada önemli, öyle anlaşılıyor ki önemli bir aşınma var. Pratikten uzaklaşma var. Bir iki söz söyleniliyor. Ondan sonra örgütlülük de yok. Eylemlilik de yok. Bir reformist, oportünist tutum, duruş var. Bu konuda bazı değerlendirmeler oldu. Yazılar okuduk, inceledik. Önder Apo’nun nasıl eleştirdiğini hepimiz gördük, görüyoruz. O zaman Apocu gençlik bu gerçeği görmeli. Bu eleştirileri dikkate almalı. Böyle olamaz. Toplumun içine girmeli, örgütlü olmalı.
ÖZEL SAVAŞA BU BİÇİMDE MARUZ KALMAK BİR KADER DEĞİLDİR
Her türlü özel savaş sistemine, saldırılarına karşı mücadele etmeli. Dahası o gençlik Demokratik Komünler Hareketi’nin öncüsüdür. Demokratik komünal çalışma yürütmeli. Demokratik Komünler Birliği’ne katılmalı. Örgütlemeli. Halkın içinde olmalı. Bu tür şeylerin zeminini tümden kurutabilmeli. Böyle olunursa demokratik toplum olur, demokratik gelişme olur. Bu özel savaşa bu biçimde maruz kalmak bir kader değildir. Bazı temel yanlışlar sonucunda bu duruma gidilmiştir. Bu yanlışlardan kurtulmak, çıkmak gerekli. Bu bakımdan da evet, işte eleştiriler oldu. Denildi, öz eleştiri konumundayız. Evet, hepimiz öz eleştiri konumundayız. O zaman öz eleştiriyi hızla, zamanında ve yeterli düzeyde yapalım. Öz eleştiri pratikte düzeltme getirsin. Doğru bilinçlenme, örgütlenme ve eyleme geçelim. Bu yozlaşmayı, toplumu çürütücü her şeyi ortadan kaldıralım.
Demokratik toplum mücadelesi, demokratik komün hareketi, her türlü yozlaşmayı, çürümeyi ortadan kaldırma hareketidir. Bunun mücadelesidir. Bu bakımdan da gerçekten de bu komün üzerinde de, toplum üzerinde de, komünal yaşam üzerinde de daha çok düşünmemiz lazım, durmamız gerekli, daha çok tartışmamız gerekli. Biz de üzerinde duruyoruz. Bu öyle çok konuşulacak şey de değil. Tartışmayla eylem iç içe olmalı, birlikte olmalı. En önemlisi de somut, pratik alanda çalışma yaparak, onların derslerini çıkarma temelinde yeni gelişmeler sağlayabilmeliyiz. Bu çerçevede gerçekten de bir düzeltmeye, değişime ihtiyaç var. Barış ve Demokratik Toplum süreci bir değişim ve dönüşüm süreci. Bakıyoruz, çok değişim, dönüşüm olmuyor, yenilenme olmuyor. Eskiyi cilalayıp devam ettirme yaklaşımları var. Ben devrimciyim diyenler, sosyalistim diyenler, kadroyum diyenler, Apocu gencim diyenler sorumluluklarına sahip çıkmalılar.
Böyle olmaz, böyle olursa o zaman süreci baltalamak isteyen milliyetçi, şoven, gerici çevreler süreci sabote ederler, engellerler, boşa çıkartırlar. Boşa çıkartmayacaksak bunlara karşı mücadele etmeliyiz. Sürecin başarısı kesinlikle böyle bir mücadeleden geçiyor. Böyle bir mücadele ettikten sonra hiç kimse herhangi bir tereddüt yaşamamalı. En küçük bir inançsızlık, kaygı içinde olmamalı sürecin başarısı konusunda. Çünkü Barış ve Demokratik Toplum süreci başarıya gidecek. Demokratik Komünler Hareketi zafer kazanacak. Buna sonuna kadar inanmak ve gereklerini de pratikte yapmak lazım.
FEDAİLİK KOMÜNAL YAŞAMA BÜYÜK BİR FEDAKARLIKLA KATILMAKTIR
Fedailik ayındayız. Helmet arkadaştan Zîlan arkadaşa kadar birçok şehidi var. 30 Haziran yaklaşıyor. Bu temelde fedailik gününü nasıl değerlendirirsiniz?
