Avrupa İnsan Haklari Mahkemesi’nin (AİHM) Önder Apo’nun lehine verdiği Öcalan-2 kararının üzerinden 12 yıl geçmesine rağmen Türkiye, bağlayıcı nitelikteki kararı uygulamadı. Öte yandan, AİHM kararının uygulanması konusunda Avrupa Konseyi’nin denetleyici organı olan Bakanlar Komitesi tarafından alınan “umut hakkı” kararı da Türk devleti tarafından hayata geçirilmedi.
Türkiye’nin AİHM ve Bakanlar Komitesi kararlarını uygulamamasını eleştiren Almanya Federal Parlamento (Bundestag) üyesi ve Die Linke milletvekili Ferat Koçak “Federal Hükümet, Bakanlar Komitesi’nde yer almaktadır ve dolayısıyla ortak bir sorumluluk taşımaktadır. Hükümet, AİHS’nin 46. maddesinin 4. fıkrası uyarınca ihlal prosedürünü (ihlal davası sürecini) aktif olarak desteklemelidir” dedi.
Hukukun üstünlüğü perspektifinden bakıldığında, Türkiye’nin AİHM’in Abdullah Öcalan davasındaki kararını 2014 yılından bu yana uygulamamasını ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin mükerrer çağrılarına rağmen "umut hakkı"nın hayata geçirilmesine yönelik bir eylem planı sunmamış olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
2014 tarihli karar, AİHS’nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) 46. maddesi uyarınca bağlayıcı niteliktedir. Aradan on iki yıl geçmesine rağmen Türkiye, bu kararı tam anlamıyla uygulamayı hâlâ reddetmektedir. Hatta hükümet, Haziran 2025'te resmi bir açıklama yaparak davanın niteliğine göre "umut hakkı"nı tanımayacağını beyan etmiştir.
Bu durum, Avrupa Konseyi üyesi olarak Türkiye’nin uymayı taahhüt ettiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin açık bir ihlalidir. Abdullah Öcalan vakasında ise bu durum, kendisinin milyonlarca Kürt tarafından bir temsilci olarak kabul görmesi nedeniyle şüphesiz ek boyutlar taşımaktadır. Bu insanlar, onun bir müzakere ortağı olarak gereken değeri görmesini beklemektedir.
Son dönemde Devlet Bahçeli’nin Öcalan için resmi bir statü talep etmesi, bu sürece yeniden inanılırlık ve meşruiyet kazandıracak niteliktedir. Buna karşın AKP hükümetinin, hukukun üstünlüğü adına hiçbir ciddi adım atmaması ve Kürt sorununu öncelikli olarak bir güvenlik problemi şeklinde ele almaya devam etmesi, mevcut durumu daha da ağırlaştırmaktadır.
Bu yaklaşım son derece sorunludur; zira barış isteyenler, siyasi bir soruya baskıcı yöntemlerle cevap veremezler. Bir yandan barıştan söz edip diğer yandan hukuki her adımı bloke edenler, Türkiye’de onlarca yıldır çözüm ve demokratikleşme bekleyen insanların hilafına zaman kazanmaya oynamaktadır.
Bir üye devletin, AİHM’in bağlayıcı bir kararını uzun yıllar boyunca uygulamamasının, Avrupa insan hakları sisteminin inandırıcılığı ve otoritesi üzerindeki sonuçları nelerdir?
Bir insan hakları sistemi, gücünü kararlarının icra edilmesinden alır. Türkiye, bir yandan Strazburg’u (AİHM) görmezden gelirken, diğer yandan seçilmiş muhalefeti cezaevine kapatmaktadır. Demirtaş ve Yüksekdağ hâlâ haksız yere tutuklu bulunmakta, İmamoğlu bir yılı aşkın süredir cezaevinde tutulmakta ve CHP Genel Başkanı Özel kısa bir süre önce mahkeme kararıyla görevden uzaklaştırılmış durumdadır. Yargı, Türkiye'de AKP hükümetinin siyasi bir silahı olmayı sürdürmektedir. Avrupa Konseyi’nin bu duruma seyirci kaldığı her ay, Erdoğan’ın yaptıklarının yanına kâr kalacağı yönündeki inancını pekiştirmektedir. Bu durum, tüm Avrupa insan hakları koruma sisteminin inandırıcılığını tehlikeye atmaktadır.
Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulaması ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları için hukuka uygun bir gözden geçirme mekanizması oluşturmasını sağlamak adına Federal Hükümet ve Almanya Federal Meclisi (Bundestag) nasıl bir rol oynamalıdır?
Federal Hükümet, Bakanlar Komitesi’nde yer almaktadır ve dolayısıyla ortak bir sorumluluk taşımaktadır. Hükümet, AİHS’nin 46. maddesinin 4. fıkrası uyarınca ihlal prosedürünü aktif olarak desteklemeli; hukukun üstünlüğünü, Ankara ile yürütülen göç politikaları da dahil olmak üzere her türlü iş birliğinin ön şartı haline getirmeli ve Türkiye’nin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları için nihayet hukuka uygun bir gözden geçirme mekanizması kurması yönünde somut baskı uygulamalıdır. Federal Meclis, jeopolitik açıdan rahatsız edici olsa bile bu konuyu kararlı bir şekilde gündeme taşımalıdır. Şu an, onlarca yıldır beklenen bir barışı sağlama yönünde tarihi bir fırsata sahibiz. Eğer Avrupa, muhalifler tutuklanırken ve mahkeme kararları çiğnenirken kafasını başka yöne çevirirse bu fırsatı heba etmiş oluruz.
Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamamasının sadece ilgili tutukluların haklarını etkilemekle kalmayıp, aynı zamanda Avrupa genelindeki ortak insan hakları ve hukukun üstünlüğü standartlarını zayıf düşürdüğü görüşüne katılıyor musunuz? Katılıyorsanız neden?
Evet, katılıyorum. Hukuk örgütlerinin verilerine göre "umut hakkı", Türkiye’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış olan binlerce insanı doğrudan ilgilendiriyor. Bu hak, insan onurunun ve mutlak işkence yasağının bir yansımasıdır. Sözleşmeye taraf bir devlet, hangi kararlara uyup hangilerine uymayacağını kendisi seçmeye başladığında, ortak Avrupa hukuk alanını içeriden oymuş olur. Türkiye’deki insanlar bu sorunun çözüldüğünü görmek istiyor; birçoğu için bu konu en yüksek önceliğe sahip. Ankara süreci bloke etmeye devam ettikçe, bu umudun sönme riski de o denli artıyor. Avrupa, bu tarihi fırsatın kaçmasına izin vermemelidir.
Bakanlar Komitesi, Türkiye’ye hem 2024 hem de 2025 yılında somut önlemler sunması çağrısında bulundu. Avrupa Konseyi’nin AİHM kararlarını uygulatmak için bugüne kadar kullandığı enstrümanları yeterli buluyor musunuz, yoksa siyasi ve hukuki açıdan yeni adımların atılması gerektiği kanaatinde misiniz?
Gerekli enstrümanlar mevcut ancak kararlı bir şekilde kullanılmıyor. Bakanlar Komitesi, 2024 yılında Türkiye’ye bir süre tanımış ve 17 Eylül 2025 tarihli ara kararıyla, kararların en geç Haziran 2026 sonuna kadar eksiksiz şekilde uygulanmasını yeniden talep etmiştir. Kararların icrası sürecindeki en sert araç olan ve AİHS’nin 46. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenen ihlal prosedürü, Avrupa Konseyi tarihinde bugüne kadar yalnızca iki kez uygulanmıştır: Biri Azerbaycan’a, diğeri ise Osman Kavala davasında Türkiye’nin kendisine karşı.
Mahkeme, 2022 yılında Türkiye’nin kötü niyetli hareket ettiğini dahi tespit etmiş olmasına rağmen, Kavala bugün hâlâ cezaevindedir. Bu durum, sorunun özünü açıkça ortaya koymaktadır: Eksik olan araçlar değil, Türkiye’yi gerçekten sorumlu tutacak olan siyasi iradedir.
Ankara’nın Haziran 2026’daki süreyi de boşa çıkarması halinde, bu prosedürün "umut hakkı" davası için de başlatılması şarttır. Bağlayıcı kararları hiçbir yaptırımla karşılaşmadan görmezden gelebilen bir yapı, Avrupa Konseyi’ni bir bütün olarak tartışmalı hale getirir ve bizim tam da buna izin vermememiz gerekir.