Aralarında gazetecilerin de bulunduğu 77 kişi, 3 Şubat'ta Türkiye'nin birçok kentinde düzenlenen ev baskınlarının ardından çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı. Tutuklamalara gerekçe olarak yaptıkları haberler, kaleme aldıkları yazılar ve yaptıkları konuşmalar gösterildi.
Gazeteci Müslüm Koyun da 3 Şubat'ta Ezilen Sosyalist Partisi (ESP), Etkin Haber Ajansı (ETHA) ve Polen Ekoloji'ye yönelik operasyon kapsamında düzenlenen ev baskınlarında gözaltına alınarak tutuklanan isimler arasında yer aldı. Bu kapsamda gazeteciler Pınar Gayıp, Nadiye Gürbüz ve Elif Bayburt da tutuklandı.
Ev baskınıyla gözaltına alındıktan sonra tutuklanan Müslüm Koyun, ikinci kez hakim karşısına çıktığı 16 Temmuz’daki duruşmada, yaklaşık beş ay süren tutukluluğun ardından tahliye edildi. Koyun ile tutukluluk sürecini, cezaevinde yaşadıklarını ve gazeteciliğe yönelik baskıları konuştuk.
‘HAZIRLANAN İDDİANAME DEĞİL, SİYASETNAMEDİR’
Haklarında hazırlananın bir iddianame değil, “siyasetname” olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirten Koyun, şunları söyledi:
“3 Şubat sabahı birçok sosyalist kurumla birlikte Etkin Haber Ajansı da operasyonun hedefi oldu. Ajansımızın kapısı kırıldı, çalışma alanlarımız talan edildi, çok sayıda ekipmanımıza el konuldu ve dört gazeteci tutuklandı. Bize yöneltilen suçlamaları anlamak için iddia makamının ‘iddianame’ diye isimlendirdiği dosyaya bir ‘siyasetname’ olarak bakmak gerekiyor. Çünkü asıl sorun orada başlıyor. Siyasi polisin hazırladığı fezlekelerin olduğu gibi kabul edilerek talimatla oluşturulduğu bir dosyaya ‘siyasetname’ demeyeceğiz de ne diyeceğiz?
Peki iddia ne? ‘Yasa dışı örgüt üyeliği.’ Buna dayanak olarak sunulan şeyler ise işçilerin direnişini, kadınların mücadelesini, Kürt halkına yönelik inkar, işgal ve asimilasyon politikalarını, milyonların yaşadığı açlığı, yoksulluğu, gençlerin mahkum edildiği geleceksizliği, doğanın, emeğin ve yaşamın talanını görünür kılan gazetecilik faaliyetleri.
Yani özetle iddianame, üç maymunu oynamadığımız ve suskunluk sarmalına kapılmadığımız için bizi suçluyor. Çok açık ki burada kriminalize edilmek istenen sosyalist gazeteciliktir.”
‘İLK KEZ HASTA TUTSAKLARLA YAKINDAN TANIŞTIM VE YAŞADIKLARINA TANIK OLDUM’
Yaşadıklarının ilk olmadığını, daha önce de dört kez haksız gerekçelerle tutuklandığını hatırlatan Koyun, cezaevinde kaldığı süre boyunca hasta tutsaklarla aynı koğuşu paylaştığını ve onların yaşadıklarına yakından tanıklık ettiğini söyledi. Koyun, şöyle devam etti:
“Beşinci tutsaklığımdı ama ilk kez bir gazeteci olarak hapishaneye girdim. Elbette her tutsaklığın kendine özgü yanları oluyor. Mekanlar değişiyor, siz de değişiyorsunuz. Bu tutsaklıkta beni en çok etkileyen mesele hasta tutsaklar oldu. Beraber kaldığım sekiz kişiden altısı, 65 yaş üstü kronik hastaydı. Hasta tutsaklar meselesi elbette çok duyduğumuz ve haberleştirdiğimiz bir sorundu. Ama ilk kez bu kadar yakından tanık oldum.
Bugüne kadar tanık olduğum birçok şeyi unutsam bile, yalnızca altı ay boyunca hasta tutsaklara yaşatılanları görmüş sıradan bir genç olarak bu düzene karşı bir ömür mücadele ederim. Çünkü orada insan, onurlu bir yaşamın nasıl ayaklar altına alındığını ve devletin insana dair olan her şeye nasıl yabancılaştığını çıplak biçimde görüyor.
Beraber kaldığım tutsakların çoğu kronik hastalığı bulunan, sürekli ilaç kullanmak zorunda olan ve tek başına yaşamını sürdürmekte zorlanan insanlardı. Tedaviye erişimde yaşanan gecikmeler, revire çıkma taleplerinin karşılanmaması, ilaçların zamanında verilmemesi ve hapishane koşullarının hastalıkları daha da ağırlaştırması içerideki en yakıcı sorunlardan biriydi.
Hasta tutsaklar açısından tutsaklık yalnızca özgürlüğün kısıtlanması anlamına gelmiyor; yaşam hakkının her gün yeniden sınandığı bir sürece dönüşüyor. En temel insani ihtiyaçları için dahi mücadele etmek zorunda kalıyorlar.
‘GAZETECİLİK BANA BİRÇOK HAK İHLALİNİ YAKINDAN GÖRME İMKANI VERDİ’
İçeride de dışarıda da kaleminiz ezilenlerin hakikatini yazmaya devam ediyor. Bu tutsaklık bana gazeteciliğin yalnızca haber yazmak olmadığını, aynı zamanda toplumsal hafızayı koruma sorumluluğu taşıdığını bir kez daha hatırlattı.”