Söylediklerimiz fedailikle ilgili. Fedai olalım. Fedailik savaşta olmaz sadece. Fedailik askeri eylem yapmakla sınırlı değil. Fedailik özgür yaşama, komünal yaşama büyük bir cesaret ve fedakarlıkla katılmak demektir. Doğru yaşamı orada görmek ve onun başarısı için her şeyini veren bir çalışma içerisinde olmak demektir. Şimdi bizde fedailik böyle olmuştur. Komünal yaşamı geliştirmek için seferberlik düzeyinde çalışmaya fedailik diyoruz artık. Bunu herkes geliştirebilir. Bu anlamda elbet fedailik ayımızdan çıkaracağımız dersler var. Biz fedailik ayı yaratmış bir hareketiz. Sadece özgür, komünal yaşamı geliştirmek için çalışmış değiliz. Bunun zeminini ortaya çıkartmak için gerektiğinde yaşamını ortaya koymuş, canını vermiş bir hareketiz. Zîlan fedailiği, 30 Haziran fedailiği böyle bir fedailik. Her türlü fedaice yaşamın zeminini oluşturdu bu öncü fedai gerilla duruşları. Böyle anlamalıyız. Dolayısıyla gerçekten de fedailiği özgür yaşamda, komünal yaşamda, demokratik siyasette geliştirmek lazım. Her türlü yaşamı ve mücadeleyi fedaice kılmalıyız. Fedakarlık ve cesaretimiz bu düzeyde olmalı.
Bunun için de fedai şehitlerimizden öğrenmeyi bilmeliyiz, ders çıkarmayı bilmeliyiz. Büyük fedaimiz, özgürlük tanrıçamız Zîlan yoldaşın şehadetinin 30. yıl dönümü. 30 yıl biz bu çizgide kendimizi eğittik, savaştık. Cesareti, fedakarlığı öğrendik, fedailiği geliştirdik. Bunu kadın özgürlük çizgisinde yaptık, kadın öncülüğünde yaptık. Bu her şeyi belirledi. İdeolojik duruşumuzu, yaşam duruşumuzu, askeri bakımdan mücadele duruşumuzu, önderliğe, çizgiye katılım duruşumuzu, her şeyi belirledi. Hepsini yeniledi, bir çizgi oluşturdu. Bu temelde şehadetinin 30. yıl dönümünde Zîlan yoldaşı saygı, sevgi ve minnetle anıyorum. Amacını başarma sözümüzü yeniliyorum. Askeri mücadelede, savaş döneminde nasıl böyle bir fedailik geliştirebilmişsek hareket olarak, demokratik siyasi mücadele sürecinde özgür yaşamı geliştirerek bunu daha da anlamlı ve güçlü kılacağız. Bu kararlılıktayız.
Yine 26 Haziran Helmet yoldaşın şehadet yıl dönümü, 7. yıl dönümü oluyor sanıyorum. Helmet arkadaşı da saygı, sevgi ve minnetle anıyorum. Başûr’dan çok gençken katılan bir yoldaştı. Önderlik eğitimi gördü. Kürdistan’ın hemen hemen tüm parçalarında çalıştı. Her türlü görev ve sorumluluğu yürüttü. Her çalışma içerisinde oldu. Tam bir ulusal demokratik fedai öncü oldu. Büyük bir sorumlulukla, ciddiyetle, disiplinle görevlere yaklaştı. Helmet arkadaşla yaşamak çok rahattı. Hiç sıkmazdı, zorlamazdı insanı. Çalışmak da öyle. Görev ve sorumluluğa sahip çıkmaktan hiç çekinmedi, geri durmadı. Bu anlamda gerçekten de her bakımdan örnek bir kişilikti. Başûr’dan, Başûrê Kürdistan’dan böyle kişilikler çıkıyor, kendini eğitiyor. Aslında böyle hep işbirlikçi yönetim var ama herkes öyle değil. Bir de Helmet çizgisi var tabii.
Herkes kendi duruşunu bu iki çizgi arasında değerlendirmeli. İşbirlikçi çizgiden mi yana, yoksa fedai Helmet çizgisinden mi yana? Helmet yurtseverliğinden, ulusal demokratik birlikçiliğinden mi yana? Arada kalma olmaz. Gerçekten de büyük bir halk önderiydi. İnsan ikna etmede, eğitmede, her koşulda doğru durum değerlendirmesi yaparak görev ve sorumlulukları belirleyip onların gereğini pratikleştirmede gerçekten de örnek bir kişi, başarılı bir çabanın her zaman sahibi oldu. Zîlan çizgisinde yürüdü. Sanıyorum Zîlan yoldaş şehit düştüğünde Önderlik eğitimindeydi o süreçte. O çizgiyi aldı ve yürüdü. Haziran şehitleri böyle şehitler işte, Haziran fedailik ayı işte. Onlarca yoldaşımız şehit düştüler bu ayda. Ama hepsi Zîlan fedailiğini izlediler. Bu temelde bir kere daha Zîlan ve Helmet yoldaşlar şahsında tüm Haziran şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyorum. Amaçlarını başarma sözünü yineliyorum.
Dünya Kupası maçlarını izliyor musunuz?
Çok fazla izleyemiyoruz. Zaman da olmuyor. Şimdilik çok öyle bir karışıklık da var. Ama bir iki şey söylemek ne kadar yerinde olur bilemem. Ama şunu belirteyim. Bir, Kürt gençleri de sahalarda akranlarıyla birlikte mücadele etmek istiyor. Kendilerini göstermek istiyor. Dünya bunu görmeli. Kürt gençlerinden bu esirgenmemeli. Bazıları diyor ya; bu Kürt sorunu nedir, anlamıyoruz diye. Bunu soran ve anlamayanlara cevabı veriyorum işte. Kürt sorunu, Kürt gençlerinin sahalarda akranlarıyla yarışma, mücadele etme, isteme sorunudur. Bu hakları ellerinden alınmış. Dünya buna kapalı. Bu gerçeği net biçimde görelim. Diğer yönden Türkiye’nin durumu oldu. Diyorlardı 24 yıl sonra hasret bitti. 24 yıl önce neydi? 2002. Ne vardı? Ateşkes süreci vardı. Görüşmeler süreci vardı. Dikkat edilirse Türk Milli Takımı Dünya Kupası’na barış ve demokratik çözüm sürecinde gidiyor. Savaş sürecinde gidemiyor. Geçen savaş döneminde gidebilmiş mi? Gidemedi. Öncekinde biraz daha tutarlıydı aslında. 2002’nin iktidarı. 2 Ağustos’ta idamı kaldırdı. Bir sürü kanunlar yapıyorlardı. Üçüncü oldular o zaman. Şimdi gol bile atamadılar.
Çözüm olursa şampiyon olabilirlerdi...
Öyle olabilirlerdi. Şunu söyleyeceğim; Dünya Kupası’na gidişleri Barış ve Demokratik Toplum süreci sayesindedir. Hiç gol atamadan elenmiş olmaları da ırkçı, milliyetçi, şoven duyguların ve düşüncelerin dayatılmasının sonucudur. Daha gitmeden o basın, televizyonlar o kadar şey dayattılar ki, o kadar ırkçı, milliyetçi. Sahada insan görüyordu, ayakları titriyordu gençlerin. Topa vurmuyor. Oysaki en tecrübeli, en yetkin oyunculardı. Bir gol bile atamadılar. O kadar baskı oluşturuldu. Haydi, savaşa gidiyorsunuz der gibi. Maça gidiyorlar, kazanırlar da, yenilirler de. Bu spordur. Spor değil, sporu savaş gibi ele aldılar.
Kürt sorunu, Kürt gençlerinin akranlarıyla spor sahalarında yarışabilme sorunudur. Türk sorunu da Türk gençlerinin rahatça spor yapabilme sorunudur. O üzerlerinde her şeyi milliyetçi duygu ve savaşa benzetmeden kurtarılması sorunudur. Böyle ele alınırsa doğru olabilir. Yazık oldu ama sorumlusu belirttiklerimdir. Eğer düzelebilirlerse bundan sonra başarılı olurlar. Barış ve Demokratik Toplum sürecine sahip çıksınlar, derinleştirsinler Türkiye’nin gençleri. Daha çok spor müsabakalarına katılırlar, daha çok başarılı olurlar.