Gazetecilere yönelik baskıların münferit uygulamalar olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Koyun, şöyle konuştu:
“Gazetecilere yönelik gözaltı, tutuklama ve saldırıları yalnızca ifade özgürlüğü ya da hukuk ihlali başlıkları altında tartışmanın eksik kaldığını düşünüyorum. Elbette bunlar aynı zamanda hukuki ve demokratik sorunlardır. Ancak bugün yaşanan tablo bundan çok daha fazlasını ifade ediyor. Karşımızda münferit uygulamalar değil, hakikatin üretimine ve dolaşımına yönelen örgütlü bir saldırı var. Çünkü gazeteciler susturulduğunda yalnızca birkaç kişi susturulmuş olmuyor; ezilenlerin sesi, toplumsal hafıza ve halkın gerçekleri öğrenme hakkı da hedef alınmış oluyor.
‘FAŞİST REJİM İÇİN EN BÜYÜK TEHDİR HAKİKATİN HALKLA BULUŞMASIDIR’
Bugün dönüp tutuklanan, yargılanan ve hedef gösterilen gazetecilere baktığımızda ortak bir tablo görüyoruz. Bunlar; kadın cinayetlerini görünür kılan, işçilerin direnişlerini takip eden, patronların sömürüsünü teşhir eden, yoksulluğu, açlığı, ekolojik yıkımı, hapishanelerde yaşanan hak ihlallerini ve Kürt halkına yönelik inkar, işgal ve asimilasyon politikalarını haberleştiren gazetecilerdir. Başka bir ifadeyle, egemenlerin görünmez kalmasını istediği gerçekleri görünür kılan insanlardır. Tehlikeli görülen de tam olarak budur. Çünkü faşist rejimler açısından en büyük tehdit, hakikatin halkla buluşmasıdır.
3 Şubat operasyonunun bir başka önemli boyutu da operasyonun hedeflerinden birinin sosyalist basın olmasıydı. Bu tesadüf değildi. Çünkü sosyalist gazetecilik, haberi yalnızca aktaran bir faaliyet olarak görmez; sömürünün, eşitsizliğin, savaş politikalarının ve hak ihlallerinin toplumsal nedenlerini görünür kılmaya çalışan bir gazetecilik anlayışını temsil eder.
Emekçilerin grevini yalnızca ‘üretim durdu’ diye haberleştirmez; o grevi ortaya çıkaran çalışma koşullarını, patronların politikalarını ve işçilerin taleplerini de anlatır. Bir kadın cinayetini yalnızca üçüncü sayfa haberi olarak vermez; erkek egemen sistemi, cezasızlık politikalarını ve kadınların adalet mücadelesini görünür kılar. Yoksulluğu yalnızca rakamlarla anlatmaz; o yoksulluğun insanların yaşamındaki karşılığını göstermeye çalışır.
Bu nedenle sosyalist gazetecilik, ezilenlerin tarihini ve mücadelesini kayıt altına alan bir gazetecilik pratiğidir. Tam da bu yüzden dönem dönem en ağır baskılarla karşılaşan alanlardan biri olmuştur.
Bugün aynı tabloyu sınırların ötesinde de görüyoruz. Gazeteci arkadaşlarımız Eva Maria Michelmann ve Ahmet Polad'ın HTŞ çeteleri tarafından kaçırılması ve işkenceye maruz bırakılması da aynı zihniyetin ürünüdür. Ahmed'den kamuoyuna yansıyan bilgiler, hâlâ görgü tanıklarının aktardıklarıyla sınırlı.
Peki neden hedef alındılar? Çünkü onlar da gerçeğin peşinden giden sosyalist gazetecilerdi. Savaşın, cihatçı yapıların ve bölgede yaşanan hak ihlallerinin görünmesini istemeyenler için gazetecilik başlı başına bir tehdittir. Silahla susturamadıklarını bazen kamerayı kırarak, gazeteciyi kaçırarak ya da hapsederek susturmaya çalışıyorlar.
Dolayısıyla gazetecilere yönelik saldırıları münferit olaylar olarak değerlendirmek mümkün değil. İçinden geçtiğimiz siyasal atmosferin bir parçası olarak gazeteciler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, öldürülüyor ve haber yapmaları engelleniyor. Amaç yalnızca birkaç gazeteciyi susturmak değil; gerçeğin peşinden gitmek isteyen herkese gözdağı vermek ve toplumun hakikate ulaşma kanallarını daraltmaktır.”
‘GAZETECİLİĞE DEVAM ETMEMDEKİ MOTİVASYON HALK SEVGİSİ’
Gazeteciliği sürdürmesinin en önemli motivasyonunun halk sevgisi olduğunu belirten Müslüm Koyun, şunları ifade etti:
“Gazeteciliğe devam ediyorum çünkü bugün buna ihtiyaç var. Bugün ezilenlerin mücadelesinde bana da kalem ve kamera düştü. Motivasyon meselesine gelince; motivasyonum halk sevgisidir. Halkı çok seviyoruz ve halk düşmanlarıyla mücadele ediyoruz. Bundan daha büyük bir motivasyon olabilir mi?
Sosyalist bir gazeteciyim; tarafımı hiçbir zaman gizlemedim. Dünyaya da habere de emekçilerin ve ezilenlerin penceresinden bakıyorum. Belki tam da bu yüzden yaptığımız haberler bazılarını rahatsız ediyor. Özgür basın, egemenleri rahatsız etmeye devam edecek.
Bu rahatsızlığı verdikleri için Pınar Gayıp, Nadiye Gürbüz ve Elif Bayburt hâlâ tutuklu. Pınar Gayıp'ın 14 Eylül'de, Nadiye Gürbüz'ün 15 Eylül'de, Elif Bayburt'un da 29 Eylül'de duruşmaları var. Sosyalist gazetecilerin duruşmalarına katılmamız gerekiyor. Sahip çıkma sırası bizde.”